ALEVİLİK- BEKTAŞİLİK HIRİSTİYANLIKTAN ETKİLENMİŞ MİDİR?

hacıbektaşdergahı
Alevilik ve Bektaşiliğin Hıristiyanlıktan etkilendiği, bazı Oryantalist bilim adamları tarafından ileri sürülen bir görüştür. Araştırıldığı zaman, sağlam temellere oturmadığı görülen bu görüşün hangi amaçla ileri sürüldüğü, ilk bakışta anlaşılabilecek kadar açıktır. Amaç; Alevi-Bektaşi toplumuna, orijini konusunda böyle bir bilgi vererek, Hıristiyanlıkla aralarında bir yakınlık kurmaktır. Son zamanlarda bu görüşün Türkiye ve Türkiye dışında savunulmaya başlandığı dikkate alınırsa, bir kimlik arayışı içersinde bulunan Alevi-Bektaşi toplumu, acaba Hıristiyanlık dinine doğru mu yönlendirilmek istenmektedir? Eğer böyleyse, milletimizin birlik ve beraberliği açısından ortada bir tehlike var demektir. Çünkü, İslam Dini’nin içinde bir mezhep veya tarikat olarak kabul edilen Alevilik-Bektaşiliğin İslam dininden koparılmak istenmesi söz konusudur. Bize dost olmadığı açık olan, birlik ve beraberliğimizi istemeyen bazı güçler, din farklılığının mezhep ve tarikat farklılığından daha ayrıştırıcı olduğunu bilmektedirler.
Alevilik ve Bektaşilik ile Hıristiyanlık arasında bağ kurmaya çalışan ilk Batılı bilim adamları; Babinger, Jakob, Haslok ve Birge’dir. Onların iddiasına göre, Alevi-Bektaşi cemaatlerinde birçok Hıristiyan inancı ve müessesesi yaşamaktadır. Alevi ve Bektaşilerin “Allah-Muhammed-Ali” şeklindeki söylemi, Hıristiyanlıktaki “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesine benzetilmektedir. Oniki imam ve oniki hizmet ile, oniki Hıristiyan havarisi arasında yakınlık kurulmaya çalışılmaktadır. Vaftiz ile cem ayinlerinden önce alınan abdest arasında; mukaddes koku ile yağlanılan konfirmasyon ayini ile, cem ayininin gülsuyu ile yapılması arasında; İsa’nın beden ve kanını temsilen ve ölümünü anarak, aynı mukaddes ruha ermek için Hıristiyanların sembolik olarak kullandıkları ekmek ve şarap ile, Hz.
Hüseyin’in ölümünü sembolize eden ve cemlerde içilen şarap arasında; papazların bekar oluşu ile, Bektaşi babalarının ve dervişlerinin bekar oluşu arasında ve papazların otoritesi ile, mürşidlerin otoritesi arasında; günah çıkarma ile, baş okutma erkanı arasında; piskoposluk tacı ile Bektaşi babalarının elifi tacı arasında; Hıristiyan keşişinin kuşağı ile tığıbent arasında fikirler ve hadiselerle çakışan bir bağ kurulmaya çalışılmaktadır. Hacı Bektaş Veli ise, Abos Haralambos veya Avos Evistanbos isminde bir Hıristiyan azizi olarak gösterilmek istenmektedir. Bu iddialara öneminden dolayı en sondan başlayarak cevap vermek istiyorum. Hacı Bektaş Veli gerçekten bir Hıristiyan azizi midir? Yoksa Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesinde büyük rolü olmuş bir Müslüman veli midir? Hacı Bektaş Veli, herşeyden önce tarihi bir şahsiyettir ve adı tarih kitaplarında geçmektedir. Görüşleri ise eserlerinde mevcuttur. Eserlerindeki görüşleri, halife ve müridlerinin icraatları ise onun hangi dine mensub olduğu konusunda bize kesin bilgi vermektedir.Hacı Bektaş Veli’nin Horasanlı Müslüman bir ailenin çocuğu olduğu Velayetname adlı eserde geniş bir şekilde anlatılmaktadır. Yine Aşıkpaşazade tarihinde de “Horasanlı Hacı Bektaş” şeklinde ismi geçmektedir. Pekçok tarikatın seyyidler silsilesinde de Hacı Bektaş Veli’nin ismine rastlanmaktadır. Onun Müslüman bir veli olduğunu ispatlayan en önemli delil ise, eserlerindeki görüşleridir. Hacı Bektaş Veli, Ahmed Yesevi’nin kurduğu Horasan okulunda yetişmiş ve bu okuldaki tasavvufi anlayış ve görüşlerden azami ölçüde etkilenmiştir. Bu etkiyi onun eserlerinde görmek mümkündür. Mesela; Ahmed Yesevi’nin Fakrnamesi’nde ifade edilen; Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat kavramları, Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ında da dört kapı şeklinde aynen muhafaza edilmiştir. Hatta bu dört kapıya ait makamlar arasında da bir karşılaştırma yapıldığında büyük benzerlik dikkati çekmektedir. Makalat’taki ile Fakrname’deki kırk makamdan otuzu birbiri ile aynıdır. Diğer on tanesi ise birbiri ile çelişmeyip, aradaki fark ifade şeklinden kaynaklanmaktadır.
