HASRETİNİ ÇEKTİĞİMİZ İNSAN-I KAMİL

10385564_738761376200314_3312674919941380571_n
Bektâşî tekke ve dergâhlarında yetiştirilmek istenen hedef ve örnek insan “insan-ı kâmil”dir. “Tâlib/derviş olmaktan amaç beşeriyetten kurtulup insan olmaktır. İnsanlıkta kâmil yere ulaşmaktır.” Âşıklık ve dervişlikten sonraki menzil, insan-ı kâmil olmaktır. İnsan-ı kâmil, Allah’ın emînidir ve gönlünde Allah’ın emâneti vardır. O, kendi fiillerine, sıfatına ve zâtına bakar. Hepsinin Hakk’a mahsus olduğunu görür. Kendisinin yegâne varlığının “ad” ve “san”dan başka bir şey olmadığının farkına varır.
Bektâşî tasavvufunda “feyz-i akdes” ve “feyzi mukaddes” denilen iki kavram vardır. Feyz-i akdes güneş sistemi, gezegenler, dünya, atmosfer, hava su, madenler, bitkiler ve hayvanlar âlemidir. Feyz-i Mukaddes ise, “insan-ı kâmildir”. Başka bir deyişle bütün madde âlemi, insan-ı kâmil için yaratılmıştır.
İnsan-ı kâmil, Bektâşî kaynaklarında erkân ve seyr ü sülûkün basamaklarını ifade eden bir yaklaşımla tarif edilmiştir. Şöyle ki; “insan-ı kâmil, can denen bostanı, ma’rifet suyuyla beslemeli, tövbe kökünü istiğfâr yaprağı ile karıştırıp, tevhîd tokmağı ile gönül havanında iyice dövmelidir. Sabır tenceresinde gözyaşı ile yoğurarak, aşk ateşi ile pişirip, kanâat kaşığı ile yemelidir.”
Bektâşî büyükleri, insan-ı kâmil olabilmek için nasıl bir yol takip edilmesi gerektiği üzerinde durmuşlardır. Veli Baba’ya göre insan-ı kâmil olmak için mebde ve mead (insanın nereden gelip nereye gittiği) sırrını bilmek gerekmektedir.
Bu sırrı bilmek isteyen birinin ise, tarîkat, ma’rifet kapılarından geçerek sırr-ı hakîkata ulaşması lazımdır. Dört kapının ilmine ulaşmayınca insan-ı kâmil olunmaz. Her ne kadar alim görünse de cahildir. Çünkü, nefsini bilmekten âcizdir. Nefsini bilmeyen Rabb’ini de bilemez.
A’raf Sûresi 178. âyeti yorumlayan Veli Baba’ya göre, hakîkata ulaşmayan bir insan, hayvandan daha aşağıda bir seviyededir. Veli Baba, insanın hayvandan daha aşağı bir seviyeye düşmesinin sebebini de, şu şekilde açıklamaktadır: “O kimseler, dünyaya gelip dünya malına aldanıp Allah’ı unuttular. Mallarına güvenip onlara taptılar. Nefislerini muhasebe etmeyip, hayvan gibi yemeye, içmeye ve şehvete meyledip İlâhî sırlardan ve hikmetlerden mahrum kaldılar.
Nefislerini bilemediklerinden dolayı, sırr-ı Ulûhiyet’i de bilemediler. Onların hayvandan daha aşağı olmalarının nedeni de; hayvanlarda hased, kibir, kin, garez ve buğuz olmamasına rağmen bu insanlarda bulunmasıdır. İnsan-ı kâmil, bu olumsuz duygulardan kalbini tamamen arındırarak, İlâhî duygularla doldurmuş kişidir. Hayvanlara mahsus niteliklerden kurtulup, insânî melekelerini inkişâf ettirmiştir. Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu, “ahsen-i takvîm”i harekete geçirmiştir.
Tasavvufî eğitim, insanı biyolojik varlıktan kurtarıp manevî olarak kendini bulmaya yönlendirmektedir. Kaygusuz Abdal, insan-ı kâmillik makâmına ulaşma sürecini şu şekilde özetlemektedir: Ey tâlib! Hakk’a itaat, ibâdet, namâz ve niyazın hepsi icâbât içindir. İcâbât, temizlik üzerinedir. Onun için itaat kul ile kul arasındaki bir nesne değildir. İtaat, kul ile Allah arasındaki bir sebeptir. Temizlik, Hakk’ı hâzır görmektir. Hakk’tan gayrısından uzaklaşmaktır. İbretle bakmaktır. O’nun kudretini görmektir. Hikmetle söylemektir. Bir kişi, bu mertebeye ulaşırsa insan-ı kâmil olur. Özünün hakîkatini bilmiş olur. Câhillik karanlığından kurtulmuş olur. Onun aklı kâmil, sözü delil, işi hasıl olur.
İnsan-ı kâmilin nitelikleri, Bektâşî kaynaklarında şöyle anlatılmaktadır: İlimden ve ma’rifetten haberdar olmalıdır. Hakk’ın âşığı olup, bedeni ateşe girse yanmamalıdır. Bir çok vakit yemek yemese, kimseye muhtaç olmamalı, kendisini öldürmeye kalksalar üzülmemeli, yok etmeye yeltenseler kederlenmemelidir. Âfet ve felâket getiren İlâhî irâdeyi anlatan Celâl sıfatı ile, İlâhî güzelliği anlatan Cemâl sıfatının tecellileri, onun yanında eşit olmalıdır. Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin yolunda olmalıdır.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.