İMAM ALİ’NİN VELAYETİ

1560650_714496645293454_8880043178335788310_nBektâşîlikten Kâdirîliğe, Yesevîlikten Rufâîliğe, Kübrevîlikten Halvetîliğe ve Mevlevîliğe kadar Türk kültüründe etkili olan pek çok tasavvufî ekolde Ehl-i Beyt sevgisi, pîrlik, mürşidlik, şerîat, tarîkat, ma’rifet, hakîkat gibi olgular Muhammed-Ali’den miras kalmıştır. Şerîat Muhammed Mustafâ’nın tarîkat, ma’rifet ve hakîkat Aliyyü’l-Murtazâ’nın şanına gelmiştir.
Bu konuda 16. yüzyılda kaleme alınan Alevî-Bektâşî kaynaklarından birisi olan Kitâb-ı Cabbâr Kulu’nda muhayyel bir olay anlatılmaktadır. Hz. Peygamber’le Selmân-ı Fârisî arasında geçtiği kabul edilen bu olay kısaca şöyledir:
Selmân-ı Fârisî, Hz. Peygamber’den kendisine hakîkat ilmini öğretmesini ister. Hz. Peygamber de, ona hakîkat ilmini öğrenmek için Hz. Ali’ye gitmesi gerektiğini ifade eder. Selmân-ı Fârisî, bunun nedenini sorduğunda Hz. Peygamber şöyle bir cevap verir:
“Allâh Teâlâ bana gizlü şey komadı. Hakîkatı, ma’rifeti, tarîkatı, şerîatı, cümlesin[i] bana bildürdi. Ammâ sonra, şerîat miftâhın[ı] (anahtarını) bana virdi. Tarîkat miftâhın[ı] Ali’ye virdi. Tarîkat ilmin[i] öğrenen Ali’den öğrenür. Şerîat ilmini öğrenen, bizden öğrenür… Hakîkatı biz öğretsek, sünnet olur. Hakîkat ilmi ise, bir sarb ilimdür. Değme kişi çekemez, terk ider. Sünnetin terki câiz değildür. Anın içün öğretmeye bize icâzet yokdur.”
Buyruk kitaplarında da yukarıdaki anlatıma paralel bir şekilde “Allah’ın buyruğu, Muhammed’in sünneti, Ali’nin tarîkatı” ifadesine yer verilmiştir.” Hz. Ali’den hırka giydiğine inanılan Hasan-ı Basrî yaşayış ve tavsiyeleriyle pek çok mutasavvıfı etkilemiş, Hz. Ali’yi rüyasında gören Bişr-i Hafî hakîkat yoluna yürüyen erenlerden birisi olmuştur.
Yemînî ve Seyyid Hüseyin Gaybî altı bölük evliyâdan bahsetmektedirler. Hz. Ali’nin velâyet nûru bu altı bölük evliyâ üzerinde tasarruf etmektedir. Evliyânın gönlü seyrullâh makâmında gezerken, düş ilinde ve sır ilinde Allah’ın Arslanı Hz. Ali ile karşılaşır.
Yemînî Fazîletnâme’sinde kimisinin dolu, kimisinin de ehl-i izzet ve büyük ulu olduğunu belirttiği Bayezid-i Bestâmî, Mevlânâ Şiblî, Hallac-ı Mansûr, Zünnûn-ı Mısrî, Hüsâm Şah (Ganî Baba), İbrâhîm Sânî ve Akyazılı Sultan’ın hepsini de irşâd eden kişinin sır sâhibi Hz. Ali olduğunu söyler. Hz. Ali’nin dudağı “Kevser” kaynağıdır. Kevser, eşyanın hakîkatine ait sırların remzidir. Dolayısıyla Hz. Ali’nin iki dudağı arasında bu sırlar gizlidir. Bununla birlikte Hz. Ali’nin mahşerde kendi elleriyle “Celâl Kevseri” dağıtacağı da zikredilmektedir. Abdalların onun elinden içeceği kevser (yaşayacakları ilâhî sırlar) aşağıdaki beyitte “nûş-ı cân” terkibiyle işlenmektedir:
Bezm-i mahşerde ümîd oldur ki yarın içeler,
Sâki-i Kevser elinden nûş-ı cân abdallar.
Hz. Ali tıpkı güneş ışığını gece karanlığında dünyaya yansıtan “ay” gibi, Zât-ı İlâhî’nin nûrunu yansıtarak gönülleri aydınlatmaktadır:
Vechinin âyinesinden gördü cânım zâtını,
Tâze doğmuş ay gibi, sırr-ı hilâlidir Ali.
