Haydar-ı Kerrar ve Ehl-i Beyt Muhabbeti

a07cec17f61c1e36ff7ae8c67788e8ee
Soru: Bu türlü iftiralarla köpüren iftirak ve fitne ateşini söndürebilmek için -bu yalanlara itibar etmemenin yanı sıra- öncelikle neler yapılmalıdır?
Her şeyden önce, ayrılıkları öne çıkarıp kavgaya tutuşmak yerine, benzer ve ortak yönleri söz konusu yaparak konuşup anlaşmaya çalışmak gerekmektedir. Sünnîler ile Alevîler arasında onca fasl-ı müşterek vardır. Allah’a, Peygamber’e, Kitab’a iman etme, Hazreti Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e karşı ciddi bir muhabbet besleme misillü ortak noktalar üzerinde mutabakat aranmalıdır.

Evet, genelde Alevîlerde çok şiddetli bir Ali sevgisi ve Ehl-i Beyt muhabbeti göze çarpmaktadır; fakat, bu hususiyet Sünnî akıdeye bağlı olanlar arasında da çok bârizdir. Mesela, içinde neş’et ettiğim ailem ve kültür ortamım itibarıyla, Hazreti Ali’yi öyle sevmişimdir ki, hep ondan yana ağır basan muhabbet terazimi dengelemekte oldukça zorlanmışımdır. Bilhassa kahramanlığıyla, civanmertliğiyle ve karakterini oluşturan fütüvvet ruhuyla Şah-ı Merdan’ı tanıyınca, ona o denli hayranlık duymuşumdur ki, diğer üç halifenin faziletlerini de nazar-ı itibara alarak herkesi kendi konumuna göre değerlendirme hususunda çok ciddi gayret sarfetmişimdir. Bilhassa, Hazreti Ali’ye karşı içten sevgisine ve gönülden bağlılığına şahit olduğum Alvar İmamı’nın,
“Nur-ı ayn-i Muhammed’dir,
Şah-ı merdan Haydar Ali.
Dürr-i derya-yı Ahmed’dir,
Şah-ı merdan Haydar Ali!” sözlerini sürekli duyduğum ve Ali (radiyallahu anh) Efendimiz hakkında birbirinden müessir menkıbeler dinlediğim o tekye atmosferinde, diğerleriyle Hazreti Ali arasında tercih yapamaz hale gelmiş ve “Haydar-ı Kerrar olmazsa olmaz!” demişimdir.
Oysa, bu hususta Ehl-i Sünnet telakkisi ve dengeli olmanın gereği Hazreti Ali Efendimizin söylediğini söylemektir; o, “Ebu Bekir olmasaydı, bu din olmazdı.” demek suretiyle, hem Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) müstesna mevkiine işarette bulunarak hakperestliğini göstermiş, hem kendi tevazuunu seslendirmiş ve hem de kendisinden sonra geleceklere böyle kaygan bir zeminde kayıp düşmemeleri için bir tembihte bulunmuştur. Doğrusu, Hazreti Ali’ye yakışan da budur; çünkü, o, yiğitler yiğidi ve damad-ı Nebi’dir. Dahası o, Hazreti Ömer’e şeyhülislamlık yapmış, Hazreti Osman’ın evi kuşatıldığında Hasan ve Hüseyin efendilerimizi onu savunmaları için göndermiş ve “Gidin, gerekirse o kapıda ölün ama Hazreti Osman’a dokundurmayın!” demiştir. İşte, Ali Efendimizi bu hususiyetleriyle tanımak ve anlamak lazımdır.
Bununla beraber, Ehl-i Sünnet nazarında da, Hazreti Ali’nin diğer Sahabîler arasında ayrı bir yeri vardır. Bu müstesna konum, onun Allah Rasûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) cibillî yakınlığı, o haneye ait bazı sırlara vukufiyeti, hakikat-ı Ahmediyeyi velayet noktasında en kamil manada temsili, peygamber neslinin ondan devam etmesi ve bütün evliyanın baştacı olması… gibi mazhariyetlerden kaynaklanmaktadır.
