ALEVİ BEKTAŞİ BÜYÜKLERİNİN KUR’AN TASAVVURU

10704189_732691083474010_6234537416078506339_n

Alevî-Bektâşî geleneğinde Kur’an tasavvurunun nasıl olduğunu kavrayabilmek için öncelikle Alevî-Bektâşî büyüklerinin Kur’ân’a nasıl baktıklarını bilmek önemli görünmektedir. Bir başka önemli husus da, Bektâşî büyüklerinin vahiy konusunda ne düşündükleridir. Çünkü “Kur’ân’ın Allah tarafından Hazret-i Peygamber’e indirilen bir kitap olduğuna” dair bir inancın var olabilmesi için, öncelikle Allâh’ın Peygamberlere vahiy gönderdiğine inanılması gerekmektedir.
Bektâşîlikte, Hazret-i Peygamber’e ve diğer Peygamberlere vahy gelmesi hûsusunda herhangi bir şüpheye yer yoktur. Bektâşî büyükleri, eserlerinde Hazret-iPeygamber’in vahy gelen bir Peygamber olduğunu işlemişlerdir. Vîrânî Baba, İlm-i Câvidân adlı eserinde bu konuda şunları söylemektedir:
“Bilgil kim, Rasûl-ü Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem, hevâ-yı nefs ile asla söz söylememiştir. İllâ vahy-i Hüdâ ile söylerdi.” Baba, bu düşüncesine delil olarak da Necm Sûresi 3 ve 4. âyetlerigöstermektedir. Aslında Baba’nın ifadeleri âyetin meâlinden başka bir şey değildir.
Vîrânî Baba gibi yedi büyük Alevî-Bektâşî âşığından birisi olan Yemînî’nin de Hazret-i Peygamber’e Cebrâil’in vahiy getirmesi konusundaki görüşü nettir:
Meğer Cebrâil ol dem hâzır oldu,
Ki Hakk’dan Ahmed’e vahy geldi.
Eriştirdi Rasûl’e Hak selâmın,
Ne emrolduysa arz etti tamâmın.
Bir Bektâşî âşığı olan Muhyiddîn Abdal ise, diğer üç kitapla birlikte Kur’ân’a olan inancını şöyle dile getirmektedir:
Tevrât’ı, Zebûr’u, hem de İncil’i,
Muhammed katında Furkân’ı buldum.
Dilberim meğer ki yüzü mushafmış,
Yazılmış hattında Kur’ân’ı buldum.
Hacı Bektâş Velî’nin çağdaşı olup, Kırşehir’de yaşayanve fikirleri itibarıyla da Hünkâr’a önemli benzerlikler taşıyan Âşık Paşa-yı Velî, Garibnâme’sinde Peygamber’lerin görevlerini şöyle açıklamaktadır:
Onlar, kendilerine kitap verilerek, iyilikleri insanlara anlatır, öğretirler. İnsanları Hakk’a davet ederler. Onlara Allah’tan risâlet gelmiştir. Cebrâil vasıtasıyle kendilerine vahyolunanı halka ulaştırırlar. Hakk’ın mesajını halka bildirirler.
Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi, Alevî-Bektâşî büyüklerinin genel olarak Peygamberlere ve özelde de Hazret-i Peygamber’e vahyedilmesi konusundaki görüşleri nettir:“Allah, tarih boyunca murâd-ı İlâhîsini Peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir.”
Hacı Bektâş Velî, Kur’an tasavvurunu Allah-insan, Hakk-halk münasebeti açısından dile getirmiştir. Ona göre; “Kur’an; âşıktan (Allah’tan) mâşûka (insana) bir mektuptur. Ona göre; kendisini Kur’ân’a layık hale getirmeyen, onunla aydınlanmayan, onun rahmetini ve izzetini kazanmayan kişi kör olmuş demektir. O kimse karanlıkta kalmış sayılır. Her kim onu okur, duyar ve unutursa, onunla amel etmezse, yüce Allâh’ın şu buyruğundan kurtulamayacaktır:
“Benim kitabımdan yüz çeviren kişinin dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.” (Ta ha, 20/124-126) Kör olarak haşredilen insan; “Allâh’ım! Beni neden kör olarak haşrettin, oysa ki ben görüyordum” deyince, Allâhu Teâlâ şöyle buyurur: “Bizim âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları unuttun, şimdi de biz seni unuttuk”.
Genel olarak tasavvufta ve özel olarak da Alevî-Bektâşî geleneğinde, Hakk’ın Cemâl’ine, dîdârına ermek bir amaç olarak gözetilmiştir. Hacı Bektâş Velî, yukarıdaki sözlerinde Hakk’ın Cemâl’ini görmek isteyip de, kelâmını, Kur’ân’ını görmeyenleri hedef almış görünmektedir.