Hacı Bektaş Veli, Horasan Erenleri şeklinde isimlendirilen velilerden birisidir. Dört kapı kırk makam konusundaki benzerliğe, Horasan Okulu’nun etkilerini üzerinde taşıyan Yunus Emre’de de rastlanmaktadır. Yunus Emre de şiirlerinde Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kavramlarını kullanmaktadır.Çünkü o da Taptuk Emre vasıtasıyla Hacı Bektaş Veli’ye, oradan da Horasan Erenleri koluna mensuptur. Müslüman bir Türk dervişidir. Hacı Bektaş Veli’nin bir Hıristiyan azizi olmadığını Makalat adlı eserinde Hıristiyanlık ve Yahudilik hakkındaki şu sözlerinden de anlıyoruz. Şöyle söylüyor: “Dünyada Yahudi ve Hıristiyanlar ile haça tapmak isteyenler var. Günahına bağlı olmak Yahudi’ye; şeriata uymamak Hıristiyana; Hakk’tan dönmek haça tapmağa benzer”. Bu sözleri ile Hıristiyanlık ve Yahudiliğin batıl yanlarını ortaya koyarken İslam Dini hakkında ise şu sözleri ile görüşünü belirtiyor: “Dünyada başında tacı, boynunda gerdanlığı, üstünde hil’atı olan; fermanları, tahtları, memleketleri ve halkları bulunan padişahlar var. Şimdi tevhid, tac; ibadet gerdanlık; Müslümanlık hil’at; ferman, iman; taht, marifet; memleket, ihsan; raiyyet, İslam’dır: “Allah katında din, şüphesiz İslam’dır.” Arifler, raiyyeti İslam; mülkü ihsan; fermanı iman; tahtı marifet olan yere otururlar. Çalap Tanrı’ya münacaat ederler. Hacı Bektaş Veli, eserinin aynı sayfasında Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam arasında bir karşılaştırma yaparak, İslam Dini’nin üstünlüğünü vurgulamakta, konuyu bir Kur’an ayeti ile bağlamaktadır. Yani referansı Kur’an’dır. Ariflerin Çalap Tanrı’ya münacaat ettikleri, raiyyeti İslam olan yer ise, Anadolu’dur.
Makalat adlı eserinin pek çok yerinde konuyu Kur’an ayetleri ışığında ele alan Hacı Bektaş Veli, yine pek çok yerde de İslami ritüellere yer vermektedir. Mesela; namazın rükünleri ile Muhammed isminin harfleri arasında paralellikler kurarken, beş vakit namazla da insanın ömrünü şöyle birbirine benzetmektedir: “İnsanda çocukluk çağı, sabah namazına; ergenlik çağı öğle namazına; yiğitlik çağı ikindi namazına; orta yaşlılık çağı akşam namazına; yaşlılık çağı da yatsı namazına benzer.”Şeriatın üçüncü makamında namaz, oruç, hac ve zekat ibadetlerinin yapılması gerektiğini söyleyen ve bu konudaki Kur’an ayetlerini sıralayan Hacı Bektaş Veli’nin bir Hıristiyan azizi olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Velayetname’de anlatıldığı şekliyle Mekke ve Medine’ye giderek hac ibadetini yerine getiren ve bizzat ismi Hacı olan böyle bir insan nasıl Hıristiyan azizi olabilir?