Hazreti Ali, “Her peygamberin nesli kendinden, benimkisi ise Ali’den olacaktır!”; “Ben kimin dostu (mevlası) isem, Ali de onun dostudur.”; “Sen dünyada da ahirette de benim kardeşimsin!”; “Sen, Hazreti Harun’un, Hazreti Musa yanında aldığı yeri, benim yanımda almaktan razı değil misin? Şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur.” ifadelerindeki nebevî iltifata mazhar olmuş bir insandır.
Ayrıca, Rasûl-ü Ekrem’in (aleyhi ekmelüttehaya) neslini sevmek de Alevîsiyle Sünnîsiyle hepimiz için çok önemli bir vecibedir. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, Allah Rasûlü’nün, peygamberlik vazifesine bedel olarak hiçbir ücret talep etmediği, ümmetinden sadece Âl-i beytine muhabbet istediği belirtilmektedir. Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem), bu hakikati teyid eden bir hadis-i şerifinde, “Nimetleriyle sizi rızıklandırdığı için Allah’ı sevin. Beni de Allah için sevin. Ehl-i beytimi ise benim sevgimden dolayı sevin.” buyurmaktadır. Yine, Habib-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam) iki ayrı hadis-i şerifte, sırat-ı müstakimden inhiraf etmemeleri için ümmetine Kur’an, Sünnet-i Seniyye ve Ehl-i Beyt’e ittibayı emretmektedir. Sadık u Masduk Efendimiz, “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmazsınız. (Bunlar) Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti’dir.” demiş; bir başka defa ise, “Diğeri, Ehl-i beytimdir.” buyurarak Sünnet-i Seniyyesinin yerine mübarek neslini zikretmiştir.
Kerbela’ya Ağıt
Bizim için sevgileri dini bir vecibe sayılan Ehl-i Beyt’in hüznü de hepimizin gönlüne derin bir hüzün salmaktadır. Peygamber Nesli’nin maruz kaldığı belalar yine Alevîsiyle Sünnîsiyle hepimizin yüreğini dağlamaktadır.
Kendimi idrak ettiğim günden bu yana, gezip gördüğüm tekyelerde, zaviyelerde, medreselerde, sohbetlerinden istifade etmeye çalıştığım âlimlerin, âriflerin ve fazilet ehlinin meclislerinde Kerbela ile alâkalı mersiyeler okunduğuna ve bilhassa Seyyidina Hazreti Hüseyin’in maruz kaldığı zulüm hikaye edilirken herkesin hıçkıra hıçkıra ağladığına çokça şahit olmuşumdur. Alvarlı Efe Hazretleri’nin:
“Bu gün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.
Bu gün eyyam-ı matemdir, bu gün âb-ı Revan ağlar.
Hüseyn-i Kerbela’yı elvan eden gündür.
Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar.
Bugün Âl-i abanın gülşeninin gülleri soldu,
Düşüp bir ateş-i dilsuz, kamu ehl-i iman ağlar.
Güruh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım,
İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar.” sözleri hala kulağımdadır; bunlar söylenirken duygu pınarlarımızın coştuğu ve gözlerimizin yaşlarla dolduğu da hafızamda bugünkü gibi canlıdır.
Bu itibarla, ülkemizin, milletimizin ve topyekün insanlığın selameti hesabına, böyle ortak meselelerde bir mutabakat sağlayarak bir araya gelmemiz, karşılıklı olarak konuma saygılı davranmamız; dünkü kavga sebeplerini bugüne taşıyarak yeni çatışmalara meydan vermememiz ve asla birbirimizi suçlayıcı söz, tavır ve davranışlara girmememiz gerekmektedir.
