ALEVİLİK BEKTAŞİLİK’TE YETİŞTİRİLMEK İSTENEN İNSAN MODELİ

10885009_746339505442501_5195687959388238700_n Alevilik Bektâşîlikte genel tasavvufî anlayışa paralel olarak insanın yaratılışı ve mâhiyeti üzerinde durulmaktadır. İnsanın mâhiyetini tanımlamak için kullanılan kavram “nefis”tir. Hadîs olarak rivâyet edilen; “Nefsini bilen Rabb’ini bilir”sözü gereğince, nefsin mahiyetinden pekçok eserde bahsedilmiştir. Böylece “hakîkat-i insâniye” anlatılmaya çalışılmıştır.
Hacı Bektaş Velî, Makâlât’ında insanın niçin kendisini bilmesi gerektiğinin sebebini şöyle açıklamaktadır: “Bir insan, Rahmânî ile Şeytânî olanı birbirinden ayırmayı bilmeyince kendini de bilmez. Bir insan, kendini bilmeyince Allah’ı da bilemez.”
İnsanın olumlu yönleri kadar, olumsuz yönleri de bulunmaktadır. Olumsuz yönlerini tanıyan tâlib veya derviş, onları kontrol altında bulundurmayı öğrenecektir. Olumlu yönlerini bilmesi ise, insan-ı kâmil olmaya kadar giden süreçteki potansiyelinden haberdar olması anlamına gelmektedir. Turâbî Baba da insanın kendisini bilmesi sayesinde hidâyet sahibi olacağını anlatmaktadır:
Cehd edip nefsin hevâsından berî et sen seni
Men aref sırrına er kim bu hidâyettir sana
Alevi Bektâşî geleneğinde nefsin bilinmesi ile ilgili en dikkat çekici eserler, Kaygusuz Abdal’ın Vücûdnâme ve Saraynâme’sidir. Kaygusuz Abdal, bir Erkânnâme türündeki Vücûdnâme adlı eserine Mü’minûn Sûresi 12-14. âyetleriaçıklayarak başlamaktadır. Bu âyetlerde insanın, süzme bir çamurdan başlanarak, Allah tarafından nasıl yaratılmış olduğu anlatılmaktadır. Kaygusuz Abdal, bu âyetlere atıf yaparak, insanın aslının çamurdan olduğu mesajını vermek istemektedir. Çamurdan insanı yaratan Allah, ne güzel yaratıcıdır.
Kaygusuz Abdal, yine Erkânnâme türüne dahil edilebilecek, Dilgüşâ adlı eserinde de hakîkat-i insâniye üzerinde durmaktadır. Sık sık, “Nefsini bilen Rabb’ini bilir” hadîsine atıf yapan Kaygusuz, bu hadîsin açıklamasını şöyle yapmaktadır:
“Velî, sen Hakk’ı görmek istersen, özün gör! Velî, Âdem, sûret-i kâinâtın defteridir. Şöyle ki; cümle âlemde ne varsa sıfat-ı Âdem’de görünür. Mesela; Hakk gencdir. Âdem, sûret-i kâinâtın defteridir. Âdem, sûret-i hazînedir. Bu hazinenin târihi, Âdem’in yüzünde yazılıdır. Her kim ki bu yazıyı okudu, bu hazinedeki gencden haberdar oldu. Âdem var ki hazînedir, gencile mâmurdur. Özünü bilmezse, yoksuldur. Âdem var ki özünü bildi; cümle varlığı kendi şehrinde buldu, kendi özünü bildi emîn oldu. Âdem var ki, fiili Şeytan’a benzer. Âdem var ki, sureti Âdem, sıfatı nûr-u mutlaktır. Âdem var ki hasiyyeti hayvandır. Âdem var ki özüni bildi sultandır. Ey tâlib! Sen bu Âdemi bileyim dersen, Âdemi bilmek türlü türlüdür…
Nesîmî de, bir beytinde aynı konuya değinmekte ve kendini tanıyarak Rabb’inin bilen, yani Allah’a îman eden bir kişinin, “köle”lelikten “Sultan”lık makâmına erişeceğini ifade etmektedir:
Nefsini şol kimse kim bildi vü kendin tanıdı
Ârif-i Rabb oldu; adı abd iken sultan olur.
