ALEVİ BEKTAŞİ EL YAZMALARINDA DÖRT KAPI KIRK MAKAM

10390917_733064146770037_3146552913602490968_n
Hz. Peygamber’den rivâyet edilen Eğer mürebbîm (beni eğiten, yol gösteren, terbiye eden) olmasaydı Rabb’imi bilemezdim hadîsine göre yol ve ona yolu gösteren bellidir. Cebrâîl yol göstericidir, rehberdir. Alevî-Bektâşî geleneğinde yolun esasları dört kapı kırk makâm içerisinde özetlenmiştir.
Dört kapı Muhammed ve Ali’nin mü’minlere bıraktığı manevî miras olarak kabul edilir. İlk kapı olan “şerîat terbiye içündür, bu vücûd bir şerîattır. Şerîat zâhirindir. Tarîkat bâtınındır. Zira şerîat Peygamber aleyhi’s-selâmın sözüdür. Pâk-ı pâkîze bir nûrdur. Zira ol nûr ânın nutkudur ve bir nûrdur, sözü haktır.
Şerîat bu vücûddur, taşradır, gözüken şeydir. İllâ taşradan gelmeyince içerü girilmez. Şerîat kapısın açmayınca tarîkat kapısı açılmaz. Zira Peygamber aleyhi’s-selâmın sözüdür, haktır. Tarîkat esbâbdır. Şerîat yüzünde mu’cizâtı ve mi’râcı zâhir oldu ve mu’cizâtı berekâtıyla ümmeti şarka ve garba doldu, kıyâmete değin bâkîdir. Gayri Peygamber dahi gelecek yoktur. Gayri şerîat yoktur. Şerîat ile temyîz olmuştur.
Tarîkat dahi şerîat ile karâr tutmuştur. Eğer bu vücûd olmasa şerîat olmaz idi ve şerîat olmasa, tarîkat olmazdı ve tarîkat olmasa, hakîkat olmazdı ve hakîkat olmasa, ma’rifet olmazdı ve ma’rifet olmasa, irfân olmazdı ve irfân olmasa, bürhân olmazdı ve bürhân olmasa, erkân olmazdı ve erkân olmasa, Âdem olmazdı.
Bir tâlib meydâna geldikte ibtidâ (önce) kelâmda esselâmü aleyküm yâ ehl-i şerîat dirler. Zira şerîat bu vücûddur, aşk ile olur. Aşk olmadığı halde ol kimesne mürşid nedir, rehber nedir, Muhammed kimdir, Ali kimdir, Hacı Bektaş Velî kimdir ne bilsün? Aşkdır cümlenin başı, ol olmadıkta pîri yok, eşektir çare olmaz. Zira aşk ile olur, aşk ile bilinür. Zira aşk iledir seyr ila’llâh ve seyr fi’llâh.”
Dört kapıdan geçen tâlib, insan-ı kâmil olarak kendini gerçekleştirmenin şartlarını yerine getirmiş olmaktadır. Hayâlî Baba, demirden leblebi çiğnemekten daha zor olan bu tarîk-i nâzenîn erkânındaki seyir duraklarını şöyle tarif etmektedir:
“Âdemî olmak gerek, Âdemî olmaya mürşid-i kâmil gerek… Zira Peygamber aleyhi’s-selâm gibi ârif-i Rabbehüm (Rabb’ini bilen) gelmedi ve geleceği dahi yoktur. Yüz yirmi dört bin Peygamberler üzerine Muhammedü’l-Mustafâ’dır. Hakk Habîbi, Hakk Rasûlüdür. Kâmil mürşiddir. Üzerine gelir mürşid yoktur. Ve rehber dahi kâmil gerek kim on iki post arasından geçirüp, Hazret-i Şâh-ı Velâyet Ali’ye tapşura. Zira Hazret-i Nûr-ı Velâyet gibi ârif er ve kerâmet ma’deni gelmedi ve geleceği dahi yoktur. Haktır ve hak velîdir ve tarîkat nûrudur ve rehberler sultânıdır.”