Rûhlarını Hz. Ali’nin ışığıyla aydınlatmak isteyen bütün âşıklar, hep onun yüzüne doğru yönelmiş, aynayı yüzlerine tuttuklarında onu görmüşlerdir:
Mâh-ı vechin kıblesidir âşıkın ervâhına,
Devlet onundur, niyâz etti nihayet Murtazâ.
Muhammed Mustafâ’nın tebliğ ettiği din olan İslâm’a bağlılığını ilan eden Pir Sultan Abdal aşağıdaki beyitte, Hz. Ali’nin irşâdıyla aydınlandığını dile getirmektedir:
Muhammed dînidir bizim dînimiz
Tarîkat altından geçer yolumuz
Hem Cibrîl-i Emîn’dir rehberimiz
Biz mü’miniz mürşîdimiz Ali’dir
Mahşerde velîler, Allâh’ın huzûruna Şâh-ı Merdân Hz. Ali’nin sancağı altında toplanacaklardır. O âriflerin burhânıdır. Ârifler irfân çerağını Hz. Ali’nin şem’inden yakmışlardır:
Biz çerağı Şâh-ı Merdân şem’asından yandırıp,
Onca dillerde hakâyık şehrinin şem’dânıyız.
Hünkâr Hacı Bektâş Velî’ye atfedilen bir sözde; “düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu” denmektedir. Erkânda, bir olan Allah’ı birlemek, yani tevhîd okumak için bir araya gelencanlar, öncelikle, düşünce karanlığına ışık tutmak amacıyla, sembolik olarak çerağ yakarlar. Çerağ yakılırken, başta Hz. Muhammed olmak üzere, Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve on iki imâmların adları anılmaktadır. Erkân şu şekildedir:
Çerağcı iki dizinin üstüne gelir ve delîli (çerağı) yakarken şu gülbângi okur: Destûr Şâh. Gerçeğe hû. Seyyidim sâdât, seyyid-i kâinât, hülâsâ-i mevcûdât, halîfe-i mefharet ez Cemâlî Muhammed ve’l-kemâli şâh-ı Hasan ve’l-Hüseyin. Allah’ı birleyelim, verelim Muhammed Ali’ye salavât.
Daha sonra, ayağa kalkarak, sağ ayağınının baş parmağını, sol ayağının baş parmağının üstüne koyup, şu duâyı okur: Hak hû dost erenler! Âşıklar, sâdıklar, yanıklar, uyanıklar! Aşk-ı çeşm-i sâkinân! Aşkla diyelim bir Allah, Allah. Çün çerağı yandıralım yâr-i Hüdâ’nın aşkına. Seyyidü’l-kevneyn ol Muhammed Mustafâ’nın aşkına. Sâkiyyü’l-kevser, hem Aliyyü’l-Murtazâ aşkına. Hem Hatîcetü’l-Kübrâ, Fâtımetü’z-Zehrâ, sülâle-i hayrü’n-nisânın da aşkına. Şâh-ı Hasan-ı hulk-i rızâ, şâh-ı Hüseyin deşt-i Kerbelâ aşkına. İmâm Zeynel Âbidîn, Muhammed Bâkır, nesl-i pâk-ı Murtazâ Cafer-i Sâdık, İmâm Rehnümânın da aşkına. Mûsâ Kâzım ser-efrâzı ehl-i hemmin ve ğammin Mûsâ Rızâ’nın aşkına. Şâh-ı Tağî, yâ Nağî hem Hasanü’l-Askerî, hem Muhammed Mehdî, sâhib-i livânın aşkına. Pîrimiz Hünkâr’ımız, kutbü’l-ârifîn ol Hacı Bektâş Velî’nin de aşkına. Tâ haşre dek yanan, âşıkânın aşkına. Ez cemâlî Muhammed ve’l-kemâl-i Şâh-ı Hasan ve’l-Hüseyin, Ali’ye virelim salavât. Erenler mürüvvet.
Görüldüğü üzere çerağ uyandırma erkânı sırasında on iki imâmın isimleri de söylenmektedir. Çünkü Hz. Ali’nin evlâdı olan On İki İmâm da velâyet yolunun vârisleri sayılmışlardır. Bu anlayış, “Benden sonra Kureyş’ten on iki imâm gelecektir. Onların ilki Ali, sonuncusu Mehdî’dir” hadîsine dayandırılmaktadır.
