ALEVİ BEKTAŞİ GELENEĞİNDE PİR MÜRŞİD

10494840_741252279284557_2895037298200881108_n
Alevilik Bektâşîlikte şerîat, tarîkat, ma’rifet ve hakîkat gibi, pîrlik de Muhammed-Ali’den kalmıştır. Bu nedenle Peygamber soyu (seyyid) dışında bir kişinin pîrlik yapması câiz değildir. Bir Bektâşînin de Muhammed-Ali soyundan başkasını pîr tanıması kesinlikle mümkün değildir. Buyruk’ta “Muhammed-Ali soyunu tanımayan bir kişinin sermayesiz kaldığı, on iki imâm dergâhından nasipsiz oduğu” ifade edilmektedir.
Gelenekte pîrin Peygamber soyundan gelmesine önem verilmekle birlikte, bu kişilerin dinî, tasavvufî ve ahlâkî şartları yerine getirmeleri de istenmiştir. Pîrler hiçbir zaman sorgusuz suâlsiz Cennet’e gidecek kişiler olarak görülmemiş, onların da tıpkı tâlipler gibi sorumluluklarının olduğu fikri yazma eserlerde işlenmiştir.
Bir Erkânnâme’ye Hazreti Ali’nin şu sözleri yansıtılmıştır: “Benim oğlum ya da kardeşlerimin sayısı ister kırk, isterse bin olsun, önemli olan yol içinde olmalarıdır. Yolumdan gelmeyen benim oğlum da olamaz kardeşim de, bunu böyle bilin.” Hazreti Ali’ye atfedilen bu söz zaman içerisinde deyimleştirilerek, genel bir prensip halini almış; “önemli olan bel evlâdı olmak değil; yol evlâdı olmaktır” şeklinde ifade edilmiştir.
Erkânnâme’de yer alan “yol evlâdı olma” prensibi, Hazreti Ali’ye neseben en yakın imâmlardan birisi olan Mûsa-i Kâzım’ın dilinden ilan edilerek, bağlayıcılığı dile getirilmiştir. Erkânnâme’deki ifadeler aynen şöyledir:
“Bir gün, İmâm Mûsa-i Kâzım hazretleri öyle ağlıyordu ki gözlerinden yaş yerine kan geliyordu. Biri, ‘Niye ağlıyorsun? Sen Muhammed-Ali neslinden değil misin?’ diye sordu. Mûsa-i Kâzım ağlamaya devam ederek dedi ki;
‘Muhammed-Ali neslinden olmama sevinmem. Çünkü Yüce Allah; Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar diye buyuruyor. O günde soya-sopa bakılmayacak, Hak yolda olmaya bakılacak. Unutmayın ki, o gün için çalışanlar o günün heybetinden emin olacaklardır.”
Buyruk kitabında soyu ile öğünen pîrler yerilmektedir. “Ben falan post sahibinin oğluyum” diyerek öğünen pîrlere; âhirette “kimin oğlusun” diye sorulmayacağı, “dünyada ne yaptın, ne işledin?” diye sorulacağı belirtilmektedir.
Konunun daha iyi anlaşılması için de İmâm Zeynü’l-Âbidîn’in şu menkîbesi anlatılmaktadır: “İmâm Zeynü’l-Âbidîn’i la’netli Yezit zindana atmıştı. Îmâm zindanın karanlık duvarları arasında hem geziniyor, hem de ağlıyordu. Zindan onun sevenlerle doluydu. Onlar imâmın ağlamasına akıl erdiremeyerek, şöyle sordular:
‘Ey imâm! Niçin ağlıyorsun?’ İmâm: ‘Bakın bu dünyada ne duruma düştük. Dünyada durumumuz bu olunca, âhirette sonumuz ne olur?’ İmâmın bu ifadesi üzerine sevenleri şöyle karşılık verdiler: ‘Ama ey imâm! Senin Muhammed-Ali gibi dedelerin var. Onlar olduktan sonra, sen daha neden korkuyorsun?’ Bunun üzerine İmâm Zeynü’l-Âbidîn şöyle buyurdu: Yarın dîvâna vardığımda dedemi sormazlar. ‘kimin oğlusun?’ diye sorulsaydı, ‘İmâm Hüseyin’in oğluyum’ demek bana yeterdi. Ne var ki dîvânda kişiye atasını, dedesini sormazlar. Sadece yaptığı işlerin hesâbını sorarlar. Ne mutlu dîvâna vardığında defterinde yanlışı bulunmayan kula. Vay o kula ki defterinde yanlışlar ola!”