Ölmeden önce ölme sırrına erip, cümle hayatını vakfettiği Hakk’ı görme murâdına erişmeye çalışan tâlib-i Hakk’ın yolunu aydınlatan nûr, Muhammed Mustafâ’nın nûruyla birleşmiş olan Şâh-ı Velâyet Hz. Ali’ye aittir. Bu nedenle Hz. Ali doğumda da ölümde de, îmân ve ikrâr üzere rûhu teslim etmede önemli bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır:
“Hakk Teâlâ yarattı Âdem’i ve zürriyetini ve cümle mahlûkâtı. Ervâhları Azrâîl aleyhi’s-selâma ısmarladı. Üzerine yine Ali’yi müvekkel kıldı. Eğer İmâm Ali müvekkel olmayaydı, Azrâîl aleyhi’s-selâm on sekiz bin âlemin ve halkın cânın almakda ve hesâbında yanılur idi. Ânın içün Aliyyü’l-Murtazâ’dan destûrsuz mecâli yoktur ki bir cânı tenden ala. Azrâîl ve Mîkâîl ve İsrâfîl ve Cebrâîl aleyhi’s-selâmın mecâlleri yoktur ki yerlerinden deprene.
Er oldur ki kendü ervâhın kendü ala. Eğer ervâhın kendü almayup Azrâîl’e havâle olunur ise çok çok azâba ve belâya giriftâr olur ve çok zaman zahmet, meşakkat çekilür. Zira Azrâîl bahanedir ve Azrâîl dedikleri muhabbet ve erkândır. Muhabbet ile ervâhın yine muhabbete teslîm itmektir ma’rifet. İmdi Ali’nin muhabbetine irmeyen münkir, münâfıktır. Muhabbet ile sevgidür Hakk Tâlâ’nın yolu.
Zira Muhammed aleyhi’s-selâmı kat’î severim illâ vasîsini sevmezem dise ol münâfık yalancıdur. Sevmek ve muhabbet demek Muhammed Ali’dir ve eğer bir kimesnede Ali’nin muhabbeti ve sevgisi olmasa ol mel’ûna Hakk düşmandır. İlmin başı muhabbet ve sevgidir. Muhabbet ile sevgi bir olmuş, yani ten ile cân gibi. Ten cânsız ve cân tensiz olmaz. Din îmânsız ve îmân dinsiz olmaz illâ cümlenin başı muhabbet ile sevgidir.
Muhabbet ile sevgi olduktan sonra, arada hiç kîl ü kâl kalmaz, cümle bir olur. Arada senlik benlik kalmaz. Zât olur, andan sonra Hakk’ı bulur.”
Hayâlî Baba Hakk sevgisi ile halk sevgisini bütünleştirmiştir. Kişi neyi severse, onu çok zikreder. Âşık-ı sâdık, ma’şûkun aynısı olmuştur. Onlar âyette ifadesini bulan O onları sever, onlar da O’nu sever gerçeğine mazhar olmuşlardır.
Seveni sevdiren Hakk’tır, arada gayri yoktur. Hak Teâlâ âlemi muhabbet ile yaratmıştır gine muhabbet ile bozar; eğer muhabbete layık ise. Eğer muhabbete layık değilse azâb ile bozar. Hayâlî Baba bu gerçeğe erişmenin yolunu, yöntemini de tavsiye etmektedir:
“İmdi kendi özünü ve zâtını ve sıfâtını ve cânını bir mürşid-i kâmile teslim eyle. Gönlün ve gözün Hakk’tan gayri endişeleri görmez. Bir tâlib erenler meydânına girip, ikrâr-îmân verdiği zaman ol erleri baba bilmek gerek ve dahi orta yaşında olan erleri karındaş bilmek gerek ve genç erleri oğul bilmek gerek ve dahi öyle itmez ve öyle bilmez ise ve zerre kadar kin tutarsa ol tâlib hâlis yezîddir. Gece gündüz olunan la’netler ânındır ve imâmları şehîd eden anlardır. İlmin başı sabır olduğu gibi tarîkatın dahi ibtidâsı (başı) terbiyedir. Terbiyesiz çare yoktur. Zira terbiye bir gündür. Gün doğmadan zulümât içinde gezer, yürürsün… Bir tâlib ne kadar terbiye alır ise ol kadar edeb-erkân alır ve ne kadar edeb-erkân alır ise ol kadar menzil alır ve ne kadar menzil alır ise ol kadar Hakk’a yakîn olur.”