Nesîmî de, Kaygusuz Abdal gibi, “ahsen-i takvîm” sûretinde yaratıldığının farkında olmayan insanı, inkârcı Şeytan’la bir tutmaktadır:
Sûret-i Rahmân’ı inkâr eyledi dîv-i racîm
Ahsen-i takvîmi inkar eyleyen Şeytan olur.
Genel olarak tasavvuf kültüründe, özel olarak da Bektâşîlikte insan pek çok latîfe ve ma’nevî özelliklere sahip bir varlık olarak görülmüştür. Hacı Bektaş Velî de bu bakış açısını Makâlât’a yansıtmış; insanı maddî ve ma’nevî özellikleriyle bir şehre benzetmiştir. Gönlü şehre; teni hisara; göğüs içini kalabalık bir pazara; yürek, bağırsak, ciğer ve dalağı dükkanlara; sıdk, ikrâr, isbat idrâk, irâdet, riyâzat, şevk, muhabbet, korku, ümit, yakîn ve tevekkülü kumaş ve mallara; îmanı cevhere; aklı mescide; ma’rifeti ışığa (çerağa) benzetmektedir. Gönül şehrindeki en kıymetli şeyler, şüphesiz dükkanlarda satılan kumaş ve mallardır. Cevher, mescid ve ışık da, bir şehir için olmazsa olmaz varlıklardır.
Makâlât’taki şu açıklama, insanı biyolojik bir varlık olmaktan ubûdiyet boyutuna taşımakta, onu ahlâkî davranış ve değerler üreten ma’nevî ve toplumsal bir varlığa dönüştürmektedir:
“Allah, Âdem’in başını kudret nûruyla, gözlerini ibret nûruyla, alnını secde nûruyla, dilini zikir nûruyla, dişlerini Muhammed Mustafa (s.a.v.) nûruyla, dudaklarını tesbih nûruyla, ensesini kuvvet nûruyla, vücûdunu hil’at nûruyla, sırtını yiğitlik nûruyla, göğsünü ilim nûruyla, karnını yumuşaklık nûruyla, belini izzet nûruyla, elbisesini emânet nûruyla, uyluğunu emir ve nehy nûruyla, bağrını hoşnutluk nûruyla, dizini rükû nûruyla, ayağını ibâdet nûruyla, topuklarını şevk nûruyla, dalağını üns nûruyla, ellerini cömertlik nûruyla, tırnağını şefaat nûruyla, gönlünü tevhîd ve îman nûruyla bezedi, sıvadı, saygı nûruyla düzeltti. Vuslat nûruyla götürdü. Toprağını Azrâil’in eline verdi. Rahmet suyuyla yoğurdu. Ma’rifet suyuyla suladı. Hacı Bektaş Velî’nin yaptığı bu tanımlamada insan, Allah’a kul, Peygambere ümmet ve Ali’ya tâlib olan bir Hakk yolcusudur. Îman ve ibâdetten geri kalmayan, Allah’ın emirlerine riâyet eden saygın bir bireydir.
Kaygusuz Abdal, “insan rûh”unu gelişim basamaklarına göre dörtlü tasnîfe tabi tutmaktadır. Birincisi, rûh-u nebatîdir ve suya tabidir. İkincisi, rûh-u hayvanîdir ve yemek yemeye tabidir. Üçüncüsü, rûh-u insanîdir ve aşka tabidir. Dördüncüsü, rûh-u melekîdir ve Kudret-i Hakk’a; yele tabidir. Kaygusuz Abdal, insanı tanımlarken, evrendeki yaratılış safhalarını dikkate almaktadır.
