HACI BEKTAŞ VELİ ve GÜVENÇ ABDAL MENKIBESİ

10521758_676721569070962_5505922577251413413_n

Hz. Hünkâr Hacı Bektâş Velî’nin hizmetinde Güvenç Abdal adlı bir derviş vardı. Hayli terbiye görmüş birisiydi. Bir gün halîfelerle birlikte Hünkâr varlığının huzûrunda oturmuştu. Sohbet sırasında “Erenler benim gönlümde bir fikrim var. İzin verirseniz söyleyeyim.” dedi. Hünkâr “söyle”, dedi. Güvenç Abdal “Acaba, şeyh nedir, mürit nedir, muhib nedir, âşık nedir? Bunların ne demek olduğunu bize açıklasanız da biz de öğrensek.” dedi.
Hünkâr varlığı hemen “Güvenç Abdal kalk, bir sarrafta bin altın adağımız var, çabuk al getir.” dedi. Ama hangi şehirde ve kimde olduğunu söylemedi. Güvenç Abdal da hiç sormadı. Erenlerin sözünü duyar duymaz, hızlıca belini bağladı, el öpüp yola çıktı. Bir iki gün gitti. Üçüncü gün şehre ulaştı. Büyük bir şehir olduğunu gördü. Anlatmak mümkün değil. Büyük bir kale içinde birçok kişi vardı. Güvenç Abdal şaşırıp “Bizim ülkemizde bunun gibi şehir ne gördüm, ne de işittim. Acaba bu hangi şehir, adı nedir?” deyip birisine yanaşıp sordu. “Burası neresidir. Şehrin adı nedir?” dedi. O kişi “Burası Hindistan ülkesidir. Buraya Delli (Delhi) şehri derler.” dedi. Güvenç Abdal “Hindistan neresi, Anadolu neresi?” diye düşündü. Sonra şehrin içine doğru yürüdü. Ansızın pazara ulaştı.
Şehrin çarşısının önüne geldi. Etrafına bakınarak giderken, el sallayan birini gördü. “Buraya gel derviş.” diyen birisini gördü. Güvenç Abdal ilerleyince bir sarraf olduğunu gördü. Sarraf dükkânından inip onu karşıladı. Dükkânına davet edip izzet ikrâm gösterdi. Birlikte oturdular. Hazırda olan yiyecekler getirip yediler. (Sarraf) “Hoş geldin derviş, buralı değilsin, nerelisin?” dedi. Güvenç Abdal “Anadolu’da Hacı Bektâş Hünkâr’ın hizmetindeyim. Bir sarrafta bin altın adağım vardır, al gel dedi. Bu gün üç gündür (yoldayım), bu şehre geHemen yerinden kalkıp dükkânını düzeltti. Güvenç Abdal’ı alıp evine getirdi. Yer gösterdiler. Oturdu. Tam üç gün ikrâmda bulundu, sohbet ettiler. Sarraf “Derviş benim başımdan şöyle bir hadise geçti. Bir zamanlar ticaret için Hindistan deryasında giderken, ansızın ters bir rüzgâr çıkıp dalga oldu. Az kaldı gemimizle birlikte batıp yok olacaktık. O anda velâyet erenlerine seslenip bin altın adak ettim. O an birisi yetişip mübarek eliyle gemimizi kurtarıp kenara çıkardı. İsmini ve yerini sordum. ‘Bana Hacı Bektâş Hünkâr derler. Anadolu’dayım.’ dedi. Ben yine ‘Sultân’ım! Adağınızı size nasıl ulaştırayım?’ dedim. ‘Birisini gönderirim, ona verirsin.’ dedi. Ben yine ‘Sultân’ım! Nasıl birisidir?’ dedim. Aynen seni tarif etti. Dükkânda otururken seni görüp seslendim. Çok şükür yanılmamışım.” dedi.
Sonra büyük bir torba çıldim.” dedi. Sarraf erenlerin şerefli adlarını duyunca sakinleşti. Bin tane altın sayıp “Derviş (bunlar) erenlerin adağıdır, ulaştır.” dedi. Yine bin altın daha sayıp “Erenlerin huzûruna vardığın zaman (Allâh’ın kapısının fakirlerine) oradaki hizmetlilere ver, harcasınlar yesinler.” dedi. Bin altın daha sayıp “Benim yanımdan eli boş gitme. Bunu da sen harca.” dedi.
Güvenç Abdal üç bin altını torbayla koynuna koyup, sarrafla vedalaşıp tekrar yola düştü. Şehir içinde giderken bir pencereden ışık geldiğini gördü. Akşam olmuştu. İlerleyip bakınca, güzel bir kızın mum yakmış oturup nakış işlediğini gördü. Güvenç Abdal o güneş gibi güzel yüzlü melek kızı görür görmez kendinden geçti. Bir gönül bin canla ona âşık oldu. Sabrı kalmadı. Aklı başından gidip üç gece o çardağın penceresine gözünü dikip kaldı. Meğer o kız büyük bir tüccar kızıydı. Atası tüccardı. Ticarete gitmişti. Kız bunun hâlini görüp şaşırdı. Bir cariyesi vardı. Onu çağırıp “Şu pencereye karşı duran serseme bak. Üç gündür yemeden içmeden kesilmiş öylece bekliyor. Düşkün birisi. Varıp yoluna gitmiyor. Şayet bunun hâlini insanlar duyarlarsa benim hakkımda kötü zan ederler. Git ona nasîhat et. Burada durmasın işine gitsin.” dedi.