İddiaların aksine Hacı Bektaş Veli, Anadolu’nun Müslümanlaşması ve Türkleşmesinde büyük emeği geçmiş bir velidir. Bu özeliği, kendisi kadar yetiştirdiği talebelerinde de görmek mümkündür. Mesela; onun talebelerinden biri olan ve Çorum’un Osmancık ilçesinde medfun bulunan Koyun Baba’yı, Evliya Çelebi Seyahatname’sinde şöyle anlatmaktadır: “Dünyanın ışığı, evliyaların desteği, kalbi temizlerin zübdesi Şeyh Hazretleri Koyun Baba, bizzat Hazreti Hacı Bektaş Veli’nin halifesidir. Vefatında burada toprağa verilmiştir… mübarek naaşları üzerinde Bektaşi sikkesi vardır. Tekkede kalan vaiz ve dervişleri, hep birlikte o mübarek sikkeyi bu fukara dostu Evliya’nın başına giydirip tekbirlerle “gözünün kuvveti vücudunun sıhhati ziyade ola… Seyahatin mübarek olup, dünya ve ahirette muazzez ve mükerrem, düşman şerrinden emin olasın diye bütün tekke aşıkları hayır dua ve Gülbank-i Muhammedi çekip, fatiha okudular.” Orada bulunan Koyun Baba dervişlerini de halim, selim, iyi huylu, bekar, Allah’ı bilir, namazlarını kılar, dindar kimseler olarak anlatan Evliya Çelebi, buradan övgü ile bahsetmektedir. Görüldüğü üzere Hacı Bektaş Veli’nin halifesi olan Koyun Baba da Müslüman bir velidir. Onun peşinden giden Bektaşi dervişleri de ibadetlerini yerine getiren ve Evliya Çelebi’nin beğenisini kazanan Müslüman insanlardır.
Bir diğer çarpıcı örnek ise yine Çorum’un Oğuzlar ilçesinde medfun Karadonlu Can Baba’dır. Velayetname’de de yer alan Can Baba’nın konumuz açısından dikkati çeken özelliği, bizzat Hacı Bektaş Veli tarafından Anadolu’yu istila etmek isteyen Hıristiyan Moğollara karşı, onları İslam’a davet etmek için görevlendirilmiş olmasıdır. Menkıbeye göre Moğol Hükümdarı Gül Han’ın keşişleri ile girdiği mücadele sonunda pek çok kerametler göstererek, onların Müslüman olmasını sağlayan Can Baba, Hacı Bektaş Veli’den himmet almıştır; onun mürididir. Bu da göstermektedir ki Hacı Bektaş Veli ve onun talebeleri, Anadolu’nun Müslümanlaşmasında bizzat görev yapmışlardır. Onlarla temas sonucu Anadolu’da bulunan Hıristiyanlar, İslam’ı kendilerine yeni din olarak seçmişlerdir. “Hatta Anadolu içindeki küçük kasabaların halkı, Bizans İmparatorluğunun zulmünden kurtulmak ümidiyle, Müslüman Türkleri kasabalarını fethe davet etmişlerdir. Halkın Müslümanlaşması neticesinde kilise ve manastırlar harab bir hale düşmüş ve bunların yerini de camiler almıştır.” Bu insanların İslam’a koşmasının en büyük sebebi, Ahmed Yesevi’den Hacı Bektaş Veli’ye kadar, Horasan Erenleri’nin hiçbirinin dilinden düşmeyen hoşgörü ve sevgi sözcükleridir. Hacı Bektaş Veli’nin: “Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halka müderris olsa da Hakk’a asidir” sözü, Yunus Emre’nin: “Benim çadırım gökyüzüdür, onun içine herkes sığar” anlayışı, insanları fevc fevc İslam’a koşar hale getirmiştir. Kısa bir sürede Müslümanlaşan ve Türkleşen Anadolu, yetiştirdiği mana ve gönül erleriyle Balkanlar’daki insanların gönüllerini de fethetmeyi başarmış, buralardaki Bektaşi ve Melami tekkelerinde İslam Dini’nin bütün güzellikleri, nefes nefes insanların gönüllerine sinmiştir.