İmâm Mûsa-i Kâzım ve İmâm Zeynü’l-Âbidîn’in bel evlâdı oldukları halde, hesap gününün çetin sorgusundan ve âhiretin azâbından çekinmelerinin Erkânnâme ve Buyruk gibi yol esaslarını düzenleyen eserlere yansıması, pîrlerin başıboş bırakılmak istenmediklerini göstermektedir. Eserlerde pîrlerin bel evlâdı olmaları ile birlikte, istikâmetlerinin de düzgün olmasına önem verilmiştir. Bu yaklaşım eğitici kişilerin niteliklerinin belirlenmesi açısından oldukça sağlıklı görülmektedir. En azından tâliplerin ellerinde pîrler yanlış veya hata yaptıkları zaman, onları sorgulayacakları yazılı bir belge/kaynak bulunmaktadır.
Buyruk’ta “pîrin günâhı olmaz, onların küfürleri bile sevap sayılır” düşüncesine karşı çıkılarak, “tâlibin işlediği günâh için bir yazılıyorsa, pîrin işlediği günâh için beş yazılır” hükmü getirilmektedir. Çünkü pîr ocakzâdedir. Allâh’ın sevgili dostlarının (Ehl-i Beyt’in) soyundan gelmektedir. Sorumluluğu daha büyüktür.
Tâliblere doğru yolu göstermekle yükümlü olduğu için, iyi örnek olması gerekmektedir. İnsana câhil veya düşman kötü bir söz söylese, “câhil câhilliğini yaptı, düşman düşmanlığını gösterdi” diye düşünülebilir. Ama kişi ummadığı bir kişiden kötü bir söz işittiğinde, daha fazla üzülür. Pîr kendi konumunu düşünmeyip, Allâh’ın yasakladığı bir işi yaparsa, Allah mahşerde ona şöyle soracaktır:
“Ey zâlim! Sen tâlibe örnek olup, hayır iş işleyeceğine kitapsız oldun. Tâlip sana bakıp azdı. Gerçekte azdıran şeytandır. Ama sen sebep oldun. Gel şimdi, yaptıklarının hesabını ver.”
Bel evlâdı olmadığı halde, yola olan bağlılığından dolayı Ehl-i Beyt’ten sayılan insanlar da olmuştur. Bunun en çarpıcı örneği Selmân-ı Fârisî’dir.
Ali Ulvi Baba onun Allah Rasûlü tarafından Ehl-i Beyt’ten sayılarak, Nesl-i Pâk’a (Ehl-i Beyt’e) özgü olan “pâk” sıfatıyla nitelendirilmesinin sebebini şöyle açıklamaktadır: “Selmân-ı Pâk iç dünyası ve dış görünüşündeki bütün hâl ve davranışlarını Hazreti Muhammed’e ve Hazreti Ali’ye benzeterek kendisini tertemiz (pâk) bir hale getirmiştir.”
Ali Ulvi Baba’nın sözlerinden de anlaşılmaktadır ki, Alevî-Bektâşî geleneğinde önemli olan “söz”de değil, “öz”de pîr olmaktır. İdeal olan ise, özü ile sözü bir olmaktır.
Âşık Paşa yı Velî, bir velî (pîr)de üç tane özelliğin bulunması gerektiğini söylemektedir. Bunlar: 1. İnsanların halden hale geçmelerini, yani eğitilmelerini sağlayacak “sevme” yeteneğine sahip olması. 2. Arı olması, yani gönlünde kötü duygular barındırmaması. 3. Allah ahlâkı ile ahlâklanması: Böylece insanlara şefkatle muamele etmesi.Yukarıdaki özellikler, pîrin doğrudan kişiliği ve eğiticiliği ile ilgilidir.
