HOCA AHMET YESEVİ’DE HOŞGÖRÜ DÜŞÜNCESİ

10378164_729495920460193_2994168951034324569_n

Anadolu’da yetmiş iki milleti bir kürede (potada) eriten aşk ateşini harlandıran pîr; Türkistan coğrafyasının mürşidi Hoca Ahmet Yesevî’dir. Hz. Muhammed’e sevgisinden dolayı 63 yaşından itibaren toprak altında yaşamaya başlayan Hoca Ahmet Yesevî’nin hoşgörü anlayışının temelinde de Hz. Muhammed’in sünnetinin etkisi büyük olmuştur.İnsanlara, kimseye zarar vermemeyi, gönül incitmemeyi tavsiye ederken referansı Hz. Peygamber’in sünnetidir:
Sünnet imiş, kâfir de olsa, verme zarar,
Gönlü katı, gönül incitenden Allah şikâyetçi,
Allah şâhid, öyle kula “siccîn” hazır,
Bilgelerden işitip bu sözü söyledim ben işte. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 5)
Hoca Ahmet Yesevî Hz. Muhammed’in niçin hoşgörü, şefkat ve merhametin kaynağı olduğunu da hikmetlerinde örnekler vererek, açıklamaktadır. O, Hz. Muhammed’i on sekiz bin âleme lider ve öncü yapan özellikleri sıralar. Aslında onun yapmak istediği; hem Hz. Muhammed’i Hakk’ın ve halkın sevgilisi haline getiren özellikleri anlatmak, hem de ona ümmet olanları bu ahlâka sahip olmaya çağırmaktır. Hoca Ahmet Yesevî insanları kin, nefret, öfke ve intikam peşinde koşmaktan alıkoymak isteyen bir ışk (aşk, sevgi) eridir. Aşağıdaki beyitlerde sevginin o pâk insanın gönlünde meydana getirdiği coşku ve heyecan, Hz. Muhammed sevgisiyle bütünleşerek, kelimelere dökülmüştür:
On sekiz bin âleme server olan Muhammed,
Otuz üç bin ashâba rehber olan Muhammed.
Çıplaklık ve açlığa kanaatli Muhammed,
Âsî, câfî ümmete şefâatli Muhammed.
Yoldan azan günahkâra hidâyetli Muhammed,
Muhtaç düşse herkese kifâyetli Muhammed.
Duâlara müstecap, icâbetli Muhammed,
Kötülüğe iyilik, kerâmetli Muhammed. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 59)
Pîr-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî, Hacı Bektaş Velî’nin de içerisinde bulunduğu ve “Horasan Erenleri” şeklinde isimlendirilen mürşidlerin hocası sayılmaktadır. Yaşadığı Türkistan coğrafyasında bir taraftan söylediği hikmetlerle halkı irşâd ederken, diğer taraftan da yetiştirdiği öğrencilerini gayr-i müslimlerin bulunduğu topraklara (diyâr-ı Rûm’a, Anadolu’ya) tebliğ için görevlendirmiştir.
Farklı dinden insanlarla karşılaşacaklarını bildiği öğrencilerine, her türlü inanca saygı ve hoşgörüyü tavsiye eden Hoca Ahmet Yesevî’nin hikmetlerinde muvahhid (Allâh’ın birliğine inanan) olmanın insanın iç dünyasını birleştiren ve zenginleştirenetkisini görmek mümkündür. Hacı Bektaş Velî’ye ait bir vasiyetnâme olan Kitâbü’l-Fevâid’de Hoca Ahmed Yesevî’ninbir gün Hacı Bektaş Velî’ye şu tavsiyede bulunduğu anlatılmaktadır: “Eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol ve hiç kimseye karşı kalbinde kin tutma”(Hacı Bektaş Velî, 1959: 10)
Hacı Bektaş Velî’ye ait bir eserde onun böyle bir tavsiyesinin yer alması, mesajlarının Anadolu’da yankılandığını ve karşılık bulduğunu göstermektedir. Sevgi sadece âhiret yurdunu değil, dünyayı da Cennet’e çeviren ve kalbe huzur veren bir duygudur. Kin ve nefret ise kalbin Cehennem’idir. Gönül şehrini surlarla çevreleyen, onu dar ve huzursuz bir mekân haline getiren; kin tutma hastalığıdır. Cennet’te olmak isteyen, Hakk’ı tanıyan, Allâh’ı bir bilip, pîr ve mürşidlere ikrâr veren mü’min ve müslim cânların hemen her duâlarında Allah’tan istedikleri Cennet ve Cemâl’dir. Onlar ömürleri boyunca Rahmân’a yol bulmak, O’na kavuşmak için çalışıp, çabalarlar. Şeytan’dan uzak olmak için Allâh’a sığınırlar. Hoca Ahmet Yesevî, müridlerinin bilinçlerini sarsarak, insanlara karşı yüreklerinde sevgi duygusunu hissetmeyenlerin Rahmân’a değil, şeytana yâr olacaklarını haber vermektedir. Sevgi duygusundan mahrum olan gönlü fakirlerin mü’min ve müslim olamayacaklarını dile getirmektedir:
Aşksız kişi insan değildir anlasanız,
Muhabbetsizler şeytan kavmi dinleseniz,
Aşktan başka sözü eğer söyleseniz,
Elinizden îmân-İslâm gitti olmalı. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 78)
En büyük zenginlik, kalbin zîneti olan sevgiyi cân-ı gönülden hissetmektir. Hoca Ahmet Yesevî, Fakrnâme adlı eserinde “fakr”ın âdâbı olarak şu esasları sıralar: 1. İyi ve kötü söze sükût edip, karşılık vermemek. 2. Kimseye öfkelenip, darılmamak. 3. Her kesimden insanın hizmetini görmek. 4. Nefsini öldürmek. 5. Hevâ ve hevesi terk etmek. (Develi, 1999: 36) Bu esaslar çerçevesinde yaşayan insan dünyaya bağlanmayan, hırsı, tamahı, öfkesi ve kavgası olmayan insandır. Tâlib-i fakr u fenâ olan bu kişi, mal, mülk, makâm ve mevkî gibi ehl-i dünyânın kavga sebebi olan olguları gönlünden çıkarmıştır. O zenginliği Hak ve halk sevgisinde bulmuş, ebedî saâdete kavuşmuştur. Gönlünü herkese açmış, hizmeti her nefese ulaşmıştır. Aşkla doymuş, aç kalma korkusunu aşmıştır.
