İMÂM ALİ (K.V.) ALLÂH’A GÖRÜYOR GİBİ İNANDI

10639588_694954917247627_3196547850719385823_nAlevî-Bektâşî geleneğinde, Fuzûlî gibi yedi Hak âşığından birisi olarak kabul edilen ve Hak-Muhammed-Ali sevgisini dilinden düşürmeyen Yemînî Hz. Ali’nin Fazîletnâme’sini niçin yazdığını şöyle açıklamaktadır: “Hz. Muhammed’e ümmet olanlar ve Ehl-i Beyt’i sevenler bu fazîletleri dinlerler. Bu sözleri şüpheyle karşılayanlar, cihânın övüncü olan Hz. Peygamber’e inanmamışlardır. Buradaki açıklamalarda zan ve taklit bulunmaz. Hz. Peygamber’e övgü ve Allah’ın birliği konu edilmektedir. Okuyanlar son Peygamber’e salavât getirirler. Rûm’daki gâzîler on iki imâmı severler. Din yoluna canlarını, başlarını koyarlar ve gönülden Ehl-i Beyt’i severler.” Hz. Ali İslâm Dini ile öylesine bütünleştirilmiştir ki, Yemînî’ye göre; onu sevmeyenin dini olmaz. Her kim Hz. Peygamber’e dost olduğunu söylüyorsa, Hz. Ali’ye bir arpa danesi kadar kin tutmamalıdır. Böyle bir anlayışın ortaya çıkmasında Hz. Peygamber’den rivâyet edilen; Ey Ali! Mü’min olanlar seni severler; münâfık olanlar senden nefret ederler” hadîsinin rolü büyük olmuştur. Kişinin mü’min ve müslüman, âlim ve fâzıl olduğunun ispatı Hz. Ali’ye duyduğu sevgidir:
Kaçan ilmi ola kendisi zâlim,
Ali’ye buğz edene deme âlim.
Meğer şeytana uyup, ola câhil,
Ki diye bâtıla hak, Hakk’a bâtıl.
Eğer oldunsa ümmet Muhammed Mustafâ’ya,
Muhib oldun Aliyyü’l-Murtazâ’ya.
Ki evvel lezzet Muhammed Mustafâ’nın,
Onun sevgisidir hem Murtazâ’nın.
İkisin sevmek imiş din, îmân,
Hakîkat birdir onlar, ey Müslümân.
Hz. Ali, Muhammed Mustafâ’nın ilminin vârisi ve Allah’ın sâdık sırrıdır. Fütüvvet ilminin hazînesi, Hz. Peygamber’e vahyedilen Furkân-ı Kerîm’in koruyucusudur. Fuzûlî “Hz. Ali niçin bu kadar üstündür?” diye bir soru sorulsa, “Peygamberlerin şâhı Hz. Muhammed’e bağlı olduğu için…” diye cevap verilir, demektedir. Peygamber’in gerçek olduğuna ilişkin delil istense, Ali’nin ona itaat etmesi yeter. Yemînî yukarıdaki beyitlerinde Hz. Ali’nin bir an olsun Hz. Peygamber’in yanından ayrılmadığı gerçeğinden hareket etmektedir. Bu nedenle İslâm’a gönülden bağlı bir Müslümân’ın Hz. Ali’yi sevmemesi, onu Hz. Peygamber’den ayrı düşünmesi yadırganacak bir tutumdur. Yedi Hak âşıklarından birisi olan Kul Himmet de benzer duyguları ifade etmektedir. Hz. Ali’ye olan sevgisini dile getirirken, onu Hz. Peygamber’den ayırmadığını, ikisinden de himmet ve medet beklediğini söyler:
Biz de öğüt aldık, bizden uludan,
İhsân Muhammed’den mürvet Ali’den,
Katâra bağlıyız kâlû belîden,
Başta değil etekte ellerimiz.