Düşünün ki, günümüzde dünyanın huzuru adına, Hristiyan ya da Yahudi, bütün Ehl-i Kitap’la belli ölçüde bir kısım mutabakatlar sağlamaya çalışıyoruz. Hatta şimdilerde hoşgörülmesi icap eden hususların mevcudiyetine imada bulunmuş olmamak için “hoşgörü” tabirini bile kullanmamaya özen gösteriyoruz; “herkesin konumuna saygı” anlayışıyla hareket ediyoruz. Dahası, insanlık fasl-ı müştereğinde buluşarak herkesle bir nevi tanışıklık kurma vesilelerini kolluyoruz; Ehl-i Kitap olsun olmasın hemen her insanla diyalog yolları araştırıyoruz.
Öyleyse, en uzaktaki kimselerle dahi diyaloğa geçme, onların konumlarına saygılı davranma, müşterek değerler üzerinde uzlaşma, insanî birikimleri paylaşma ve dostluk köprüleri kurma yolları araştırdığımız bir dönemde, asırlarca kader birliği yapmış olduğumuz insanlarla evleviyetle bir araya gelmemiz ve el ele vermemiz gerekmez mi? Belli devirlerde, teferruata ait bir kısım meselelerde ortaya çıkmış olan farklı inançları, farklı anlayışları ve farklı yorumları bahane etmekten, onlar sebebiyle bölünüp parçalanmaktan ve türlü türlü isnadlardan dolayı birbirimizi üzmekten uzak durmamız icap etmez mi?
Diğer taraftan, şayet elinizdeki değerlere saygı duyulmasını ve sâir insanların da onlardan istifade etmelerini istiyorsanız, başkalarına ve onların değerlerine karşı saygılı davranmalısınız. İnsanlardan saygı görmenizin ve değer ölçülerinizden onları da istifade ettirmenizin biricik yolu onların anlayışlarına, hissiyatlarına ve değer atfettikleri hususlara saygılı olmanızdır. Siz saygı ortaya koyar ve onların değerlerine saygılı olursanız, onlar da saygıyla mukabelede bulunur ve değerlerinize karşı saygılı davranırlar. Şayet, siz aslı faslı olmayan uyduruk sözlerle karalamaya kalkar ve insanları sürekli zan altında tutarsanız, onları hem saygısızlığa zorlamış hem de güzelim değerlerinizden mahrum bırakmış olursunuz. Siz onlara karşı belli ölçüde açılmaz, muvakkaten dahi olsa kendinizi onların yerine koymaz ve duygularını idrak etmeye çalışmazsanız, onlara kendinize doğru bir adım dahi attıramazsınız. İnsanî değerler çerçevesinde, vatan ve cihan sulhü adına birbirinizden istifade etmeniz, birbirinize yardımcı olmanız ve yaşanılır bir dünya kurmanız, muhataplarınıza karşı anlayış göstermenize ve biraz empatiye bağlıdır. Bu husus, hem Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasındaki diyalog açısından hem de Sünnî Alevî münasebetleri zaviyesinden geçerli ve çok önemlidir.
Bu açıdan, bugün ister Alevîlerin ister Sünnîlerin isterse de aynı meşrebe bağlı değişik kolların temsilcilerinin birbirlerine anlayışla ve konuma saygı düsturuyla yaklaşmaları lazımdır. Herkesin ön yargılardan, vehimlerden, su-i zanlardan arınması ve hem kendisinin, muhatabından istifade edebileceğine hem de bazı hususlarda ona yardımda bulunabileceğine inanması gerekmektedir. Bu inançla, her kesimin dostluk çizgisinde bir araya gelmesi, bir grup kardeşlik eli uzatırken öbürünün güllerle mukabele etmesi ve bir taraf Ehl-i Beyt muhabbetiyle coşarken diğerinin de onun heyecanına ortak olması icap etmektedir.
Bu yazı Sorular-Cevaplar içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.