Öfkelenmesine, halkla mücadele etmesine gerek kalmamıştır. Hoca Ahmet Yesevî, tasavvufî tasarımında öncelikle kişiyi kin ve nefret gibi duyguları hissetmeye sürükleyen sebepleri ortadan kaldırmak istemiştir. O, insanı tanımlarken, ontolojik varlığıyla aşkı bütünleştirir. Ona göre halka ve Hakk’a hizmet derdi olmayan, sevgi ve heyecanla dolup taşmayan kişiler insan değil, ancak hayvan olabilirler:
Dertsiz insan insan değil, bunu anlayın,
Aşksız insan hayvan cinsi, bunu dinleyin,
Gönlünüzde aşk olmasa, bana ağlayın,
Ağlayanlara gerçek aşkımı hediye eyledim. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 74)
Hiç kimse hayvanlara benzetilmek istemez. İnsanlık onurunun şeref ve kıymetini bilen her insan için insana yaraşır bir muamele görmek esastır. Hoca Ahmet Yesevî, insan olmanın kuru bir iddiadan daha öteye taşınması gereken bir varlık farklılaşması olduğunu dile getirmektedir. Yaratılmışlara karşı sevgi, şefkat gibi duyguları hissedemediği için, etrafına kin ve nefret gibi duygularla dehşet saçan bir kişinin hayvandan ne farkı olabilir ki? Hayvanın saçtığı dehşet içgüdüseldir. Akıl ve izan sahibi insanın öfkesinin, çevresini döküp kırmasının bir açıklaması olmalıdır.
Hoca Ahmet Yesevî, eğitimci kişiliğiyle insanı hayvanlardan daha aşağı bir konuma düşüren bu öfke ve taşkınlık psikolojisini de analiz eder: Kur’an-ı Kerîm’deki; “İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller onlardır.” (7/A’râf, 179) âyetine telmih yapan Yesevî, aşağıdaki beyitlerde insanlar arasındaki sevgiye dünyalık bir takım tartışmaların engel olduğuna dikkat çekmektedir:
Muhabbetin şarabından tatmayanlar,
Bayezid gibi her gün özünü satmayanlar,
Bu dünyanın izzetinden geçmeyenler,
Hayvandırlar belki ondan beter dostlar. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 98)
Bu dünyanın izzetinden geçmeyenler, daha doğrusu sadece insana özgü olan akıl ve bilinci kullanarak bu dünyanın geçici olduğunu fark edemeyenler, karınları doyunca kavgayı bir kenara bırakan hayvanlardan daha beterdirler. Hoca Ahmet Yesevî’ye göre; toplumsal bir varlık olan insanın çevresine sevgi saçan bir özne olabilmesi için hakîkat ve ma’rifet gibi gerçeklikleri bilmesi gerekmektedir. Elbette ki sevgi duygusunu yoğun yaşayan insanlar çevrelerine pozitif enerji yayan, gittikleri yerleri mamur eden kişilerdir. Ancak böylesi bir var oluşun temelinde ma’rifet ve hakîkat gibi gücünü îmândan alan metafizik unsurlar olmalıdır. Onun dilindekima’rifet; Hakk’ı bilmek ve tanımak, hakîkat ise Allâh’ı görüyormuşçasına inanmak ve ibâdet etmektir. Ancak hakîkat ufkuna ermiş bir insan-ı kâmil etrafına inci-cevher saçabilir. Hoca Ahmet Yesevî, insanı bir sevgi merkezi haline getiren bu yol/erkân bilgisini hikmetlerine şöyle taşımıştır:
Muhabbetin meydanında dolaşan,
Hakîkatin meydanında inci alan,
Ma’rifetin nesnesini içe salan,
Yürüse, dursa inci-cevher saçar dostlar. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 100)
Sevgi insanı, hakîkat makâmında Hak’tan aldığını, ma’rifet sayesinde içine saldığı rûh ve gönül cömertliği ileçevresine saçar. Onun sözü inci, özü mercân, sevgilisi her cândır. İnsan çevresine sevgi ekmeye başlayınca, alacağı karşılık da pek tabii sevgi olacaktır. Her nereye gitse, her kiminle konuşsa onunla haldeş olacak, gönüllere girecektir. Bu Allâh’ın yüce katında yazdığı bir ölçü; bir kaderdir. Hoca Ahmet Yesevî, bir başka hikmetinde de okurlarına arş üstünde gördüğü bu gerçeği duyurmaktadır:
Şerîattır âşıkların efsânesi,
Ârif âşık tarîkatın inci tanesi,
Nereye gitse sevgilisi, evdeşi,
Bu sırları arş üstünde gördüm ben işte. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 25)
Hoca Ahmet Yesevî mutasavvıf kimliğiyle kurduğu dergâhta kalp ve gönül doktorluğu yapan ulu bir hekim olmuştur. Rûhun yüceliğini, nefsin eğilimlerini, insanın zafiyetlerini ve güçlü olan manevî yönlerini çok iyi bilmektedir. O, insanları iyiliğe, sevgiye, birliğe yönlendirecek söylemleri manzum bir dille ifade edebilen yaratıcı (üretici) muhayyile yeteneğine sahip bir Hak âşığıdır. Bu nedenle de hikmetlerinde her türlü simge, sembol ve motifi ustalıkla kullanmasını bilmiştir. Örneğin; “toprak” simgesi İslâm Tasavvufu’nda tevâzûyu, hoşgörüyü, cömertliği, sabır ve tahammülü sembolize etmektedir. Güçlü olduğu yerde affeden, kendisine düşman olanlara bile adâletle muamele eden Hz. Ali’nin de sembolü olan toprak bereket ve canlılığın da sembolüdür.
Hoca Ahmet Yesevî aşağıdaki hikmetinde dervişlerine toprak olmayı tavsiye etmektedir. Çünkü toprak Allah’ın her şeye hayat veren, diriltici “Hayy” isminin tecellî mekânıdır. Derviş üzerine basılmasını göze almadıkça, toprak gönüllü olamayacaktır. İnsanların ezâ ve cefâlarına katlanmayanlar, “tahammül kötülüklerin mezarıdır” diyen Ali’nin tâlibi olamayacaklardır:
Horluk çek kâfir nefsinin başı donsun,
Daima, bu dünyadan ağlayıp geçsin,
Toprak ol herkes seni basıp geçsin,
Can ve gönülde Hayy zikrini deyin dostlar. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 102)
Can ve gönülden “Hayy” zikrini çeken derviş, kendisi canlı olduğu gibi çevresine canlılık ve hareket getiren bir enerji kaynağı durumundadır da. Bu durumu ancak Hak âşığı olanlar bilir. Hoca Ahmet Yesevî de onları anlatmaktadır. Gerçek âşıklar, gönüllerindeki sevgi ile etraflarını yeşillendiren Hızır’dırlar. “Hızıriyet” tasavvufta bir makâmdır. Bu makâma yükselenler, gittikleri yerleri yeşillendiren ve bereketlendiren Hızır çeşmesi olmuşlardır. Hoca Ahmet Yesevî bu durumu da beyitlerine taşımıştır:
Gerçek âşıklar daima diri, ölmüş değil,
Rûhları yer altına girmiş değil,
Zâhid, âbid bu ma’nâyı bilmiş değil,
Gerçek âşıklar ahâlînin Hızır’ı olur. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 131)
Pîr-i Türkistân’ın sevgi ve hoşgörü için yaptığı bunca çağrıdan sonra, onun modellediği gibi bir insan olmayı istemek kolaylaşmaktadır. O gönülleri etkileyen ve akılları iknâ eden yaklaşımıyla, rûhun iyiliğe olan eğilimini güçlendirmektedir. Geriye kalan, gözyaşı ile sulanmış bir tövbe ağacını gönül bahçesine dikmekten ibarettir. Hoca Ahmet Yesevî, kalp kıran günahkârlar için empati yaparak, onların dilinden Allâh’a nasıl yalvarıp, yakarılacağını da gözler önüne serer. Onun dilinde tövbe ibâdetlerde yapılaneksikliklerden dolayı değildir. Asıl tövbe, mahzun bir gönlü yıkmaktan dolayı yapılmalı, hüzün ve kederle Allâh’a münâcât edilmelidir. Ona göre; en büyük günâh Hakk’ın nazargâhı olan bir gönlü yıkmaktır:
İlâhî! Herkesin feryâdına yetiş,
Bütün çaresizlerin imdâdına yetiş,
İlâhî! Herkesi kulluğa has eyle,
Beni benden alıp bir kez özgür eyle,
Ki bilmeden sayısız günâh işledim,
Gönülleri yıkıp, mahzûn eyledim. (Hoca Ahmet Yesevî, 2001: 50)
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.