Pîrin eğitim faaliyetlerinde başarılı olabilmesi için eğiticilik niteliklerine sahip olması önemlidir ve bu yüzden diğer Buyruklarda da bu konu üzerinde durulmuştur. Meselâ; İmam Cafer Sadık Buyruğu’nda; “pîrin kâmil, olgun bir kimse olması gerektiği” ifade edilmekte, kemâl derecesine yükselmeyen, her hâliyle örnek olmayan bir kimsenin başkalarına yol göstermesine, irşâd etmesine imkan yoktur” denilmektedir.
Pîrin pedagojik nitelikleri ile birlikte, İslam Dîni ve Bektâşîlikle ilgili bir formasyona sahip olması gerektiği de kaynaklarda dile getirilmiştir: “Pîrin kemâli, bilgi ile taçlandırılmış olmalıdır. Pîrin dört kapıyı, bunların menşeini, sebebini, türlerini, rükünlerini, farzlarını sünnetlerini, nâfilesini ve ne şekilde uygulanacaklarını bilmesi lazımdır.”
Pîr, Âdemoğlunu kibirden kurtararak, Nûr-u İlâhiyye’nin varlığını bildiren insandır. İlmi ve irfânıyla etkilidir. Davranışları ile saygındır. Kur’ân’ın buyruklarını yerine getirir…”.
Buyruk’ta “âyetsiz, kitapsız söz söyleyip nasîhat eden pîrin söylediklerinin saygın olmadığı; pîrin söylediği sözlerin kesinlikle Kur’ân’a uyması gerektiği”, hükmü getirilmektedir. Tâlib ve dervişleri, doğru bir şekilde Hakk’a kılavuzlayabilmek için Kur’ân’ın bilinmesi ve yol gösterme faaliyetinin Kur’ân’a kesin olarak uyması gerektiği ifade edilmektedir. Allâh’ın gönderdiği kitâbı bilmeyen Allâh’ı nasıl bilebilir.
Hakk’a âşık olan ve Hak aşkını anlatıp, öğreten pîrin serveti altın ise, Kur’an mihenk taşıdır. Tâlip pîrin doğru mu, yoksa yanlış mı söylediğini anlamak için Kur’ân’ı esas alacaktır. Buyruk’ta pîrlerin; “Kur’ân bizim dedemize inmiş, bakalım ne buyurmuş, biz bu dünyaya niye geldik, yarın Allah katına ne yüzle çıkarız, bu tâliblerin hakkını bizden sorarlarsa ne karşılık veririz” diye düşünmeleri gerektiği” belirtilmektedir. Pîr Allah kelâmının âyetlerini açıklayabilmeli ve yorumlayabilmelidir.
Şeyh Safî Buyruğu’nda bir kişinin pîr veya halîfe olabilmesi için bilinmesi gereken farz ve sünnetler sıralanmıştır. Sünnetler: 1. Kelime-i şehâdet getirmek. 2. Riyâ etmemek. 3. Özünü pîre ulaştırmak. 4. Niyazında riyâ ve gıybet etmemek. 5. Ceme ve mürşide varmak. 6. Fark-ı mîzan olmak. 7. Sünnet belirtilmemiş. 8. Semah dönmek. 9. Kelam ve nefes dinlemek. 10. Er nefesini Hak bilip dercişlerle tartışmamak. 11. Her ne işlerse rızâ ile işlemek. 12. Edebini bilip gönül almak. 13. Lokma yemek. Farzlar: 1. Sır saklamak. 2. Nefes haklamak. 3. Cemde tartışmamak ve kavga etmemek. 4. Hakk yolunda yürümek. 5. Eksikliğin bilip ikrardan dönmemek. 6. Mürşide el verip kötü hûylarını terk etmek. 7. tac giyip pîrlik ve rehberlik postuna oturmak. 8. Zahirini ve batınını fark etmek. 9. Hakk nefesini geri döndürmemek. 10. Münkir ve münafıklardan kaçınmak. 11. Yolun ve mürşidin hakkını korumak. 12. Turâb olup benlik eylememek. 13. Cümle cem erenlerine eyvallah edip teslim olmak.