Cariye aşağı inip Güvencin yanına geldi. “Hey miskin dertli, o senin gördüğün büyük bir tüccar kızıdır. Onun gibi hümayı avlayacak kişinin bol altını olması lazım ki istediğine kavuşsun. Yoksa muradın gerçekleşmez ve istediğin senin eline geçmez, var işine git, uzaklaş. Senin bu yaptığını adamları duyarsa seni incitirler.” dedi. Bunun üzerine Güvenç Abdal “Eğer o hüma kuşu altınla avlanıyorsa bu iş kolay telaşlanacak bir durum yok.” dedi. Hemen elini koynuna sokup o üç bin altını çıkarıp cariyeye gösterdi.
Altınları gören cariye geri döndü. Kızın yanına gelip “Derviş boş birisi değil, bir kese altın çıkardı, gördüm.” dedi. Nihayet anlaşıp o altınlara tamah edip bir sebeple Güvenç Abdal’ı kızın yanına getirdiler. Âşık olduğu kızın yanına gelen Güvenç Abdal, koynundan altınları çıkarıp önüne koydu. O yıldız kadar güzel kız da kabul etti.
Sonuç olarak nefsinin istediğini yapmak ve muradına kavuşmak istedi. Sevgilisinin yanına oturur oturmaz, duvarın yarılıp uzanan beyaz bir elin Güvenç Abdal’ı göğsünden ittiğini gördüler. Güvenç, arka üstü düşüp aklı başından gitti. Bu durumu gören kız kalktı, oturdu. Bir müddet sonra Güvenç’in aklı başına geldi. Kız “Nedir bu, sana ne oldu?” diye sordu. Güvenç Abdal “Anadolu’da olan şeyhim Hacı Bektâş Hünkâr beni bir iş için buraya göndermişti.” dedi.
Ona başından geçenleri ayrıntılarıyla anlattı. Bu hikâyeyi dinleyen, bu velâyeti gören ve dinledikleriyle erenlere âşık olan kız, erenleri görmek istedi. “Beni o erenin yanına götür, mübarek yüzünü görüp ayaklarının toprağına yüz süreyim.” dedi. O üç bin altını alıp ikisi birlikte bir akşam şehirden ayrıldılar. Hindistan’dan Anadolu’ya Hünkâr varlığını görmek üzere yola çıktılar. Gece yarısı oluncaya kadar yürüdüler. Nihayet yorulup sessiz bir yerde yattılar.
Sabah uyandıklarında, yattıkları yerin kengerli ve yavşanlı bir yer olduğunu gördüler. Güvenç Abdal şaşırdı. Çünkü burası Hindistan ülkesi değildi.
Biraz ilerleyince Suluca Karahöyük ve Kızılca Halvet göründü. Meğer Arafat Dağı’nın yakınındaki Kızılöz’den gelen yolun kenarında yatmışlar. Şükür secdesi ettiler. Kalkıp âsitâneye doğru yürüdüler.
Güvenç Abdal’ı gören halîfeler karşıladılar. Hünkâr ululuğunun huzûruna getirdiler. Güvenç Abdal yaklaşıp erenlerin mübarek elini öptü, ayaklarına yüz sürdü, o adak altınını koynundan çıkartıp önüne bıraktı. Geri çekilip peymançe yerinde bekledi. Sonra kız da yaklaşıp erenlerin elini öptü. Ayaklarına yüz sürdü. Geri çekilip durdu. (bekledi).
Âlemlerin kutbu Hacı Bektâş Velî, Güvenç Abdal’ın yüzüne bakıp “Bu olanlardaki hikmeti anladın mı?” dedi. Güvenç Abdal “Erenler Şâhı! Açıklayın, anlayalım.” dedi. Hünkâr varlığı “Sen bize şeyh nedir? mürit nedir? muhib nedir? âşık nedir?” diye sormuştun. İşte ben de bunu sana işaretle anlattım. Şimdi, mürit sensin. Çünkü seni bu iş için gönderdiğimiz zaman nereye ve kime gideyim, diye sormayıp yola çıktın. Muhib o sarraftır. Çünkü sıkıntıya düştüğü zaman onun yardımına gittik. Sen (nezri almaya) gittiğinde hiçbir bahane bulmadan nezrimizi sana teslim etti. Âşık o kızdır. Çünkü bizden bir velâyet görmekle bize âşık oldu. Huzûrumuza gelene kadar durmadı. Şeyh (de) biziz. Çünkü senin kolaylıkla zorluk çekmeden gidip gelmeni sağladık. Senin kötü iş yapmanı engelledik.” dedi.
Bunun üzerine Güvenç Abdal sessizce başını yere eğdi. Tekrar elini öpüp yalvardı. Hünkâr ululuğunun emriyle, o kızla Güvenç Abdal’ı nikâhladılar. Herkesin isteği yerine geldi.
ALLAH SIRLARINI MUKADDES EYLESİN. ŞEFAAT, HİMMET VE BEREKETLERİ ÜZERİMİZE OLSUN!
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.