Fazîletnâme’de Hz. Ali’nin çocukluğunda ağzına giren ilk lokmanın Hz. Peygamber’in dili olduğu ve bundan dolayı da gözü ve gönlünün nûrla dolduğu anlatılmaktadır. Allah’ın da, Muhammed’in de Hz. Ali’yi sevdiği dile getirilmektedir. Alevî-Bektâşî kaynaklarında en çok rivâyet edilen hadîslerden birisi; Dikkat edin! Kim Ali’ye buğz ederse, Allâh’a ve Rasûl’üne buğz etmiş olur. Kim de Ali’yi severse, Allâh’ı ve Rasûl’ünü sevmiş olur.” şeklindedir. Bu nedenle Alevî-Bektâşî geleneğinde “Allah-Muhammed-Ali” veya “Hak-Muhammed-Ali” birlikte söylenir. “Ali Hakk’la beraberdir, Hak da Ali ile beraberdir” hadîsinden de Hz. Ali’nin Allâh’a olan yakınlığı anlaşılmıştır. Bir sözünde; “Gayb perdesi açılsa, inancımda bir ziyadeleşme olmaz” diyen Hz. Ali, sanki Allah’ı görüyormuş gibi sağlam ve kesin bir inanca sahiptir. Onu Allah dostlarının şâhı ve sultânı yapan özelliği de bu olsa gerektir. Hacı Bektâş Velî, Makâlât adlı eserinde Hz. Ali’nin inancındaki bu kesinliğe dikkat çekmek amacıyla şu olayı anlatır. Hz. Ali, kendisine; Ey Ali! İbâdet ettiğin Allâh’ı görüyor musun? diye soranlara; Eğer görmeseydim ibâdet etmezdim diye cevap verir. Hacı Bektâş Velî bu olayı anlattıktan sonra; “o halde mü’minlere vâciptir ki Hak Teâlâ Hazretlerini her yerde hazır bilmeli ve görmelidirler” der. Mağribî Tuhfetü’l-Uşşâk adlı eserinde Hz. Ali’nin dilinden; O’nu gördüm, O’nu bildim, bu nedenle kulu oldum ve görmediğim Tanrı’ya tapmadım” şeklinde bir yorum yapar.
Hz. Ali bir hutbesinde Allâhu Teâlâ’nın varlık ve birliği, isim ve sıfatları hakkında şu edebî ifadeleri kullanmaktadır: “Gören O’nu göremez. Görmeyen göz de O’nu inkâr edemez. Yücelikte en üstündür. O’ndan üstün bir varlık olamaz. Yakınlıkta en yakındır. O’ndan yakın bir varlık bulunamaz. Ne yüceliği yarattığı bir şeyden uzaklaştırır O’nu; ne yakınlığı yarattıklarına eşit eder O’nu. Öyle bir vardır, birdir ki varlık nişâneleri, O’na şehâdet eder. İnkâr edenin gönlü bile inadına O’nu ikrâr eyler.” Hamd Allâh’a ki görülmeksizin bilinmiştir. Düşünülmeksizin yaratıcıdır. Öyle bir yaratıcıdır ki, her an yaratmaktadır. Her an vardır. Kâim ve dâimdir. O, burçları bulunan gökler yaratılmadan, kapkaranlık gece kararmadan, durgun denizler serilmeden, geniş yolları olan dağlar dikilmeden, yeryüzü döşenmeden önce de kâim ve dâimdi. Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzîh, kemâl sıfatlarıyla tavsîf eden Hz. Ali’nin inancında en ufak bir şüphe yoktur. Nehcü’l-Belâğa’da yer alan hutbelerinde en dikkat çeken özelliği, Allâh’ın kullarından istek ve arzuları (murâd-ı ilâhî), Allâh’ın eşya, insan ve olaylar üzerindeki tasarruf kudreti (meşîet-i ilâhî) ve Allâh’ın yüceliği (kudret-i ilâhî) gibi itikâdî konularda akıllarla birlikte gönülleri de doyuran bilgiler veriyor olmasıdır. Hz. Ali, sahâbenin ilk kelâmcısıdır. Kader inancı konularında Hâricîlerle ve Kaderiyye mensuplarıyla mücadele etmiş, inanç konularında kendisinden sonra gelenlere önemli fikirler bırakmıştır.
Hz. Ali’nin evlâdı ve İmâm Mûsâ Kazım’ın neslinden olan ve Anadolu’daki Hak dostlarını yetiştiren Hünkâr Hacı Bektâş Velî, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye adlı eserinde Allâh’a ibâdetin nasıl olması gerektiği konusunu açıklarken, Hz. Ali’den şu cümleleri nakletmektedir: “Îmân edip sevgi duyanlar, bütün hayatları boyunca Allâhu Teâlâ’ya samimiyetle tapmalı; sözlerinde, işlerinde, davranışlarında, oturuşlarında, kalkışlarında, yemelerinde, içmelerinde, hatta uyurken ve uyanıkken O’na ibâdet etmeli, her durumda O’nunla bir olmalıdır.” Hacı Bektâş Velî Sulucakarahöyük’te kurduğu dergâhta yetiştirdiği dervişlerine, Hz. Ali’den aldığı ilhamla sağlam bir tevhîd inancı ve samimi bir ibâdet hayatı kazandırmaya çalışmıştır. Onun âşıktan maşûğa bir mektup olarak nitelendirdiği Kur’ân’ın bâtınını kendisine öğreten de Hz. Ali’dir. Dervişlerine Kur’an okuyarak Allâh’a yakın olunabileceğini öğütleyen Hacı Bektâş Velî, Hz. Ali’nin yukarıdaki sözünün muhtevâsını da eserine şöyle yansıtmıştır: “Derviş Allâh’ın adını anmayı dilinden düşürmemeli ve gönlünde Allâh’ın adını anmaktan başka bir şeye yer vermemelidir. Derviş sabah, akşam tüm organlarını Allâh’ın adını anmakla öyle meşgul etmelidir ki, her tüyü dil kesilmelidir.”