Hased, kibir, garez, buhül, tama’, öfke, gıybet, bühtân ve maskaralık; bunlar îmân ehlinde olmaz. Bunlar îmânın zıddıdır. İki zıt bir arada durmaz. Ez-zıddân lâ yectemi’ân od ile pamuk bir arada durmaz.
Zira Hazret-i Âdem’e cân gelüp şöyle duricek gördü. Bir çirkin kara şeysin, sen nesin didi. İtti: Ben öfkeyim didi. Sen nerde durursun dedi. Beyinde duracağım dedi. Beyinde akıl var, sen ânın ile dirlik idemezsin.
Didi ki: Be gelince akıl gider, akıl gelince ben giderim didi. Bir dahi baktı çirkin sûret gördü. Âdem (a.s.) dedi ki; sen nesin? Tama’yım didi. Nerde durursun? Didi ki vech, yüzde dururum. Anda edeb, hayâ var, ikiniz bir arada dirlik idemezsiniz. Tama’ dedi ki; ben gelince edeb, hayâ gider. Edeb hayâ gidince ben gelirem didi. İmdi malûm oldur ki îmânın perdesi hayâdır. Kâle’n-Nebiyyü aleyhi’s-selâm el-hayâü mine’l-îmân.
Hakk’a tâlip olanların eğitim programları dört unsura göre belirlenmiştir. Dört unsura yüklenen anlamlar, bazen teolojik bazen de pedagojik çağrışımlarla insanın hakîkat yolculuğunu düzenlemektedir. Alevî-Bektâşî yol büyükleri eserlerinde dört kapıyı açıklarken mutlaka dört unsura da değinmişlerdir.
Mağribî dört unsurla ilgili âyet ve hadîslerden delil getirmektedir. Rüzgâra sövmeyin! O Rahmân’ın nefsindendir. Ateş hakkında İnnî ânestü nâran ve su hakkında buyurur: Ve mine’l-mâi külle şey’in hayy. Toprak hakkında İnne’l-arda lillâhi yûrisühâ men yeşâ’ Ol Âdem topraktan yaratılmıştır; od, su, yel yoktur. Yalnız topraktan yaratılmış ol Âdem hayvandır. Yüz bin âyet-i Kur’ân okusan ve her harfine yüz bin ma’nâ zikretsen kara renkten ak renge inanmaz. Zira odun ve suyun ve yelin cevheri yok ki; Muhammed Ali nûru ola. Gerçi sûrette Âdem’dir; sıfatta eşektir. Zira dört cevher tekmîl olmak gerek kim şerîatı, tarîkatı ve ma’rifeti tekmîl olsun.
Şerîat ağızdır. Tarîkat kulaktır. Burun hakîkattır. Göz ma’rifettir. Ağız Muhammed Mustafâ’dır. Göz Aliyyü’l-Murtazâ’dır. Kulak akıldır ve gönül içinde Hacı Bektaş Velî ve on iki imâmdır.