Oryantalistler, Alevi-Bektaşilerin Allah-Muhammed-Ali söylemi ile Hıristiyanlıktaki Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi arasında da bir bağ kurmaya çalışmaktadırlar. Allah-Muhammed-Ali tarzındaki söyleme Hacı Bektaş Veli’nin eserlerinde rastlanmamaktadır. Alevi-Bektaşi kültürüne bu söylem ilk defa Fazlullah-ı Nimeti Hurufi’nin Cavidanname adlı kitabı ile girmiştir. Bu söylem şekline Hacı Bektaş Veli zamanından kalma gözüyle bakılsa bile, Hıristiyanlıktaki üçleme ile aralarında bir benzerlik bulmak mümkün değildir. Çünkü; Baba-Oğul-Kutsal Ruh ifadesi Allah’a bir oğul isnad ettiği için, tevhid inancına zarar vermektedir. Allah-Muhammed-Ali ifadesinde ise, tevhid inancına zarar veren bir özellik yoktur. Sadece, üç ismin bir araya getirilmesinden ibarettir. Kaldı ki İslam Dini’ndeki tevhid inancı Makalat’ın birçok yerinde bizzat tevhid kelimesi kullanılarak izah edilmektedir. Hatta Makalat’ın bir bölümü, marifet makamının tevhid anlayışını beyan eder ve şu ayetle başlar: “Ve Tanrı’mız tek bir Tanrı’dır, O’ndan başka Tanrı yoktur, çok Rahmetli, çok Merhametli’dir.” Bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, Alevilik-Bektaşiliğin Hıristiyanlıktan etkilendiği nasıl iddia edilebilir? Ayrıca “üç” rakamı diğer rakamlar gibi, pek çok kültür, din ve tarikat tarafından kullanılmıştır. “Üç” rakamını kullanan bütün din ve tarikatlar, Hıristiyanlıktan mı etkilenmiştir? Önemli olan semboller arasında değil, düşünce ve inanışlar arasında bağlar kurmaktır. Bektaşiliğin düşünce ve inanış boyutu Hacı Bektaş Veli’nin eserlerinde mevcuttur ve bu eserlerdeki düşünce ve inanışlar ifade edilirken, Kur’an ayetleriyle Peygamber hadisleri referans gösterilmiştir. Oniki İmam ve oniki hizmet ile oniki Hıristiyan Havarisi arasında kurulmaya çalışılan bağın ise hiçbir anlamı yoktur. Çünkü silsile-i sadat veya silsile-i velayet olarak isimlendirilen oniki imamlara saygı, sadece Alevilik-Bektaşiliğe özgü değildir. Kadiri, Mevlevi gibi başka Müslüman Türk tarikatlerinde de bu silsile yolu ile Hz. Peygamber’e ulaşılmaktadır. Bu tarikat mensuplarından da ehl-i beytten olan bu insanlara saygı ve sevgi duyulması istenmektedir. Bu durumda, adı geçen tarikatlerin de Hıristiyanlıktan etkilendiğini iddia etmek gerekecektir ki böyle bir iddianın ne kadar gülün. olacağı ortadadır. Ayrıca oniki İmamlar oniki Havariler gibi aynı devirde yaşamış insanlar değildir. Sadece, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber döneminde yaşamışlardır. Diğerlerinin yaşam süresi iki yüz yıllık bir süreci kapsar. Sonra bu insanların yaşantılarının nasıl olduğu, tarih kitaplarında yazılıdır ki her birisi yaşadıkları devirlerdeki Müslümanlara İslami çizgileri ile örnek olmuşlardır.
Sayılarının oniki olmasıyla, oniki Havari arasında, rakamların oniki olmasından başka, nasıl bir ilişki kurulabilir? Vaftiz ile cem ayinlerinden önce alınan abdest tamamen birbirinden farklı şeylerdir. Cem ayininden önce alınan abdest, bildiğimiz namaz abdestidir ve niyeti de namaz abdesti gibi yapılır. Abdest alırken: “Ben dinimi halis ettim. Allah u Teala gökleri ve yeri yarattı. Ben O’na bir şey ortak koşanlardan değilim. Allah u Teala’nın Rasul ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ümmetlerini tasdik ve tekzibe şahit ve Rahmet’ini müjdeci ve azabından korkutucu ve izin ve emriyle O’na ibadet ve Vahdaniyeti’ni ikrara davet edici ve insanları cehaletin karanlığından çıkarmak için aydınlatan kandil olan Kur’an-ı Kerim’le gönderilmiş olduğunu ikrar eyledim”denir. İslam inancında iman, kalb ile tasdik dil ile ikrar olarak kabul edilmektedir. Burada yapılan şey; Allah ve Rasulü’ne olan imanı dil ile ikrar etmekten ibarettir. Kişi abdesti kendisi alır. Vaftiz