Bilindiği üzere, dünyada önce bitkiler, sonra hayvanlar, sonra da insan yaratılmıştır. İnsan yaratılana kadar, Allah yeryüzünü on binlerce yıl hazırlamıştır. Yaratılışındaki bu özeni ve güzelliği gören insan, varlığındaki ayrıcalığı farkedecektir. Bir bitki veya bir hayvan gibi davranmaması gerektiğini keşfedecektir. Manevî olarak en gelişkin varlıklar ise, meleklerdir. Melekî rûha ulaşan insan, Hakk’a ulaşmış demektir.
Benzer tasniflere diğer Alevi Bektâşî kaynaklarında da rastlanılmaktadır. Meselâ; Vîrânî Baba da Risâle’sinde şöylebir tasnif yapmaktadır. Onun tasnifindeki tek fark, üçüncü seviyeye “rûh-u cismanî”nin yerleştirilmiş olmasıdır. O, tasnifi yaptıktan sonra, her bir ruh için bir müvekkilin bulunduğunu ifade etmektedir. Rûh-u nebatînin müvekkili, nefs-i emmâre, rûh-u nebatînin müvekkili, nefs-i levvâme, rûh-u cismanînin müvekkili, nefs-i mülhime, rûh-u insanînin müvekkili ise,nefs-i mutmainnedir.
Vîrânî Baba’nın ruh seviyeleri ile, nefs basamaklarını bu şekilde özdeşleştirmesi din eğitimi açısından şöyle bir faydayı beraberinde getirmektedir: Dervişin ruhûn seviyelerini sâdece ezbere bilmesi, davranışlarında değişiklik meydana gelmesi bakımından yeterli olmamaktadır. Fonksiyonları bilinen nefis basamaklarının ruh halleri ile özdeşleştirilmesi, kişinin kendi durumunu tesbit edebilmesi için yol gösterici bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Kaygusuz Abdal, yukarıda görüldüğü gibi bu tasnifi daha da somutlaştırmıştır. Nefsin başlıca isteği olan; “yemek yemek”ten “Kudret-i Hakk’ı bilme”ye kadar mânevî bir yükselişi ifade eden bir örnekleme yapmıştır. İdeal olan, “yemek yeme” gibi bedensel ihtiyaçları giderme peşinde koşan bir nefsi eğiterek, Hakk’ı bilen bir nefis haline getirebilmektir.
Mutasavvıflar, ideal olana ulaşma eğitimini eserlerinde konu edinmişlerdir. Niyâzî Mısrî, rûhu cismâniyetten kurtararak, insâniyete ulaştıracak olan şeyin “Nefha-i Rahmânî” olduğunu ifade etmektedir:
Can ol ki nefahat dedi Kur’an’da ona Hak
Ol Nefha-i Rahmâniyyedir bu sırr-ı mutlak
Ol ruh-u izâfîye kim irdi odur insan
Ol nokta-i kübrâdır olan sûret-i Rahmân
İnsanın “el”i ne “mal-mülk” biriktirmek yerine fakîr fukarâya verdiren, ayağının gittiği yolun istikâmetini düzelten, dile Allah’ı zikrettiren “Rahmânî nefha” (yayılan güzel koku)dır. İnsana can veren de, odur. Bütün iyilik ve güzellikler, Allah’tan gelmektedir.
Her nefis basamağına ait davranışlar bellidir. Kişinin sergilediği davranışa göre, hangi basamakta olduğunu tesbit etmek mümkün hale getirilmiştir. Böylece, dervişin kendi duygu ve davranışlarına bakarak, hangi nefis basamağında olduğunu belirlemesi temin edilmiştir.
Nefs-i emmâre basamağındaki davranışlar; cimrilik, hırs, cehâlet, şehvet, hased ve gazabdır.
Nefs-i levvâme basamağındakiler; gelip geçici istek, hîle, kendini beğenme, zorluk çıkarma, tutku ve yok etme isteğidir.
Nefs-i mülhime basamağındakiler; cömertlik, kanaat, salih amel, alçak gönüllülük, tövbe, sabır ve tahammüldür.
