YUNUS EMRE’DE HOŞGÖRÜ DÜŞÜNCESİ

10422119_730262350383550_8110343627519098586_n

Yunus Emre Anadolu’nun her karışını gezen ve yolu Hacı Bektaş Velî’nin dergâhına da uğrayan bir Hak erenidir. O attığı her adımda gönlündeki ilâhî nağmeleri insanlarla, çiçek ve böceklerle paylaşmış, ayrılıklarla mücadele ederek, zıtların birliği için çalışmıştır. Yunus’un amacı gönüllere girmek ve onları onarmaktır. Onun fikrince insan gönlü “dost” olarak isimlendirdiği Hakk’ın evidir. Hakk’ın gönül evine konuk olabilmesi için onarılması gerekmektedir. Onarım malzemesi ise sevgidir. Allah sevgisi ile gönlünü zenginleştiren, adeta bir hazine haline getiren Yunus bu konuda kıskanç da değildir. O can taşıyan herkesin gönlünün nazargâh-ı ilâhî olmasını istemekte ve bunun için çalışmaktadır. Yunus Emre varlık sebebini ve Anadolu’daki misyonunu şu dörtlükte anlatmaktadır:
Ben gelmedim davî için,
Benim işim sevi için,
Gönüller dost evi için,
Gönüller yapmaya geldim. (Yunus Emre, 2003: 255)
Senlik ve benliğin, din, dil ve ırk farklılıklarından dolayı çekişmelerin en önemli sebebi yaratılıştaki birliği görememektir. Gönlünü sevgiyle onaramayanlar “Bir olan Allâh”a gönlünü veremeyenler, hayatlarını benlik mücadelesi içerisinde geçirerek, mal-mülk, makâm-mevki, şöhret-şehvet gibi can içindeki birliği bozan âfetlerle sarsılmaktadırlar. Sahip olamamanın, elde edememenin, bir başkasına kaptırmanın telaşı ve huzursuzluğu içerisinde okyanuslar kadar geniş olan gönüllerini bir hapishaneye çevirmektedirler. Bir Hak âşığı olan Yunus Emre “birlik” makamına ermeyenlerin ikiliğin acılarına katlanmak zorunda kalacaklarını haber vermektedir. İkiliğe düşmek can içindeki bir hastalıktır:
İkiliği terk etgil, birlik makâmın tutgıl,
Canla canın bulasın işbu dirlik içinde. (Yunus Emre, 2003: 112)
İkilikte kalmak sadece bireysel bir hastalık olmakla kalmaz, toplumsal ilişkileri de yer, bitirir. Hasetlik, fesatlık, hırs, öfke ve cimrilik gibi duygular karşılıklı güvene ve toplumsal sözleşmeye zarar verir. Birikmek ve birlikten kaynaklanan sinerjiyle güçlenmek ve gerekli yerlerde kolektif duygularla hareket etmek isteyen toplumlar “senlik” ve “benlik” duygularını eğitebilmiş bireyler yetiştirmek zorundadır. Aşağıdaki beytinde Yunus Emre bu sosyolojik gerçeği haber vermektedir:
Senlik, benlik olıcak iş ikilikte kalır,
İkilik tutan kişi nice birike birle. (Yunus Emre, 2003: 118)
İnsan “Bir” olan Allâh’a ulaşıp vuslatı gerçekleştirince, her şeye Hakk’ın nazarıyla bakmaya başlar. Allah ahlâkı ile ahlâklanan âşık, insanları ve bütün mahlûkâtı Allâh’ın nazarıyla görür. “Allâh’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı” (7/ A’râf, 156) hakîkatini kavradıktan sonra, yaratılanları hor görmesi mümkün değildir. Kırmak, kırılmak, incitmek ve incinmek gibi duygu ve davranışlar Hak âşığının günlük hayatında kendilerine yer bulamaz. Yunus Emre tavır ve tutumlarına yön veren bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:
Elif okuduk ötürü,
Pazar eyledik götürü,
Yaradılanı hoş gör,
Yaradandan ötürü.