töreninde olduğu gibi, dışarıdan herhangi bir kişinin (papaz) aktif katılımı yoktur. Bektaşi tarikatının bir rüknüdür. Hıristiyanlıktaki mukaddes koku ile Bektaşi tarikatınaki gülsuyu aynı şey değillerdir. Gülün ve gülsuyunun, Türk ve İslam kültüründe kökü eskilere dayanan bir mazisi vardır. Gül, Türkler tarafından eski devirlerden beri bilinmekte olup edebiyatta çokça kullanılan motiflerden biridir. Rengi, şekli ve kokusu bakımından çeşitli benzetmelere konu teşkil etmiştir. Bunların başında onun her yönüyle Hz. Peygamber’e benzetilişi gelmektedir. Yunus Emre’nin, “Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir” mısraında ifade ettiği gibi, gülün kokusunu Rasul u Ekrem’in terinden aldığına inanılır. Halk arasında, “Gül koklamak sevaptır” sözü de daha çok bu çiçeğin Hz. Peygamber’in sembolü olmasından kaynaklanmaktadır. Gül koklandığında, gül yağı veya gül suyu ikram edildiğinde salatü selam getirilmesi, bu inanışın Müslümanlar arasında köklü bir geleneğe sahip olduğunu gösterir. Mevlid törenlerinde olduğu gibi, Bektaşi cemlerinde de gül suyu dökmek veya serpmek, sevap sayılmıştır. Tasavvufi sembolizmde gül İlahi güzelliği ifade ettiği gibi Allah’ın mahbubu Hz. Muhammed’i de temsil eder. Güle “remz-i Muhammedi” adı verilmektedir. Rivayete göre Hz. Ali, son nefesini vermeden önce Selman-ı Farisi’den bir deste gül istemiş ve getirilen bu gülleri kokladıktan sonra ruhunu Hakk’a teslim etmiştir. Bektaşilik’te gül ve gülsuyu bu sebeplerden dolayı önemli bir semboldür. Özelliğini İslam Tarihi’n deki bazı olaylardan alan gülün Hıristiyanlık’taki kutsal kokuya benzeyen tek yanı kokan bir bitki olmasıdır. Bu benzerlikten hareket edilecek olursa, kokan her çeşit bitkiyi kullanmak, Hıristiyanlığın etkisinde kalmak olarak kabul edilebilecektir. Böyle bir mantığın ne kadar tutarsız olduğu, izaha gerek duyulmayacak kadar açıktır. Hıristiyanların sembolik olarak kullandıkları ekmek ve şarap ile, Hz. Hüseyin’in ölümünü sembolize eden ve cemlerde içildiği söylenilen şarap arasında bir benzerlik bulmak için, öncelikle şarabın Bektaşi tarikatındaki yerini sorgulamak gerekir. Hacı Bektaş Veli Makalat’ında içki hakkında şunları söylemektedir: “Bir kuyuya bir damla içki damlasa, o kuyuyu bir kere boşaltsalar, dışarı dökseler, o suyun döküldüğü yerde ot bitse de o otu koyun yese; takva ehli kavlince o koyunun eti haramdır. Şunun içindir ki içkinin haramlığı ve murdarlığı Şeytan fiilinden olmasındandır. Nitekim Hakk Teala buyurur: “İçki, kumar, putlar ve fal okları Şeytan’ın işleri cümlesinden olan pisliklerdir. Onlardan kaçının ki felaha eresiniz.” Haram olduğu ayet ve hadislerle sabit olan içki hakkında Hacı Bektaş Veli’nin görüşü nettir. O halde, cem ayinlerinde içildiği söylenen şarap nedir? Bu şarap, Bektaşi tarikatına sonradan girmiştir. Dolayısıyla tarikatın aslında olmayan şarap ile, Hıristiyanlık’taki ekmek ve şarap arasında bir bağlantı yoktur. Papazların bekar oluşu ile Bektaşi baba ve dervişlerinin bekar oluşu birbirinden farklı şeylerdir. Ruhban olan papazlar, halktan ayrı olarak manastır ve kiliselerde yaşarlar. Başkalarına yardım etmek şöyle dursun, kendi geçimliklerini temin etmek için bile çalışmazlar. İnsanların verdikleri ile münzevi bir hayat yaşarlar.Derviş ve babalar ise, “halk içinde Hakk’la beraber” ( halvet der encümen ) kaidesince halkın içinde yaşarlar, fakat dünya sevgisini kalplerinden söküp atmışlardır. “Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i terk” anlayışı gereğince dünya sevgisini terkedip, ahirete dönük bir hayat yaşarlar. Amaçları; Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Terkettikleri dünya değil, dünya sevgisidir. İslam Tasavvuf anlayışında, bir şey insanı Allah’tan uzaklaştırıyorsa