Buyruk’ta “oruç, namâz, hac, zekât, kelime-i şehâdet ve dünyalık fitresinin tümünün Muhammed-Ali’nin buyruğu olduğu” ifade edilerek, bu ibâdetlerin pîr tarafından mutlaka yerine getirilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Pîr sadece farz olan ibâdetler ile yetinmemeli, gecenin ikinci yarısından sonra kalkarak, kıbleye karşı durmalı ve gün doğuncaya kadar Allâh’a ibâdet ve niyâz etmelidir. Pîrin nefesi ancak böyle yaparsa, keskin olur. Bektâşîlik’te erkânın yürütülmesine ilişkin düzenlemeler, yaşlı ve tecrübeli kişilerin anlatım ve yönlendirmelerine göre yapılır.
Toplulukta “dede” en üst mertebede yer alır ve dedeler, Peygamber soyundan geldikleri anlamına gelen “seyyid”, “ocâkzade”, “ocakoğlu” gibi ünvanlarla anılırlar. Cemaatin dînî önderidirler, mürşidi, mürebbîsi, pîridirler. Dede, cemin idaresinde ve sosyal hayata yön vermede kendisine yardım edecek bir veya daha fazla rehber seçer.
İcâzetnâmelerde otorite sahibi kişilerin üzerlerinde taşıdıkları veya taşımaları gereken nitelikler hakkında da bilgi verilmektedir. Bu bilgiler bize, Bektâşîlikte hangi mânevî niteliklere sahip kişilere yaygın din eğitimi hizmeti yetkisi verildiğini göstermektedir. Meselâ; Dede Kargın Ocağı’na verilen bir icâzetnâmede, ilminden yararlanılması gerektiği ifade edilen âlimler hakkında şu nitelendirmelerde bulunulmaktadır:
“Ey insanlar! -Allah size Rahmet etsin- sizler zamanınızın âlimlerinin meclislerinden yararlanın. Onlardan ayrı durmayın. Çünkü onlar, Cennet bahçelerinden bir bahçe, Allah’ın Rızâ’sının kazanıldığı mekanlardan bir mekan, Allah’a yakın olanların bulunduğu bir yerdir. Bu konuda Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
‘Âlimlerle oturmak, onların sohbetinde bulunmak ateşten koruyan bir kalkandır.’ Yine Allah’ın Peygamberi buyurur ki: ‘Allah, yeryüzünde âlimlerin toplantısından daha fazîletli bir yer yaratmamıştır.’
Yine Peygamber Efendimiz buyurdu ki: ‘Size Cennet ehlinin en şereflilerinin kimler olduğunu haber vereyim mi? Orada bulunanlar dediler ki: ‘evet söyle ey Allah’ın Peygamberi.’ Peygamber dedi ki: ‘Onlar ümmetimin âlimleridir. Onlar tıpkı İsrailoğullarının Peygamberleri gibidirler.’
Allah Rasulü yine buyurdu ki: ‘Âlimlere hürmet ediniz. Sizin dünyada ve ahirette onlara ihtiyacınız var. Çünkü onlar, varolanların en şereflisi ve azîzidir, onların şerefi, teslim olmalarından ve kendilerinden râzı olunduğundandır. Onların yolu, Mustafâ aleyhisselâmın yoludur. İlim, elbiseleridir ve Allah onların dostudur. Onlar, isyan etmeyen ve Allah’a karşı kötü iş işlemeyen bir topluluktur.
Onlarla oturup kalkmak, Peygamberlikten sonra derecelerin en yükseğidir. Öyleyse ilmiyle amel eden âlimleri mukaddes kabul edin ve onlara saygıda kusur etmeyin.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.