Hünkâr kalp ve gönül gözünü sonuna kadar Kur’ân’ın ışığına açarak, Kitâb-ı Tefsîr-i Besmele isimlieserinde sûrelerin başında yer alan Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm’in geniş bir tefsîrini yapmış, sadece varlığından haberdar olduğumuz Fâtiha Sûresi Tefsîri adlı eserinde de Kur’ân’ın ilk sûresini yorumlamıştır. Hacı Bektâş Velî’nin bütün eserlerinin merkezinde Hakk’ın kelâmı bulunmaktadır.
Alevî-Bektâşî büyükleri âyete, Kur’ân’a inanmayanların dünya ve âhirette hangi cezâlara maruz kalacaklarını da haber vermişlerdir. Hacı Bektâş Velî’nin halîfelerinden Veli Baba, A’râf Sûresi 40. âyeti yorumlayarak, Allah’ın âyetlerini yalanlayanlara göklerin kapısının açılmayacağını; onların Cennet’e giremeyeceklerini ifade etmektedir.
Onların Cennet’e girmelerinin “devenin iğne deliğinden geçebilmesi” kadar imkânsız olduğunu belirten Baba, bunun sebebini onların enbiyâ ve evliyâyı tasdik etmemeleriyle açıklamaktadır.
Alevî-Bektâşî büyükleri, eserlerinde Kur’ân’ın nasıl bir kitap olduğunu da anlatmaya, açıklamaya gayret etmişlerdir. Bu gayretin nedenini tâlibleri, dervişleri, âşık ve sâdıkları Kur’ân’ın aydınlık iklimine yaklaştırma isteği ile açıklamak mümkündür. Vîrânî Baba, İlm-i Câvidân adlı eserinde;
“Bu, doruluğu şüphe götürmeyen ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren kitaptır” âyetini naklederek, Kur’ân’ın içinde şüphe olmadığını ve doğru yolu gösterdiğini ifade etmektedir. Ona göre bu doğru yol; Fâtiha Sûresi’nde geçen “sırât-ı müstakîm”dir. Eserinin pek çok yerinde Kur’an âyetlerine atıf yapan Vîrânî Baba, birkaç yerde de Fâtiha Sûresi’nin tefsîrini yapmaktadır.
İlm-i Câvidân’da asıl dikkatleri çeken husus ise, Kur’ân-ı Kerîm’in içerisinde yer alan ve Kur’ân’ı nitelendiren âyetlerin hemen hepsinin esere alınmış olmasıdır. Aşağıdaki âyetleri okuyan tâlib ve dervişlerin zihin ve gönüllerinde, Kur’ân’a dair bir anlam bütünlüğünün oluşması çok kolay görünmektedir:
1. İşte bunlar hikmetli Kitâb’ın âyetleridir.
2. Bunlar, gerçeği açıklayan Kitâb’ın âyetleridir.
3. Ey Muhammed! Bu, Allâh’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz Kitâb’dır.
4. Bunlar, Kitâb’ın ve apaçık olan Kur’ân’ın âyetleridir.
5. Ey Muhammed! Kur’ân’ı sana, sıkıntıya düşesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitâb olarak indirdik.
6. Bunlar, Kur’ân’ın, Kitâb-ı Mübîn’in âyetleridir.
7. Bunlar, iyi davranan kimseler için rahmet ve doğru yol rehberi olan hikmetli Kitâb’ın âyetleridir.
8. Şüphe götürmeyen Kitâb, âlemlerin Rabb’inin indirdiğidir.
9. Ey Muhammed! Kur’ân-ı Hakîm’e and olsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş Peygamberlerdensin.
10. Öğüt veren Kur’ân’a and olsun ki, inkâr edenler gurur ve ayrılık içindedirler.
11. Bu Kitâb, merhamet eden, merhametli olan Allah katından indirilmiştir.
12. Ey Muhammed! Güçlü olan, Hakîm olan Allah, sana da senden öncekilere de şöylece vahyeder.
13. Apaçık Kitâb’a and olsun ki, akledesiniz diye Kur’ân’ı, Arapça okunan bir Kitâb kılmışızdır.
14. Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ana Kitâb, O’nun katındadır.