Nefs-i mutmainne basamağındaki davranışlar ise; el açıklığı, tevekkül, mânevî lezzet alma, ibâdet, şükür ve rızâdır. Bu basamakta, kişi günâha yönelme ve onu isteme tehlikesinden kurtulmuş, böylece Allah’a yakınlaşmıştır. Rûhûn zevk aldığı şeylere yönelme başlamış, ruh bedene hâkim olmuştur.
Nefs-i râziye basamağındaki davranışlar, kendinden râzı olma hali, içtenlik, kimsenin hakkını üzerine geçirmemek, nefsi eğitme, Allah’ı anma ve temkinli olmadır.
Nefs-i marzıyye basamağındakiler, Allah’ın ahlâkıyla ahlaklanmak, Allah’a yakın olmak, Allah’ı düşünme, O’nun nûru içinde olmadır
Nefs-i zekiyye basamağında, insandaki kötü sıfatlar, tamamen kontrol altına alınmış durumdadır. Rûhânî ve Rabbânî irade ile, İlâhî sıfatlar ortaya çıkmıştır.
Her insan, kendisinde İlâhî sıfatların ortaya çıkabilmesi için gerekli olan yolu gösterecek kişiyi bulamayabilir. Kaygusuz Abdal, insan-ı kâmil olma yolunda kolaylaştırıcı şart ve imkânları kendi dışlarında bulamayan kişilere de, kendi içlerine yönelmeyi önermektedir: İnsan, bütün imkanların yokolduğu bir ortamda, kendisini hedefe, yani Allah’aulaştıracak imkânları kendi içinde bulabilmelidir. Her ne varsa insanın kendisindedir.
Bu anlayış, Kaygusuz tarafından Kitâb-ı Miglate’de şu benzetme ile anlatılmaktadır:“Derviş, baktı etrafın deniz gördü. Başka nesne görmedi. Akıl tahtasından bir gemi yaptı. Fikir mıhıyla mıhladı. Tevekkül sakızıyla sağlamlaştırdı. İkrâr ipini tınab çekti. Sabr u kanaatı azık eyledi. Geçip ol gemi içine girdi; oturdu. Işk yeli ile gemi hareket etti.”
İnsan, dışarıdan bakıldığında zayıf görünmesine rağmen, iç dünyasında taşıdığı potansiyel îtibarıyle çok güçlü bir varlıktır. İnsan, mevcûdâtın en olgunudur ve içinde bütün kâinâtın yazıldığı bir mektup gibidir. Aynı şekilde o, her şeyi gösteren bir aynadır. İnsan yaratıldığı zaman, göklerdeki ve yerdeki bütün varlıklar ona secde etmiştir. İnsan, padişah olmuş ve bütün şeyler onun emrine verilmiştir.
Kaygusuz Abdal, yaratılmışların en şereflisi bu varlığa şöyle seslenmektedir: “Ey aşk tâlibi! İnsanlık hil’atini giydin. Halinden gâfil olma. Her yıl kendini daha genc gösteren bu köhne dünya baştan başa hayaldir. Yol kesen daima yolunun üzerinde tetikte beklemektedir. Sen bundan haberdar ol. Bu dünyada varolan herşey senin içindir. Başındaki bir kıl bile ihmal edilmemiştir. Bundan ibret al.”
Bektâşî dervişi, “ara bul” çağrısına kulak vererek, kaygusuz Abdal’ın işâret ettiği bu hakîkat sırrına ermeye gayret eden bir yolcu gibidir. Bu yolculuğunda tamamen yalnız da bırakılmamıştır. Yaratılışı ile ilgili hakîkatler, ona erkânla birlikte soru-cevap yöntemiyle öğretilmektedir.