Yunus bütün yaratılmışları hoşgörmeyi başarmıştır. Acaba yaratılmışlar da Yunus’u hoşgörmekte midir? Yunus’un hoşgörülme beklentisi yoktur. Gönlündeki Hakk aşkı ona yetip de artmaktadır. O reaktif değil, proaktif bir kişiliğe sahiptir. Bu kadar hoşgörünün de fazla olduğunu düşünerek; “peki sana düşmanlık edenlere ne diyeceksin?” sorusunu soranlara ise şöyle cevap vermektedir:
Düşman bana nidebile,
İşim gücüm dosttan yana,
Dost makamı can içinde,
Düşman eli eremeye. (Yunus Emre, 2003:97)
Hiçbir düşman Yunus’un gönlüne müdahale edemez. Dostun makamı canın içinde olduktan sonra, düşmanın eli Yunus’un bedenini incitse bile onu üzmez. Sevgi davasından geriye döndüremez. Bununla birlikte karşılıksız sevmeyi başaranlar, elbet bir gün sevgilerinin karşılığını alacaklardır. Yunus Emre bunun da bilincindedir. Daha doğrusu karşılıksız gibi görünen sevgisine mutlaka bir gün karşılık bulmanın tecrübesini defalarca yaşamıştır. Nice gönülleri yumuşatmış, nice gönüllerde güller açtığını görmenin sevincini yaşamıştır. Sevgi onulmaz yaraları iyileştiren bir ilaç; tüketilmekten usanılmayan bir azıktır. Hayat yolculuğunu kolaylaştıran sevgi azığının en çok faydası dokunduğu kişi de şüphesiz onu hisseden ve davranışlarına yansıtan kimsedir. Yunus bu tecrübesini de bir dörtlüğünde şöyle anlatır:
Biz sevdik âşık olduk, sevildik ma’şûk olduk,
Her dem yeni dirlikte sizden kim usanası.
Yunus kimseyle savaşmamaya, kavga etmemeye kararlıdır. Ona göre; savaşılacak bir şey varsa, o da hep hevâ ve heves peşinde koşan nefistir. Yani insanın kendisidir. Yunus’un düşmanı kindir, nefrettir:
Adımız miskindir bizim,
Düşmanımız kindir bizim,
Biz kimseye kin tutmayız,
Kamu âlem birdir bize. (Yunus Emre, 2003: 132)
Yunus Emre’nin Anadolu’yu adım adım dolaştığı tarihlerde bu coğrafyada çok sayıda Hıristiyan ve Ermeni de yaşamaktadır. Her din mensubunun inandığı ve sevdiği bir peygamberi bulunmaktadır. Farklı din mensupları arasındaki en önemli problem de birinin diğerinin peygamberini kabul etmeyişidir. Yunus Emre bir Müslüman olarak Kur’an’da ismi geçen bütün peygamberlere inandığını ilan eder. Aslında bu ilan bir barış çağrısıdır. İsimleri Kur’an’da geçen peygamberlerle kendisini özdeşleştiren Yunus kendisini her din mensubunun sevgi objesi haline getirmiş olmaktadır. Müslüman Anadolu insanı Yunus’un aşağıda yer alan ifadelerini ilâhilere güfte yaparak, gönlünün derinliklerinden gelen bir coşkuyla söylemiştir.
Gökyüzünde Îsâ ile,
Tûr dağında Mûsâ ile,
Elimdeki âsâ ile,
Çağırayım Mevlâm seni.
Derdi öküş Eyyûb ile,
Gözü yaşlı Yâkûb ile,
Ol Muhammed mahbûb ile,
Çağırayım Mevlâm seni. (Yunus Emre, 2003: 175)
Kendisini “Âşık Yunus” diye isimlendiren Yunus Emre Hak aşkını söze ve dile dökmekle kalmamış, âşıkların, sâdıkların hallerinden de haber vermiştir. O bir derviş olmanın yanı sıra, bir eğitimcidir de. Kendisini âşık olarak algılayanlara, aşk yoluna yolcu olanlara rehberlik etmektedir. Âşıklığın sadece söze değil, davranışlara da yansıtılması gerektiğini şiirlerinde vurgular. Yetmiş iki millete sevgi ve hoşgörü duyguları ile bakmayanların âşık ve sâdıklar kervanına giremeyeceklerini söyler:
Yetmiş iki millete kurban ol âşıkısan
Tâ âşıklar safında tama olasın sâdık.
Yukarıdaki beyitte âşıklara yetmiş iki millete “kurban olma”yı tavsiye ederken, aşağıdaki beyitte çağrısını bir adım daha ileriye götürmektedir. Onun bu yaklaşımı, yetmiş iki milletle ilgili tavır ve duruşundaki netlik ve açıklığı ilan etme amacını taşımaktadır:
Yetmiş iki milletin ayağın öpmek gerek,
Onun için ma’şûka, cümle millette bile. (Yunus Emre, 2003: 118)
Şöyle bir soru akla gelebilir: “Yunus Emre sadece diğer milletlere karşı takınılması gereken tavır hakkında mı söz söylemiştir? İnananlar, yani Müslümanlar arasındaki sevgi ve hoşgörü ilkelerini belirlemeye çalışmamış mıdır?” Bir gönül eri olan Yunus’un çadırı gökyüzüdür ve onun içine herkes sığar. Yeri ve göğü yaratan Allah’ı kendisine dost edinen Âşık Yunus için mü’minler arasında da âsî, mücrim, itaatkâr, günahkâr ayrımı yoktur. Kalbindeki muhabbetu’llâh bütün mahlûkâtı kuşatmaktadır:
Hâs u âm, mutî’ âsî dost kuludur cümlesi,
Kime eydibilesin gel evinden taşra çık. (Yunus Emre, 2003: 205)
Yunus Emre insanların bazı hatalarının olabileceğinin farkındadır. Herkes insan-ı kâmil olamaz. Sabretmeye, kanaat etmeye herkes güç yetiremeyebilir. Bazen öfke, bazen hırs, bazen de kin ve kibir gibi duygular incitici olabilir. “Adımız miskindir bizim” ifadesiyle kendisini nitelendiren Âşık Yunus, âşıklardan da miskin olmalarını beklemektedir. Aşağıdaki beyitte âşığın Allah’tan gelen her şeye râzı olması gerektiğini vurgulamaktadır. Âşığın her kimden, her ne gelirse gelsin boynunu tutarak gönül yıkmamanın çarelerini araştırması gerektiği görüşündedir.