Zira dört türlü cevherden kurdu bünyâdı; od, bâd, hâk, âb. Bu dört cevher içinde yine dört cevher kodu. Ol cevherler içinde pinhân oldu. İsti’dât, akıl, fikir, gönül. Pes imdi isti’dâdı hizmetçi komuş fikre ve dahi fikri hizmetçi komuş akla ve aklı hizmetçi komuş gönle ve gönlü hizmetçi komuş Hakk’a. Gönül bir topa benzer imiş. Ol topun dört kapısı var imiş, ammâ gizliymiş. Bir kapısı nefse ve bir kapısı akla ve bir kapısı Hakk Teâlâ tecellâsına açılırmış ve bir kapısı dahi şeytana açılırmış.
İmdi her vücûdun bir iblisi var ilimle gelir, Âdem’in içine girer. Zira şeytan Âdem’in ağzından burnundan yel gibi cümle azalarına girer ta ki nefis kapısına gelir. Zira şeytana kendi kapısından girmeye yol yoktur. Ammâ nefis kapısında durur. Nefis ile buluşur, nefse vesvese verir, murâdınca olur. Nefse cevher gibi hoş gelir, kendi kapısını açıvirür. Andan sonra gönle şeytan başlar türlü türlü fesâdlar getürmeğe.
Ammâ gazab bir büyük şeydir bu kez akıl gelir girer gönül içinde nefisle şeytan girmiş, gönül sır eyledi, pîr eğninde perişan olmuş, harap olmuş. Çünkü akıl kendi kapısından girüp nefisle şeytan görürler kim akıl gelip kapısından girdiğin görüp hemân cân başlarına sıçrar nice ideceklerin bilmezler. Hor hacîl olup döğüne döğüne giderler.
Zira Hakk Teâlâ’nın tecellâ kapısından aklın kapısına nûr-ı tecellâ dolar ve rûz-ı şeb nûr-ı tecellâ saçılır. Ânın içün nefisle şeytan akıl girdikte fırsat bulamaz. Bu kez akıl gönül tahtında yalnız kalır. Andan sonra nefisle şeytan fesâd verdiği işleri yâb yâb ıslâh ider. Akıl anları ıslâh edince, bu kez gönlün dördüncü kapısı açılır, üzerine nûr-ı tecellâ saçılır. Ol Âdem dahi türlü türlü günâhından tövbe istiğfâr idüp, ıslâha gelür. Eğer bir kişi nefisle gönle girer ise, şeytanı bulur. Eğer akıl ile gönle girer ise Rahmân’ı gönlünde bulur.
Hayâlî Baba “Âdem’de dört cevher vardır” demenin anlamını da şöyle açıklamaktadır: “Biri akıl ve biri îmân ve biri amel ve biri hayâdır. Bu dört cevher ile Âdem temel tuttu. Ammâ bu dört cevheri düşmandan halâs etmektir ma’rifet ki Cennet’e dâhil olasın. Eğer bu dört cevheri düşman alır ise, Cehennem mübârek olsun. İmdi aklın düşmanı gazaptır; gazap oldukta aklın cevheri yok olur. Îmânın düşmanı hasettir ve haset oldukta îmânın cevheri eriyip yok olur. Amelin düşmanı gıybettir ve gıybet oldukta amelin cevheri eriyip yok olur.
Hayânın düşmanı kindir ve kin oldukta hayânın cevheri eriyip yok olur.” “Cennet’te dört ırmak vardır. Biri Havz-ı Âb ve Kevser, biri Süt ve biri dahi Sücî (Şarap) ve biri dahi Bal’dır. Bu dört ırmak derinden akar. Hûrî’den Âb-ı Kevser akar. Rıdvân’dan Süt, Gılmân’dan şarap, Vildân’dan Bal akar. Yani şerîat Âb ve Kevser, tarîkat Süt, hakîkat Şarap, ma’rifet Bal’dır. İmdi Cennet’te dört ırmak anlardır. Yoksa Cennet’te sana hazır ırmak, hazır Hûrî, hazır Gılmân, hazır Rıdvân verilmez. Eğer burada (dünyada) hazır edebilirsen, yürü meydân senindir.”
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.