Hz. Ali Allâh’ı inkâr edenleri, O’na ortak koşanları, O’nu insanlara benzetenleri ve tevhîde aykırı fikirleri savunanları vecîz ifadelerle eleştirir. Onun aşağıdaki ifadeleri bugüne kadar devam eden sağlam İslâm inancının ve İslâm kelâmının erken devirde şekillenen prensipleri olmuştur: “Tanıklık ederim, bilirim ve bildiririm ki Senin, yarattıklarının organları gibi organlara sahip olduğunu sanıp onlara benzeten, ete, deriye bürüdüğün kemiklere benzer şeylere sahip sanan, Sana cisim isnâd eden kişinin gönlü Senin eşin, örneğin olmadığına dair tam bir inanca ulaşmamıştır. Gerçekten de Sen öyle bir Allah’sın ki, akıllara sığmazsın. Bu nedenle de düşünce esintileriyle bir niteliğe bürünmezsin. Hatırlara gelen düşüncelere girmezsin.”
Nehcü’l-Belâğa’daki tevhîdi tanımlayan bu ifadeler, Anadolu topraklarına benzer ifade kalıplarıyla taşınmıştır. Yazmış olduğu eserde sürekli Hz. Muhammed’le Hz. Ali’yi konuşturan Cabbâr Kulu, Allâh’ın sıfatlarını Hz. Ali’nin dilinden şöyle sıralar: “Hazret-i Ali eydür: Allâh Teâlâ bir şerîki, nazîri yok, hiç kimseye benzemez, yimez, içmez, uyumaz, elden, gözden, dilden, mekândan münezzehdür. Hayyü’l-Kayyûm, evveli yok, âhiri yok, ne kimseden doğdu, ne kimse andan doğdu. Hayır, şer, sağlık, mevt, Allâh’dan. Tanrı’dan rızâsız, ağaçlar, otcağazlar, asla bir şey yabracığın[ı] oynadamaz. Bitim dise, bitemez. Göğeriyim dise, göğeremez. Allâh Teâlâ’nın rızâsı olmayınca, sâir şeyler de buna göredür. Cümlesi Allâh emriyle işlenür. Cümleye nafaka viren Allâh’dur. Cümlesinün kuvveti, hareketi Allâh’dandur. İşte îmân didiğümüz, bunun cümlesini dil ile ikrâr, kalb ile inanmakdur.”
Hz. Ali, henüz çocukken Hz. Muhammed’in Mekke’li müşrikleri Allâh’ın birliğini ve kendisinin Peygamberliğini tebliğ etmek amacıyla yemekli toplantılara davet ettiğinde, hiçbir kimse “evet” demezken, “Evet! Ey Allâh’ın elçisi! Bu işte ben sana yardım edeceğim” diyerek cesaretini ortaya koymuştu. O cesaret ve kararlılığını Hz. Peygamber’in Hakk’a yürümesinden sonra da devam ettirdi. Hz. Peygamber’in nübüvveti hakkındaki sözleri net ve kesindi. İnanan kalplerdeki îmânı rûhlarda kökleştirmek, inanmayan gönülleri harekete geçirmek isteğindeydi. Nehcü’l-Belâğa’da yer alan bir hutbesinde Allah Rasûlü hakkında şu cümleleri sarf etmiştir: “Allâh’ım! Kulun ve Rasûl’ün Muhammed’e en yüce Rahmetinle rahmet et. Kendisinden önce gelip geçen Peygamberlerin en sonuncusu O’dur. Peygamberliği yüklenmiştir de, Sen’in emrini yerine getirmiştir. Vahyine mazhar olmuş, onu bildirmiş, ahdini yerine getirmiştir. Emrin ne ise o yola gitmiştir. O’dur hak üzere gönderdiğin; O’dur halka Rasûl’ün. O’nun boyu boyların hayırlısıdır. Soyu soyların hayırlısıdır. Yolu dosdoğru yoldur. Sözü hakla bâtılı ayırır. Hükmü adâletin ta kendisidir. İyi kişilerin gönlü O’na yönelmiştir. İnananların gözleri O’na meyletmiştir. Allah gönüllerdeki düşmanlıkları O’nunla söndürmüştür. O’nunla inananları uzlaştırmış, kardeş etmiştir.”