Âşık olan miskin olur, Hak yoluna teslim olur,
Her ne dersen boyun tutar, çare yok gönül yıkmaya. (Yunus Emre, 2003: 116)
O bir taraftan gönüllerin incinmemesi için dili döndüğünce gayret gösterirken, diğer taraftan da bir eğitimci olarak gönül yıkmanın olumsuz sonuçlarını değerlendirmektedir:
İlm ü amel ne fayda bir gönül yıktın ise,
Ârif gönül yaptığı beraber Hicaz ile. (Yunus Emre, 2003: 122)
Yukarıdaki beyitte âşık olmak için gerekli safhalar olan âlimlik ve âriflik gibi makamların gönül yıkma sonucunda bir faydasının kalmayacağını dile getirirken, aşağıda ifadelerini sertleştirmektedir. Adeta gönül yıkanları azarlamakta, onların kıldıkları namâzın sadece şekilden ibaret kaldığını belirtmektedir. Namâz kılan bir Müslümanın yetmiş iki milletten bir farkı olmalıdır:
Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi,
Elin yüzün yumaz değil. (Yunus Emre, 2003: 217)
Yunus Emre muhataplarını rasyonel bir yöntemle, sebep-sonuç ilişkileri kurarak eğitmek istemiştir. Meselâ; yukarıda kullandığı ağır ifadeleri aşağıdaki mısralarda gerekçelendirmektedir. Namâz Allah’a ibadet etmek için kılınmaktadır. Namâz kılmaktan murat; gönül evini Allah’a layık bir taht haline getirmektir. Gönül sadece namâzı kılan kişinin gönlü değildir. Herkesin bir gönlü bulunmaktadır ve gönül kırıldığında Allah’ın evi de kırılmış olmaktadır. Kalp kıran, gönül yıkan bir Müslümanı ve onun Rabb’ini Allah’a inanmayan bir inançsız veya bir gayr-i müslim nasıl sevebilir? Tavır ve tutumlarında hoşgörülü olmayan bir Müslüman diğer insanların Hakk’ı ve hakîkatı tanıma, ona gönül verme fırsatını elinden almaktadır.
Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül yıkar ise.
Sen sana ne sanırsan,
Ayrığa da onu san,
Dört kitabın ma’nası
Budur eğer var ise. (Yunus Emre, 2003: 130)
Yunus Emre namâz ibadeti konusundaki rasyonel ve açıklayıcı yöntemin aynısını, Hac ibadeti için de, sergiler. Ona göre gönül kıran bir hacının gittiği onca yol hebâ olmaktadır:
Bir kez hacca vardın ise, bin kez gazâ kıldın ise,
Bir kez gönül kırdın ise, gerekse var yollar doku.
Bunun nedenini şöyle açıklar:
Gönül mü yeğ, Kâ’be mi yeğ ayıt bana aklı eren,
Gönül yeğdürür zira kim gönüldedir dost durağı. (Yunus Emre, 2003: 116)
Yunus Emre kendisine akıllı olduğunu zanneden kişiyi muhatap almaktadır. Ona “Dost”un durağının gönül olduğunu hatırlatarak, Kâ’be’yi tavaf etmenin anlamını fenomenolojik bir yöntemle öğretmektedir. “Kâ’be’yi tavâf etmek için uzun ve meşakkatli yolları aşıyorsun da, hemen yanı başındaki bir insanın gönlünü neden kırıyorsun?” mesajını vermektedir. Halbuki kırılmış bir gönlü sevgi ve hoşgörüyle onarmak daha kolaydır. Kâ’beyi tavâf eden bir mü’min kalbindeki kin, nefret, haset, hırs ve öfke gibi duygulardan da kurtulmalıdır.
Yunus Emre hem süreç, hem de sonuç odaklı bir hoşgörü eğitimi yapmaktadır. Şiirlerinde hoşgörü duygusunu İslâm inanç ve tasavvufuyla birlikte, nedensellik ilkesine de uygun bir şekilde işlemektedir. Muhataplarının kalp, gönül ve rûhlarını hoşgörü duygusunu hissetmeye eğilimli hale getirmeye çalışmaktadır. Onun mesajları -müslim, gayr-i müslim- geniş halk kitleleri tarafından algılanmış ve Anadolu hoşgörü ikliminin hakim olduğu bir barış adası haline gelmiştir.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.