Buyruk kitaplarında Cenâb-ı Ali, Sırr-ı Hafî, Şâh-ı Velâyet, Hümâ-yı Lâhûtî gibi lakaplarla anılan Hz. Ali’nin soyundan gelmeyenlerin pîr olamayacakları hükmü yazar. İlm-i Câvidân’daki; özünü Muhammed Alî’ye yetiştir! Zîrâ, fakrın canı, Muhammed Alî’dir ve delîl, pîrlerdir.şeklindeki hüküm cümlesi, bu anlayışı ifade etmektedir.Bununla birlikte yeterli bir bilgi birikimine (formasyona) sahip olmayanların pîrlik yapması da mümkün görülmez. Dört kapı kırk makâmı, on iki hizmeti, üç sünnet yedi farzı, on yedi kemerbesti bilen bir kimsenin pîrliğinin makbul olabileceğibelirtilir. Şerîat gemi, tarîkat deniz, ma’rifet dalgıç, hakîkat incidir.
Pîr olan kimsenin şerîat gemisine binmesi, tarîkat denizine açılması, ma’rifet dalgıcı olup, hakîkat incisine ulaşarak denizden çıkarması gerekmektedir. Hakîkatin inciye benzetilmesi dört kapı arasındaki gayelilik prensibine işaret etmektedir. Dört kapı süreğinin amacı hakîkate ulaşmaktır. Erkân kitaplarında da benzer ifadeler yer almaktadır. Bir kimse şerîatı, tarîkatı, ma’rifeti tamamlasa da hakîkatten haberi olmasa amelinin bir faydası olmaz.
Bazı deyişlerde tarîkat “yol”, hakîkat “hâl” olarak tanımlanmıştır:
Tarîkat içinde görünür yolun,
Hakîkat içinde söylenir hâlin,
İsteme Cennet’i göster cemâlin,
Kul Himmet geçince candan yâ Ali.
Hakîkatin hâl olmasından kastedilen tasavvufî deyimle; sözü öz, özü köz etmektir. Tarîkat aşk ateşine yanmak, hakîkat ise olgunlaşmak, yani pişmektir. Yemînî Fazîletnâme’sinde Hz. Ali’nin dilinden Hz. Muhammed’in şerîatın, kendisinin ise tarîkatın pîri olduğunu nakletmektedir. Kendisi ve bütün mahlûkât Hz. Peygamber’in dostluğunun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Felekler onun dostluğu için döner, onun mehdini zikreder melekler.
Resmi Ali Baba’nın Uyûnü’l-Hidâye adlı eserinde de Hz. Peygamber’in şerîatı açıklamakla, Hz. Ali ve on ikinci İmâm Muhammed Mehdî’nin hakîkatı açıklamakla memur kılındıkları anlatılmaktadır. Ali Ulvi Baba dört kapı arasındaki diyalektik ve irfânî münasebeti şöyle açıklamaktadır: Nübüvvet şerîat, velâyet tarîkat, râbıtaları ma’rifet, sırları hakîkattir. Şerîat ile tarîkatın birleşmesi ise ma’rifettir.
Hakîkat Hz. Ali ile özdeşleşen toprağa benzer. Tarîkatın,yani Ali yolunun amacı hakîkata ulaşmaktır. Toprağa ne ekilirse, bir şeyler alınır. Eğer toprağa tohum ekilmezse, ondan hiçbir şey elde edilmez. Hakîkate ulaşmayan kişi yemiş vermeyen tohum gibidir. Halbuki her türlü gıda toprakta biter. Bitkiler, ağaçlar, türlü türlü madenler topraktan çıkar. Toprak herkesin çirkin bulup sakındığı nesneleri dahi kabul eder. Onun kirini temizleyerek, ona da toprak denmesini sağlar. Hakîkat ehli olan sûfî de böyledir.
Hz. Ali’nin tahammül bütün kötülüklerin mezarıdır sözünde olduğu gibi, hem kendini hem de ona gelen kişiyi toprak gibi kötü huylardan temizler. Hakîkat ehli küfrü îmâna, çirkini güzele çevirir. Her türlü pisliği toprağa attıkları ve her türlü eziyeti toprağa çektirdikleri halde, o incinmez. Her türlü günâh toprak üzerinde işlenir de, toprak onu örter açığa çıkarmaz. Hacı Bektâş Velî’nin İncinsen de incitme! sözüne muhatap olan derviş de gönlünü toprak etmiş bir Ali tâlibidir. Vurana elsiz, sövene dilsiz ve yer gibi sessiz olan derviş tarîkatın on iki manasını yerine getirir.
