Bektaşilikte Tarîkata Girme Usûlü

1902943_736429599766825_281796140661156826_n

Öncelikle tarîkata nasıl girilir onu anlatalım. Yol ehli bir arada otururlarken, yol erkân bilen bir kardeş, tarîkata girmek isteyeni alıp bu meclise getirir. Girişte onları selamladıktan sonra, “Buraya Allah için geldik, duruşumuz da konuşmamız da Allah içindir. Yanımdaki bu mümin kardeş, huzûrunuzda bulunup meşayıh silsilesine bağlanıp, evliya katarına dâhil olarak tarîkat ehli olarak Şah-ı Merdan kapısında beli bağlı kul olup, Velâyet Şahı Ali (k.v.) âşıklarından ve hizmetkârlarından olmak ister. Bu âşık hakkında ne buyurursunuz?” der.
Mecliste bulunanlar, onu niyetinden dolayı tebrik ederler. O da tarîkat erkânının gerektirdiği şartları yerine getirir. Erkân şudur: Rehber ve tâlip adayı diz çöküp otururlar ve sağ ellerinin başparmaklarını bir araya getirirler. Yol atası ya da tarîkat ehli biri ona şu tövbeyi telkin eyler:
“Estağfirullah, bilerek, bilmeyerek, yanlışlıkla, gizliden veya açıktan yapmış olduğum tüm günâhlardan Allah’a tövbe ederim. Bildiğim ve bilmediğim günâhlardan dolayı da Allah’a tövbe ederim. Allahım! Sen kalplerde ne olduğunu çok iyi bilensin ve ayıpları da örtensin. ‘Samimi bir şekilde, gönülden tövbe ederek Allah’a yönelin.’ ‘Allah, tevbe edenleri ve temizlenenleri sever’ Öyleyse ey müminler Allah’a tevbe edin. Allahım! Ben sana sözlü ve fiili, açık ve gizli olarak yöneliyorum. Bu dosdoğru bir yoldur, tüm günâhlardan tevbe ettim, estağfirullah estağfirullah estağfirullah haram kılınan şeylerden ve kibre düşmekten sakınıp, Sultân Şah Abbas elinden tövbe aldım. Burada bulunanlar buna şahittir. Eğer ahdimden dönersem Hz. Ali’nin Zülfikar’ına uğrayayım”, diyerek şu ayeti okur:
“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allâh’ın eli onların elleri üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.”
Daha sonra La ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah, Aliyyün Veliyyullah deyip on iki imamlara ve silsileye duâeder.
Derviş ona derler ki, sürekli kendini geliştiren, gayret edendir. Talibin ameli, meşâyıh ameli gibi olmalıdır. Çünkü ilimsiz amelin faydası olmaz. Buna göre şerîat ilmini iyice öğrenip, onu kendine elbise/don edinsin ve cümle sırrı onunla sır edip halktan gizlesin. Çünkü sırrı sır eylemek Hakk’ı yüceltmektir.
Sırrı açıklamak büyük günâhlardandır. Zira Yüce Allah tüm kullarının günâhlarını bilip, ayıplarını gördüğü halde kimseye göstermez. Şerîatını tamam eyledikten sonra,tarîkata girsin ve tarîkat erkânlarını yerine getirip tarîkat ehli olsun. Eğer tarîkat edep-erkânını tam olarak yerine getirmezse marifete ulaşamaz. Marifeti olmayan kişi susuz yere benzer. Susuz, çorak yerde ne ot biter, ne ağaç, ne meyve, ne de lezzet olur.
Tarîkattan marifete geçemeyen de, o çorak yer gibi olur ondan ne insan ne de hayvan huzûr bulabilir. Öyle olan memleket de harap olur. Eğer bir Sultân tahtta bulunmazsa o taht harap olur. Tarîkat yolundan marifete geçemeyen insan da böyledir.
Tarîkatı tamamlayan kişi marifete ulaşır. Marifet makamında amaç, Hakk Teâlâ’nın Cemâl’ini görmektir. Hz.Peygamber, “Dünya âhiret ehline, âhiret de dünya ehline haramdır, dünya ve âhiret ikisi ehlullaha haramdır.”buyurmuştur.
Yetmiş iki milletin tamamı da Allâh’ın Cemâl’ini görmek isterler, ancak Hakk Teâlâ mü’min kullarını kendine yakın eder. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.); “Mü’minin kalbi, Allahın evidir; Mü’minin kalbi, Allâh’ın arşıdır.” buyurmuştur.
Dördüncü makâm ise hakîkattir. Bir kimse şerîatı, tarîkatı, marifeti tamamlasa da hakîkatden haberi olmasa amelinin bir faydası olmaz. Çünkü hakîkat, toprağa benzer. Toprağa ne atarsan bir şeyler alırsın. Eğer toprağa tohumu atmayıp da saklarsan, ondan hiçbir şey elde edemezsin.