Hz. Ali inancı ahlâkla bütünleştirmek için gayret etmiş, kendisi de İslâm ahlâkını en güzel biçimiyle karakterize etmiştir. Hz. Peygamber’in evinde, ocağında yetişmiş bir inanç ve ahlâk sembolü olarak, inananları duygu, düşünce ve davranışlarında Allah Rasûlü’ne benzetmek istemiştir. O bir Allah ve Peygamber âşığıdır. Kendisini dinleyen cemâate minberden şu sözleri söyler: “Sen de tertemiz olan Peygamber’in huylarıyla huylan. Çünkü O’nda uyulacak huylar, yaslanacak kişiye yaslanacak şeyler vardır. Kulların Allâh’a en sevgilisi, Peygamber’ine benzemeye çalışan, O’nun izini izlemeye çalışandır. O dünyada ağız dolusu bir lokma yemedi. Dünyaya gözünün ucuyla bile bakmadı. Dünya ehlinin en zayıfıydı bedence. Yerde yemek yerdi. Kul gibi otururdu. Ayakkabısını kendi tamir ederdi. Elbisesini kendisi yamardı.”
Hz. Ali’nin tarif ettiği ahlâk-ı Muhammedî 16. yüzyılda Anadolu’nun kendine özgü dil ve üslup özellikleriyle şekillenerek, Cabbâr Kulu isimli Bektâşî dervişi tarafından ifade kalıplarına dökülmüştür. Cabbâr Kulu Hz. Ali’ye Peygamber ahlâkını şöyle tarif ettirir: “Sen öyle yürürdün yâ Rasûla’llâh ki, Allah emri üzere yürürdün. Kimsenün hâtırın[ı] yıkmadun. Bir kişinin kapısunı kakmadun. Dünyâ varlığına bakmadun. Sana kötülük idene eylük itdün. Allah yoluna gitdün. Sana düşmanlık idene sen dostluk itdün. Allah yoluna da’vet itdün. Nice kâfirleri îmâna getürdün. Kalmışları menziline yitürdün. Niceler yoldaş oldu, sana bile. Ulu devlet buldular seninle.” Cabbâr Kulu’nun anlam dünyasındaki Hz. Ali, Hz. Peygamber’i hutbesindekine yakın bir gözle görmektedir. Anadolu’daki Ali yolunun takipçileri, tarihsel Hz. Peygamber ve Hz. Ali bilgisini Türkçenin ifade gücünden de yararlanarak sunmuşlar, onların sevgisini ve bilgisini yüreklere nakış nakış, ilmek ilmek işlemişlerdir.
Hz. Ali inançla gerilen bir yiğittir. İlimdeki dehâsının ve sağlam kişiliğinin temelinde yakîn bir îmân bulunmaktadır. Allâh’a ve Peygamber’e inanan bir insanın nasıl olması gerektiği konusunda etkileyici bir modeldir. Kendi var oluşuyla örnek olmakla kalmamış, inanan bir insanın hangi niteliklere sahip olması gerektiğini de bir bir saymıştır: “İnanan kişinin yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Büyüklenmekten nefret eder. Şöhrete düşmandır. Düşünmesi derin, susması fazladır. Çok şükreder, çok sabreder. İhtiyacı olanları görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz bile. Huyu güzeldir, geçinilmesi kolaydır. Şeref ve din konusunda tavizsizdir.” Onun bu sözlerini kendisine rehber yapan bir insan, kişisel ve toplumsal hayatta uyumlu, mutlu, huzurlu, herkesle iyi geçinen ve kendisiyle iyi geçinilen, sevilen, sayılan ve sağlam karakter yapısına sahip bir kişi olur. Bir insanın ömründe çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık olmak üzere dört önemli çağ bulunmaktadır. Hz. Ali’nin çocukluğunda Hz. Peygamber’in yanında yetişmesi ve ikinci Müslüman olması, çocukları büyük ölçüde etkilemektedir. Gençlik çağında Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olan bir yiğit olması, gençleri onunla özdeşleşme duygusuna itmektedir. Her genç Müslüman, Ali gibi bir yiğit olmayı ister. Yetişkinlik çağında da ilmiyle, fazîletiyle, ahlâkıyla, adâletiyle örnektir. Onun gibi bir âlim, onun gibi bir yönetici ve onun gibi bir mü’min olmak hayal edilmeye değer bir olgudur. Onun yaşlılığı ise gençlikte yapılan büyük hizmetlerin kıvanç ve övüncünün yaşandığı ömrün son halkasıdır. Fitne ve tefrikadan uzak durmak için mücadele edilen hassas ve önemli yıllardır.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.