Bu on iki mana Erkânnâme’de toprak benzetmesi temel alınarak şöyle işlenmektedir:
1. Sûfî kendini yer (toprak, Hz. Ali) gibi bilmelidir.
2. Marifet tohumunu o yere saçmalıdır.
3. Yeri, rızâ suyuyla sulamalıdır.
4. Riyâzet orağıyla biçmelidir.
5. Gazâ atlabıyla devşirmelidir.
6. Velâyet-i belâ getirmelidir.
7. Halvet sabanıyla sürmelidir.
8. Tanesini samanından ayırmalıdır.
9. Kanâat köşesinde bırakmalıdır.
10. Yokluk değirmeninde un eylemelidir.
11. Muhabbet kazanında pişirmelidir.
12. Sehâvet (cömertlik) sofrasında yedirmelidir.
Tâlip, gönlünü Ali misâli toprak ettikten sonra, tohum ekmekten, onu sulama, biçme, yığıp desteleme, sabanla sürme, savurma, değirmende öğütme ve pişirmeye kadar tarîkatın on iki manasını yerine getirebilirse, Allah dostu mertebesine ulaşacaktır. Fakat yol yukarıdaki metaforda da dikkat çekildiği gibi kolay değildir. Öncelikle metafordaki toprak sembolizminin ifade ettiği tevâzu ve alçakgönüllülüğe sahip olmak gerekmektedir. Sonra ise tohum misali saçılıp, savrulmaya, biçilip, dövülmeye razı olmak erenler yolunun gereklerindendir. Bütün bu safhalarda örnek olan kişi Hz. Ali’dir. Tâlibin tecrübe ettiği süreç, insan-ı kâmil olabilmek amacıyla “kendini gerçekleştirme” projesidir.
Alevî-Bektâşî geleneğinde bu projede dinî danışmanlık yapan mürşid; Hz. Ali’dir. Hacı Bektâş Velî de Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye adlı eserinde fakirlik, sabretmek, âdil olmak, insaflı olmak, ilim, rızâ, tahkîk, kesin olarak bilmek, ahit ve vefâ gibi davranışları saydıktan sonra, bunların topraktan hasıl olan on makâm olduğunu, toprağın babasının da Hz. Ali olduğunu söyler.
Yukarıdaki makâmların Allâh’ın bütün velî kullarında bulunduğunu dile getiren Hacı Bektâş Velî, kurtuluşa ermek istiyorsanız, Allâh’ın kelâmına ve Peygamberlerin Sultânı’nın evlâdına tutunun çağrısını yapar. Kul Himmet bu çağrıya kulak verenlerden birisidir ve Hakk’a giden yolda Hz. Ali’den manevî yardım beklemektedir:
Sen mürşitsin mürvet eyle aşkına,
Çağırınca imdâd eyle düşküne,
Kerbelâ’da yatan imâm aşkına,
İnâyet umarız senden yâ Ali.
Hz. Ali’nin velâyetine olan inanç ve bağlılık, tarîkat erkânının yerine getirildiği meydânda ifade edilir. Cem olan canlar, yâ Muhammed Ali diyerek aşağıdaki gibi deyiş ve nefes okurlar:
Cem’olup erenler yerli yerine,
Erler yâ Muhammed Ali çağırır,
Agâh olup mürşidinin yoluna,
Pîrler yâ Muhammed Ali çağırır.
Meydâna girerek, mürşid önünde ikrâr veren Bektâşî tâlibi şu tercümânı okur:
Bism-i şâh Allah Allah. Küşâd itmiş kerem bâbın şah her dü-serrâ gördüm,
Muhammed Mustafâ-yı destgîr-i her gedâ gördüm.
Gelip ayne’l-yakîn Şâh-ı Velâyet pişvâ gördüm.
Özümü cümle merdânla muhabbet-livâ gördüm.
Aşk meydânında yana yana, döne döne “Allah Allah” diyen dervişler, nefislerini eğitir, kalplerini temizler ve rûhlarını yüceltirler. Hz. Ali’nin yolu kalpleri nazargâh-ı ilâhî (Allah’ın baktığı yer) haline getirmek üzerine kurulmuştur.