dünyadır. Eğer uzaklaştırmıyorsa, dünya değildir. Mal, mülk, eğer insanı Allah’tan uzaklaştırıyorsa dünyadır; uzaklaştırmıyorsa dünya değildir. O yüzden dervişlik, dünyadan el etek çekmek değildir. Dünya sevgisini terketmektir. Bektaşi dervişleri, bizzat hayatın içersinde aktif olarak yer alan, hayatın akışına olumlu anlamda yön verme gayreti içersinde bulunan insanlardır. Özellikle Anadolu’ya yeni gelmiş göçebe bir toplum olan Türk Milleti’nin yerleşik düzene geçmesinde dervişlerin payı çok büyüktür. Onlar, bir taraftan Gazi Derviş, Alp Eren namıyla beldeleri, köyleri fethederken diğer taraftan da teknik becerileri ile bu mekanları şenlendiren birer işçi gibi çalışmışlar, gittikleri yerleri mamur hale getirmişlerdir. Bektaşi şeyhleri, hem dağ başlarında emniyet ve asayişi temin eden kolluk kuvvetleri gibi görev yapmışlar, hem de dağları bağlara çevirme azmiyle gerekli yerlere köprüler, değirmenler, su bendleri, su kuyuları yaparak, buraları yaşanır hale getirmişlerdir. Daha önce sözünü ettiğimiz, Osmancık’ta medfun Koyun Baba, bu dervişlerden biridir. Osmancık’ta yaptığı köprü Kızılırmak’ın iki yakasını bir araya getirmiştir ve bu köprü hala dimdik ayaktadır. Anadolu insanına bilmedikleri meyvelerin aşısını öğreten, tarlalar açıp buraları ekim-dikim yapmaya müsait hale getiren Bektaşi dervişleri “İnsanların en hayırlısı insanlara faydası dokunandır” hadisinin gereğini yerine getirmişler ve bu fonksiyonları ile “fakirlerin hizmetkarı” ( hadimü’l- fukara ) lakabı ile isimlendirilmişlerdir. Şimdi, insanların kendilerine yaptıkları zoraki yardımlarla hayatlarını devam ettirebilen, manastır ve kiliselerde münzevi bir hayat yaşayarak hiç kimseye bir faydaları dokunmayan ruhban sınıfı ile, verilen örneklerde görüldüğü üzere, sosyal hayata katkıları açık olan Bektaşi dervişleri arasında nasıl bir bağ kurulabilir? Evlenmeme meselesine gelince, bu husus sadece Bektaşi dervişlerine özgü olmayıp, Ahilik teşkilatında da vardır. Evlenmemelerinin nedeni, mücerred yaşama arzusu ile değil, belki Gazi ve Alp olmaları nedeniyle, seferden sefere, hizmetten hizmete koşmaları, yani evlenmeye vakit bulamamaları ile izah edilebilir. Bektaşiliğin Çelebiler kolunda ise evlenilebilmektedir. Papazların otoritesi ile Bektaşi mürşidlerinin otoritesi birbirine benzetilmektedir. Doğrudur, her iki zümrenin de bir otoritesi vardır. Fakat papazlar otoritelerini Tanrı’dan alırlar ve halka karşı kullanırlar. Mürşidler ise otoritelerini, örnek yaşantıları neticesinde halktan alırlar ve yine bu otoriteyi sevgi ve hoşgörü mesajları ile tüm insanlığa yansıtırlar. Hakk’tan aldıkları otorite değil, sevgidir. Onların İslam’ın hoşgörüsünü yansıtan mesaj ve davranışlarından etkilenen Hıristiyan halk, papazların otoritesini reddederek, dervişlerin şahsında İslam’a sevgi ve saygı duymayı tercih etmişlerdir. Papazlar ise çoğu zaman otoritelerini Haçlı seferlerinde olduğu gibi, kan ve savaştan yana kullanmışlardır. Dervişler otoritelerini, dargınları barıştırmak, kardeşlerin arasını bulmak, ayrı din mensuplarının dahi haklarını korumak için kullanırken, papazlar otoriteleri ile hem kendi dinlerindeki insanların hem de başka dindeki insanların kan ve gözyaşlarına sebep olmuşlardır. Her iki otorite arasında dağlar kadar fark vardır ve birbirlerine benzetmek mümkün değildir. Bektaşilikte baş okutma bir tür kayıt yenileme anlamındadır. Hesap verme manasına da gelen baş okutma, her yıl yapılır ve bunu yaptırmayan Bektaşi tarikattan çıkmış olur. Akdine sadık olarak bir yıl geçirmiş, kimseyi incitmemiş, bir Bektaşi’ye yaraşır davranışlar içinde bulunmuş kişinin başı okunur ve hizmeti görülür. Baş okutma sayesinde her Bektaşi, geçen bir yılın hesabını vermek durumunda