Baha Said bey farklı Erkânnâme’lerdeki soru-cevapları şöyle birleştirmiştir:
1. Soru: Mertlik nedir? Cevap: Yeri gördüm mert oldum!
2. Soru: Zindelik nedir? Cevap: Pîri gördüm zinde oldum!
3. Soru: Başta ne var? Cevap: Tâc-ı devlet!
4. Soru: Alnımda ne var? Cevap: Namâz-ı tâ’at!
5. Soru: Kanımda? Cevap: Feth-i kudret!
6. Soru: Gözümde? Cevap: Nûr-u velâyet!
7. Soru: Kulağımda? Cevap: Gülbâng-i Muhammed!
8. Soru: Burnumda? Cevap: Râyiha-i Cennet!
9. Soru: Ağzımda? Cevap: Îmân u şehâdet!
10. Soru: Göğsümde? Cevap: Kur’ân u hikmet!
11. Soru: Elimde? Cevap: Dest-i velâyet!
12. Soru: Belimde? Cevap: Kemer-i hidâyet!
13. Soru: Dizimde? Cevap: Dem-i hizmet!
14. Soru: Ayağımda? Cevap: Erkân-ı meşâyih!
15. Soru: Ardımda? Cevap: Ecel!
16. Soru: Önümde? Cevap: Kısmet!
Benzer bir tasnif, bazı değişiklerle birlikte Kaygusuz Abdal’ın Vücûdnâme’sinde de vardır: İnsanın başı; tâc-ı devlettir. Alnı; nûr-u Hidayet’tir. Kaşı; alem-i Kudret’tir. Gözü; nûr-u Vahdet’tir. Kulağı; pâk-ı Nübüvvet’tir. Burnu; yol-u Cennet’tir. Ağzı; kelime-i şehâdettir. Gönlü; mihr-i muhabbettir. Göğsü; Kur’ân-ı Hikmet’tir. Eli; Kudretu’llah’tır. Ayağı; Kuvvetu’llah’tır. Cemâli; Hikmetu’llah’tır.
Rasûlu’llah (s.a.v.) buyurur ki, “mü’min mü’minin aynasıdır”. Allah’ın bir ismi “Mü’min”dir. Âdemin adı dahi mü’min ve mü’minedir. Dervişin, Allah’a ayna olması, O’na ulaşması ve Allah ahlâkı ile ahlâklanması demektir. Yani, merhametli, şefkatli ve bağışlayıcı bir insan haline gelmesidir.
İnsanlar, Rahman ve Rahîm Allah’ı nasıl seviyorlarsa, O’nun ahlâkı ile ahlâklanmış dervişi de seveceklerdir. Nitekim, bu anlayışı davranışlarına yansıtabilen dervişler, sevilmişler, kendi şahıslarında İslâm’ı da sevdirmişlerdir.
İnsan, melekî rûha erişip, insan-ı kâmil olabileceği gibi, nefsine uyup, dünya peşinde koşabilen bir varlık haline de gelebilmektedir. İnsanın hakîkatini tarif eden Kaygusuz Abdal, dünya yaşantısına kendisini kaptıran insana da uyarılarda bulunmaktadır. Bir başka deyişle, hakîkatin farkına vardıktan sonra dünya hayatındaki arayışlar, yaşantılar anlamını ve önemini yitirmektedir.
Kaygusuz, şu satırlarda hakîkat-i insâniyeyi farketmiş dervişe seslenmektedir: Ey Tanrı bendeleri! Bu mülke gelmekten maksat, Allah’a kulluk etmek içindir. Bizim gönlümüze, zenn ü ferzend, mal ü altun, mülk ü tecemmül sevdası doldu. Geldük ki, bu cihanı yiyelim dedik. Yeri gördük paylaştık. Ekin, tarla, bağ bostan eyledik. Bunun ıssı (sâhibi) var mı, yok mu demedik. Âhirü’l-emr (işin sonunda) haber geldi ki, bu mülkün bu paylaştığımız yerlerin, benim dediğimiz nesnelerin ıssı var imiş dediler. Sen Âdem’sin. Gök ehli sana secde kıldı. Yer ehli sana itaat etti. Havada gezen güneş, bulutlar, yel, yağmur senin için işler. Ay güneş, senin için dolanır. Mustafâ kavlinde eğer sözünü bildinse, bunun gibi kerâmetin var. Eğer bilmedinse, feneûzü bi’llah (Allah’a sığınırım) esfel-i sâfilin (aşağıların aşağısı) desin.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.