Yemînî Fazîletnâme’de Hz. Ali’den naklen; “dinin sâhibi Muhammed Mustafâ mü’minin kalbinin Allah’ın arşı olduğunu söyledi. Eğer gönül aynasını parlatırsan, Hakk’ın varlığı orada tecellî eder. Rahmân’ın nûru şeytanın bulunduğu bir mekâna girmez.
Ka’be putlardan temizlenmeyince, Allah onun tavaf edilmesini emretmez. Eğer er olmak istiyorsan, kalbini putlardan temizle. Haset, cimrilik kalbindeki karanlıktır. Kötü duyguların hepsi şeytan fiili ve maskarılıktır.” der. Ka’be’yi putlardan temizleyen Hz. Ali Yemînî’nin sembolizminde mü’minlere gönül Ka’be’sini kötü duygu ve düşüncelerden temizlemeyerek, nazargâh-ı ilâhî haline getirmeyi ve sadece Allah’a kul olmayı öğretmiştir.
Seyyid Hüseyin Gaybî de Hz. Ali’nin kulluğu sadece Allah’a mahsus kılma ve gönlü putlardan arındırma konusundaki rehberliğine dikkat çekmektedir. Şerhu Hutbeti’l-Beyân’da İmâm Ali’nin Abdü’l-batni (midesinin kulu), Abdü’z-zevceti (kadınların kulu), Abdü’d-derâhime (paranın kulu), Abdü’r-riyâse (makamın kulu) olmadığını, Abdullah (Allah’ın kulu) olduğunu dile getirerek, onu sevenlerine övmektedir.
Murtazâ(Hz. Ali), velîlik denizinin bir incisi, o eşsiz incinin sadefi de Ka’be’nin haremidir. Başkalarından daha şerefli olsa, hakkıdır onun; zira Ka’be’nin hareminden kazanmıştır şerefi. Kulluğu Allâh’a mahsus kılan ve bir lakabı Zâkir-i Tekbîr olan (Allâh’ın varlığını ve birliğini zikreden) Hz. Ali kuşak saklamakla dört zikre işaret etmektedir. Bunlar kelime-i tevhîdin dört şekilde söylenmesidir ve gönülde Allah’tan başkasına yer verilmemesini öğretmektedir:
1. Lâ ilâhe illallâh, (Allah’tan başka ilâh yoktur)
2. Lâ ilâhe illâ hû, (O’ndan başka ilâh yoktur)
3. Lâ ilâhe illâ ente, (Sen’den başka ilâh yoktur)
4. Ve ilâhüküm ilâhün vâhid, lâ ilâhe illâ hüve’r-Rahmânü’r-Rahîm (Sizin ilâhınız birdir, esirgeyen, bağışlayan Allah’tan başka ilâh yoktur.)
Tasavvuf kitaplarında hadis olarak rivâyet edilen “Kim nefsini bilirse, Rabb’ini bilir” hadîsine Fazîletnâme’de yer veren Yemînî, özünü bilenlerin her yerde Allah’ın hâzır olduğunu fark edeceklerini belirtmektedir. Hz. Ali Ey Âdemoğlu! Sen Allah’a isyan edip durduğun halde, sana olan nimetlerini sürdürdüğünü gördüğünde O’na karşı dikkatli ol!sözüyle, Allah’ın eşya ve olaylar üzerindeki tasarrufu konusunda ne kadar yakîn bilgiye sahip olduğunu göstermektedir.
Hz. Ali evlatlarına ve kendisini sevenlere dünyayı ve onun içindekileri değil, Allah’ı dost edinmelerini öğütlemiştir. O uzun yılları gerektiren hayat tecrübelerini bir cümle haline getirerek söze dökmüştür. İnsanlar, dünyalarını yoluna koymak için dinlerine ait bir şeyi ihmal ettiler mi, Allah onları ondan daha zararlı bir şeye uğratır. sözünde kader ilminin incelikleri bulunmaktadır.
Hz. Ali din ve dünya işleri arasında kurulması gereken denge ve alınması gereken ölçüyü hatırlatmaktadır. Dine ait ölçüleri tavizsiz uygulayan bir insan olarak, bu tutumunun nedenselliğini de açıklamış olmaktadır. O ilâhî tasarrufu yakından gözlemlemiş bir Allah dostudur. Bu nedenle insanlara yaptıkları veya yapacakları tercihlerin sonuçlarını göstermek istemiş olmalıdır.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.