bırakılarak, davranışları kontrol altına alınmış olur. Eğer herhangi birinin hakkına tecavüz söz konusu ise, yani kişi eline, diline, beline sahip olmamışsa, cem ayini hukuki bir mekanizma hüviyetine bürünür. Haklı ile haksız ayırd edilerek, hak yerine ulaştırılır. Dargınlar barıştırılır ve toplumsal barış temin edilmiş olur. Bu mekanizmanın işlediği Bektaşi köylerinde adli olaylara pek rastlanmaz. Çünkü adli bir olay haline gelebilecek küçük davranışlar, başladığı anda kontrol altına alınarak yok edilir. Eğer kişi kötü davranışına devam etmekte ısrar ediyorsa, düşkün ilan edilerek toplumdan uzaklaştırılır. Düşkün ilan edilmek ağır bir ceza olduğu için, bu cezayı gerektirecek davranışlara çok az rastlanır. Günah çıkarma ise papaz veya rahiple günahkar kişi arasında cereyan eden bir olaydır. Toplum içersinde yapılmadığı için caydırıcılık özelliği çok azdır. Hakkın yerini bulması söz konusu olmadığı için, sadece haksızın affedilmesinden, haklının ise mağduriyetinin devam etmesinden ibarettir. Rahip, kişinin günahını Tanrı adına affederek, adeta onu günah işlemeye teşvik etmektedir. Çünkü kişi nasıl olsa günahını affettirebilmektedir, günah işlemesini önleyecek herhangi bir müeyyide de yoktur. Baş okutmada ise Bektaşi’nin kabahati toplum içersinde söylenerek, bir daha bu kabahati yapmaması temin edilmiş olur. Çünkü, hem o kişi toplum içersinde küçük düştüğü için, yaptığı hatayı bir daha tekrar etmemeye çalışır, hem de toplum o kişiden nasıl bir davranış beklenebileceğini öğrendiği için daha dikkatli olur. En önemlisi ise, haklı hakkını almış, hak yerini bulmuştur. Yani; mürşid, dervişi günah çıkarmada olduğu gibi, Allah adına affetmemiş, ona gereken cezayı vermiştir. Bu y.nüyle baş okutma, hukuk felsefesine uygun bir mahiyet arzetmektedir. Günah çıkarma ise, suçluyu ödüllendiren, suçsuzu cezalandıran, suçu gizleme, örtbas etme gibi bir şeydir ki bu yönüyle bizzat kendisi suç olmaktadır ve toplum düzenini bozmaktadır. Dolayısıyla, baş okutma ile günah çıkarma arasında bir benzerlik bulmak mümkün değildir. Tac, önceden beri Türkler tarafından kullanılagelen bir kıyafettir. Piskoposların tacı ile Bektaşi babalarının “Elifi Tac”ını birbirine benzetmek, zorlama bir benzetme olmaktadır. Asıl önemli olan; her iki tac arasında anlam ve içerik açısından bir benzerlik olup olmadığıdır. Bektaşi tarikatında iki türlü tac giyilir. Bunlardan birisi dört terkli “Edhemi Tac”dır ve Nakşiler tarafından da giyilir. Diğeri ise, oniki terkli olanıdır ki buna “Hüseyni Tac” ( Elifi Tac ) denir. Hüseyni Tac’ı giyen her salikde oniki şart aranır. Oniki terkli tacı giymek zikr-i kalbi makamına ermiş olmaya işarettir. Bu oniki şart şunlardır:
1.Bilgi sahibi olmak,
2. Allah’a isyankar olmamak,
3. Nefsine uymamak,
4. Gaflette olmayıp, kalp g.zü açık olmak,
5. Tama etmemek,
6. Dünyaya bağlanmamak,
7. İsteklerden geçmek,
8. Şehvetperest olmamak,
9. Kibirsiz olmak,
10. Kimseye acı ve zarar vermemek,
11. Pinti ve aceleci olmamak,
12. Kazaya rıza ile teslim olup, vesvese etmemek.
Görüldüğü üzere İslam Tasavvuf ıstılahında da önemli bir yeri olan bu haller, Kur’an ve Sünnet kaynaklı olup, hiçbirinin de Hıristiyanlıkla bir alakası yoktur. Bektaşi anlayışına göre; yukarıda adı geçen oniki yaramaz sıfatı terkeden, tacı giymeye layık olur. Yine Bektaşi anlayışına göre; “La İlahe İllallah” kelimesi oniki harfdir ( Arapçası ). “Muhammedün Rasulullah” kelimesi de oniki harfdir. Tacı giyen kişinin bu iki kelimeyi dilinden düşürmemesi gerekir. Başındaki tacı giymeye layık olmak için oniki zararlı sıfatı terkeden ve İslam’ın şiarı olan “La İlahe İllallah Muhammedün Rasulullah” kelime-i tevhidini dilinden düşürmeyen biri ile Hıristiyanlık arasında nasıl bir bağ kurulabilir? İfade