Hâlbuki o topraktan ne kadar çok insan yararlanmaktadır. Dolayısıyla hakîkate ulaşmayan kişi, toprağa saçılmadığı için yemiş vermeyen tohum gibidir. Hâlbuki her türlü gıda toprakta biter, bitkiler, ağaçlar türlü türlü madenler hep topraktandır. Denizler ve okyanuslar bile toprak üzerindedir, yersuları topraktan çıkar, ayrıca toprak herkesin çirkin bulup sakındığı nesneleri bile kabul eder ve onun pisliğini yok ederek, ona da toprak denmesini sağlar.
Şimdi hakîkat ehli olan sûfî de, hem kendini hem de ona gelen kişiyi aynı toprak gibi kötü huylardan temizlemelidir. Görmüyor musun, her türlü pisliği toprağa atarlar, her türlü eziyeti toprağa çektirirler de incinmez, her türlü günâh toprak üzerinde işlenir de açığa çıkarmaz? Hayvan pisliğini toprağa atarlar, gübre olur ve toprağı güçlendirir, ekini bollaştırır.
İşte hakîkat ehli de toprak gibidir. Küfrü imâna, çirkini güzele çevirir, şüpheliden uzak durur. Toprak gibi sakindir, gönül tarlasına bırakılan ne olursa olsun küfrü gider yerine muhabbet gelir. Tarlayı marifet suyuyla sular, kemâlâtıyla biçer, döver, savurur ve samanı tanesinden ayırır. Ancak burada da dikkat edilmelidir ki, daneyi samanından ayırayım derken rüzgâra teslim edilmemelidir, aksi takdirde emek boşa gider.
Hakîkat, ne işlenirse işlensin bâtılı gerektirmeyen ve hak olandır. Küfrün imân olduğu, tek amacın Allah olduğu bir makâmdır, Hakk’ın Zât’ının tecellî ettiği yerdir. Bu makâmda Allah’dan başkası yoktur, eğer varsa o zaman kişi hakîkatmakamında olmaz; ancak riya makamında olur. Riyayla ibâdet, şirkle tâat olmaz. İbadetinin ona faydası olmaz ve ona hakîkat ehli diyenler yalancıdır. Çünkü hakîkat, Hakk evidir, onda hak olur batıl olmaz. Hakk birdir, iki olmaz. İsmiyle bin birdir, ancak müsemmâda bir olur.
Hakîkat ehli de ismiyle bin bir olduğu halde müsemmâda bir olmalı, hakîkat makâmının gerektirdiği vahdeti gerçekleştirmelidir. Can kuşu Hakk’a yürüdüğünde Allâh’ınarşını seyretme imkânına kavuşursa, bu makâma erişirse, Hz. Mûsâ gibi iltica ederek, Allâh’ın emriyle Firavun gibi olan nefsini kontrol altına alsın. Hayber gibi şirk kalesini yıkıp, dünyalık tabiat kapılarını gözetlesin, dikkat etsin. Gözetmezse gâfil olur. Gâfillik de hayvan derecesidir. Hâlbuki Allah seni insan olarak yaratmıştır. Melekleri bile sana secde ettirmiştir. Evrendeki her şeyi senin için yaratmıştır. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de, “İnsanoğlunu şerefli kıldık.” buyuruyor.
Şimdi ey tâlip, Âdem demek bu dem demektir. Yani anı değerlendirmek gerektir. Bu dünyada bileceksin ki öbür tarafta bulabilesin. Burada bulamazsan orada bulamazsın. İşini burada yap ki orada yüzün ak olsun. Burada göremeyen orada da göremez. Tabii görmek Hakk gözüyle görmek olmalıdır. Gözün iki çeşidi vardır, ten gözü ve can gözü olmak üzere. Ten gözüyle halk görülür, can gözüyle Hakk görülür. Ten gözü zâhiri görür ve Allâh’ın varlığının delillerini müşahede eder ve yapması gerekenleri yapar, yasaklananlardan da sakınır.
Can gözü ise bâtına bakar. Kalp gözü de derler bâtın gözüne. Bu göz içeri hep eşyanın içine bakar, dışarı bakınca sıfat, içeri bakınca zat görünür. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Mü’minin kalbi Allâh’ın evidir.” diye buyurmuştur. Bu hadis gereğince, gönül Hakk’ın evidir. Bir kişinin gözü yoksa gelen kimdir, giden kimdir bilemez. Öyleyse ey mü’min, rûhun bedeninde musâhip ve misafir iken gönül gözünü açmaya çalış ki, dış dünyaya ten gözüyle, iç dünyaya da can gözüyle bakıp kendini zann-ı gümândan kurtar. Çünkü ateşle su, bir kapta olamadığı gibi gümân ile imân da bir arada olmaz. Taklit ile tahkik de bir arada olmaz.
Hey şey, cinsi cinsiyle olur. Kişi âhirete de o sahip olduğuyla gider. Öyleyse artık herkes mahremini bilip, nâ-mahremi terk etsin, iyiliği emredip, kötülükten sakınma ilkesini yerine getirip Hakk’dan yana yol alsın.
Kaynak: Erkanname
Fotoğraf: Seyyid Şücaaddin Veli Hazretleri Türbesi, Eskişehir Seyitgazi
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.