15. Apaçık olan Kitâb’a and olsun ki, Biz onu, kutlu bir gecede indirdik.
16. Kitâb’ın indirilmesi, güçlü ve Hakîm olan Allâh’ın katındadır.
17. Şanlı Kur’ân’a and olsun ki…
18. Kalem ve onunla yazılanlara and olsun ki…
Âyetlerin metin ve anlamlarını eserine alan Baba’nın, okuyucuların zihninde Kur’an hakkında kesin bir kanaat oluşturmak istediği görülmektedir. Ayrıca bu metinden ve İlm-i Câvidân’ın genelinden anlaşılmaktadır ki, Vîrânî Baba bir Bektâşî büyüğü olarak hafızlık derecesinde Kur’ân’ı bilmektedir. Çünkü herhangi bir konuya açıklık getirirken, muhtelif sûrelerden muhtelif âyetleri delil gösterebilmektedir.
Alevî-Bektâşî büyükleri, zaman zaman Kur’ân’ın muhtevâsı, âyet ve sûre sayısı hakkında da bilgi vermişlerdir. Vîrânî Baba, İlm-i Câvidân’da Kur’ân’ı yarı manzûm-yarı mensûr bir dille şöyle tanıtmaktadır:
“Fâtiha’dan murâd, ümmü’l-kitâb (kitabın, Kur’an’ın anası)dır. Ümmü’l-kitâbdan murâd, seb’ül-mesânîdir. Seb’ül-mesânîden murâd, yedi âyettir. Yedi âyetten murâd, yedi noktadır. Yedi noktadan murâd, bir eliftir. Bir eliften murâd, mecmû-u kelâmu’llah (Kur’an’ın bütünü)tır. Mecmû-u kelâmu’llahtan murâd, yüz on dört sûredir. Yüz on dört sûreden murâd, altı bin altı yüz altmış altı âyettir ve ondan murâd, on sekiz bin âlemdir. Dahî âlemden murâd, Âdem’dir. Âdem’den Muhammed Ali’dir ve onların âl ü evladlarıdır.”
Vîrânî Baba bir taraftan Kur’ân’ı tanıtırken, diğer taraftan da bir muhibb-i hânedân-ı Ehl-i Beyt olarak, Kur’an’la Ehl-i Beyt’i bir araya getirmeyi ihmal etmemiştir. Daha önce geçtiği gibi; Kur’an’la Ehl-i Beyt’in birbirinden ayrılmaz iki parça olduğu düşüncesi, Hazret-i Peygamber’in bir hadîsine dayandırılmaktadır.
Alevî-Bektâşî büyüklerinin vahiy ve Kur’an tasavvurlarıkonusu işlenirken, bir başka soru daha insan zihnini meşgul etmektedir. “Acaba Anadolu’daki vahiy ve Kur’an tasavvuru göçmen Türklerin anayurdu olan Türkistân’da da kendisine yer bulabilmiş midir?” Bu sorunun akla gelmesinin nedeni, insan zihninin tarihin sürekliliğini yakalama arzusudur. “Anadolu Alevîliği bir çeşit inanç kırılması mıdır? Yoksa Türkistân’daki inanç ve geleneğin Anadolu’daki devamı mıdır?”
Bu soruya cevap bulabilmek için, Türkistân’a kısa bir göz atmak yeterli olabilir. Bektâşî dedelerine, babalarına verilen İcâzetnâme’lerdeki irşâd şecerelerinde yer alan, seyyid olduğuna inanılan ve Bektâşî geleneğindeki Kur’an tasavvurunu önemli ölçüde etkileyen Pîr-i Türkistân Hoca Ahmed Yesevî, Kur’ân-ı Kerîm’i hikmetlerinin temel referansı olarak göstermektedir. Aşağıdaki satırlarda o, Dîvân-ı Hikmet’in Kur’ân’ın yorumu/tefsîri olduğunu ifade etmiştir:
Minim hikmetlerim fermân-ı Sübhân,
Okup aksang heme mâni-i Kur’ân.
Bu beyitten de anlaşılmaktadır ki; Türkistân’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara kadar Hoca Ahmed Yesevî gibi Ehl-i Beyt soyundan gelen târihî şahsiyetler,çevrelerindeki insanlara kolay ve anlaşılabilir bir üslûpla Kur’an’daki İslâm’ın temel değerlerini anlatmaya, öğretmeye çalışmışlardır. Bir bakıma Kur’an’dan öğrendiklerini, insanlara öğretmeye gayret etmişlerdir. Hacı Bektâş Velî de,Hoca Ahmed Yesevî’nin Kur’ân’dan ısı ve ışık alarak tutuşturduğu hakîkat çerağıyla, Anadolu’yu aydınlatan bir Kur’an hizmetkârıdır.
Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş Velî’de anlatıldığına göre; Hacı Bektâş Velî, Lokman-ı Perende’nin yanında ders okurken, hocası Lokman-ı Perende bir gün Hünkâr’ın sağında ve solunda iki kişinin oturduğunu görmüş; onlara yaklaştığında ise kaybolmuşlardır. Hacı Bektaş’a onların kim olduğunu sorduğunda o, sağındakinin Hazret-i Muhammed, solundakinin Hazret-i Ali olduğunu, birisinin kendisine Kur’ân’ın zâhirini, diğerinin ise bâtınını öğrettiğini ifade etmiştir.