ettiği anlam tamamen İslami olan Elifi Tac ile piskoposluk tacı arasında hiçbir benzerlik yoktur. Benzerlik her ikisinin de başa giyilen bir tür kıyafet olmaları açısındandır. Birbirine benzetilen diğer iki kıyafet de keşişlerin kuşağı ile Bektaşi “tığıbent”idir. Bir tür kuşak olan tığıbent de Türklerin geleneksel kıyafetleri arasındadır. Tığıbentin Bektaşilikte ayrı bir anlam ve önemi vardır. “İkrar verdirilirken mürşid tarafından ü. düğüm vurularak, uyarılan canın beline bağlanan tığıbent, o gün kesilen kurbanın yününden oniki kat iplikle örülen bir kuşaktır.” Bir rivayete göre tığıbent, Hz. İsmail kurban edilirken bağlandığı iptir. Başka bir rivayete göre ise, Hallac-ı Mansur asılırken boynuna takılan ipi ifade etmektedir. Diğer bir rivayete göre ise, İmam-ı Muhammed Bakır şehid edilirken boynuna takılan iptir. İmam-ı Cafer Sadık zamanında biat almak için kullanılmıştır. Kuşak olarak da kullanılan üç düğümlü tığıbentin üç önemli özelliği vardır. Kendisine bağlanan mürid şu davranışlarla sorumlu tutulmaktadır: Birincisi, ahid; anlamı; şeyhi tarafından kabul edilen mürid, emrinden çıkmamalı ve Şeytan’a uymamalı, yasaklanan (nehyedilen) davranışlardan sakınmalı; Hakk Teala’nın rızasını kazanmalı. İkincisi; biat; Ashabı, Hz. Peygamber ile nasıl anlaştılarsa, mürid şeyhine verdiği ahdi öyle yerine getirmeli. Üçüncüsü; vasiyyet; mürid, kıbleden yüz çevirmemeli, farz ve sünneti terk etmemeli. Görüldüğü üzere, tığıbentin anlamlarından hiçbirinin Hıristiyanlıkla bir ilgisi yoktur. İslam Tarihi’ndeki bazı olayları sembolize etmektedir.
Sonuç:
Hıristiyanlıktan etkilendiği iddia edilen Alevilik ve Bektaşiliğin, bu dinle hiçbir ilgisi yoktur. Öncelikle bu tarikatın kurucusu olan Hacı Bektaş Veli, fikir ve görüşlerini Kur’an ve Sünnet’ten almış, Horasan’lı bir Müslüman velidir. Anadolu’nun Müslümanlaşması ve Türkleşmesindeki etkisi büyüktür. Bu etki daha sonra Balkanlara kadar yayılarak devam etmiş ve Balkanlar’da da pek çok Milletin Müslüman olmasına sebep olmuştur. Alevilik- Bektaşilik’teki kıyafet, sembol, erkan ve manaların hepsi de İslam kaynaklıdır. Bektaşi tarikatı İslami kimliği ile asırlarca Müslümanlığın yayılıp güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bektaşi anlayışını benimseyen dervişler önce gönülleri, sonra kaleleri fethetmişlerdir. Zaten böyle olmasaydı, Osmanlı Devleti asırlarca askeri teşkilatının manevi terbiyesini Bektaşi tarikatına vermezdi. Bildirime Bektaşi dervişlerinden Kaygusuz Abdal’ın bir nefesi ile son vermek istiyorum:
İslam’ın şartını sual edersen,
İcmalinde şartı beştir efendi,
Muradın ger iman öğrenmek ise,
Anında adedi şeştir efendi.
Savm ile salat, zekat ile Hac,
Malın var ise Hakk yoluna saç,
Biri şehâdettir lisanını aç,
Bu sana acayip iştir efendi.
Peygamberleri sev, anlara inan,
İnanmayanlardır ol nare yanan,
Melek, kitap, ahiret olmaz mı ahsen,
Var ise imanın hoştur efendi.
Din Muhammed dini cümleden asıl,
Gayri dinleri bilmezem nasıl,
Ziyade değil, üç farzdır gusül,
Mazmaza, İstinşak, beden yaştır efendi.
Biz dört biliriz abdestin farzın,
Gel öğrenmeğe var ise kastın,
Dirseklerin Mâil, yumalı destin,
Vech ile ricleyn yaştır efendi.
Oniki şartı vardır salâtın,
Kılıp anı menzile iletin.
Ayne’l-yakin var ise bir illetin,
Anında adedi şeştir efendi.
Hadesten, necâsetten eyle tahâret,
Ört avret yerini, etme kehâret,
İstikbal-i kıble, vakitle niyyet,
Bu altı saydığın dıştır efendi.
Tekbir al ellerin başına g.tür,
Kıyâm, kırâat, rüku, sücuddur,
Kâde-i ahirede, bir miktar otur,
Kılarsan ne güzel iştir efendi.
Kaygusuz Abdal’ın bildiği böyle,
Noksanı var ise doğrusun söyle,
Su bulunmaz ise teyemmüm eyle,
İki darp, bir niyyet, üçtür efendi.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.