Yine Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş Velî’ye göre; Hacı Bektâş Velî Bedehşan ilini zapt edince ahâlîsi onu başlarına pâdişah yapmak istemiş, o ise bunu reddederek, halka namaz kılmayı ve Kur’ân okumayı öğretmiştir.Hacı Bektâş Velî’nin halîfelerinden Abdal Mûsâ’nın dergâhında 13 adet el yazması Kur’ân-ı Kerîm, 3 adet el yazması En’âm-ı Şerîf ve Kur’an’ı öğrenmek ve öğretmek için gerekli olan tecvit kitaplarının bulunması, Kur’ân’a gönül veren Hünkâr’ın yolunun öğrencileri tarafından da devam ettirildiğini göstermektedir.
Diğer Bektâşî büyüklerine ait Velâyetnâmeler’e bakıldığında,
onların da tıpkı pîr-i tarîkat Hacı Bektâş Velî gibi hâfızlık derecesinde Kur’an’ı bilen ve yeri-zamanı geldiğinde okuyan insanlar olduğu bilgisi karşımıza çıkmaktadır. Meselâ; Balkanların gönül sultânı Demir Baba’nın Velâyetnâmesi’nde anlatıldığına göre; Hakk’a yürüyen Mustafa Baba’nın kırkından sonra Akyazılı ve Demir Baba’lar “hatim” okumaktadırlar. Demir Baba, Vîrânî Baba’nın isteği üzerine “Fetih Suresi”ni okuyup tefsirini yapacak kadar Kur’an bilgisine sahiptir.
Hüseyin Baba’nın vefatından sonra da arkasından “Yasîn Sûresi”ni okuduğu anlatılmaktadır. Bütün bu anlatılanlardan Demir Baba’nın Kur’ân’ı çok iyi bilen bir Bektâşî büyüğü olduğu anlaşılmaktadır. O Müslüman olmaya davet ettiği Marko ismindeki pehlivana îman telkini yaparken, Kur’ân’a da inanması ve uyması gerektiğini vurgulamaktadır:
“Îmana gel! Müslüman ol! Şefâattan mahrum kalma! Muhammed ümmeti ol! Pâk ol dedik de ol! Evvel Allâh’a, Muhammed’e, andan Kur’ân’a îmâna, İslâm’a, dine dîzar dil!”Demir Baba îmânla Kur’ân’ı birbirinden ayırmamıştır. Muhatabı olan Marko’ya îmân telkîn ederken, Kur’an okumasını ve ona uygun harekette bulunmasını da tavsiye etmeyi ihmal etmemiştir.
Bilindiği üzere Bektâşî âdâb ve erkânının anlatıldığı yazılı eserler; Erkânnâmeler’dir. Bu eserler, geleneğin yazılı şahitleri durumundadır. Bu nedenle Erkânnâmeler’de yer alan bilgi ve yorumlar, eserlerin yazıldığı tarihlerdeki yaşanan Bektâşî geleneğini yansıtmaktadır. Îmânla Kur’ân’ın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu fikri bir Erkânnâme’de analojik bir yöntem kullanılarak şöyle açıklanmaktadır:
“Îman, bir ağaç gibidir. Kökü, Kur’an’dır. Kabuğu, hayâdır. Gövdesi, şükürdür. Budakları, takvâdır. Yaprakları, tövbedir. Yemişi, inâyetu’llahtır. Îmanın manası, Allah ve Rasûlü’ne yakîn elde etmektir. Îmanın aslı, kelime-i tevhîddir. Îmanın cemi’si, yoldan dikeni kaldırmaktır. Yani, gönülden gıll ü gışı atıp onu saf hale getirmektir.”
Bu benzetmeye göre; bir ağacın canlılığını muhafaza edebilmesi ve gıdasını topraktan alabilmesi için kökü ne anlam ifade ediyorsa, mü’min kişi için de Kur’an o anlamı ifade etmektedir. Köksüz ağaç nasıl mümkün değilse, Kur’an’sız îmân da mümkün değildir. Âşık Paşa-yı Velî’nin ifadesiyle “Kur’an mü’minlere rahmet ve ulu devlettir. Kur’an sırrını bilen Allah’ın nûruna ulaşır. Allah, nûrunu Kur’an’ın içinde gizlemiştir. Yerde ve gökte Kur’an gibi bir kitap yazabilecek bir varlık yoktur.”
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.