Muharrem, Kerbelâ ve Çağın Yezidleri

10421471_685472438195875_3104278429668740877_n
Kendi kirlerini görmeyen insanlar, dışarıda kirli aramaya durur
Keşke herkes dese ki: “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ.” Herkes diyebilse ki: “Değildir bu bana layık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Herkes diyebilse ki: “Dine hizmet ettim diye fahirlenme! Allah bazen bu dini bir fâcirin eliyle de teyid eder. Müzekkâ olmadığından, sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin.”
Şahsi hayatın itibarıyla, “Acaba ben bir fâsık mıyım? Nifakım var mı?” demelisin. Kendi durumunu bu şekilde belirlemezsen, hatalar hafif gelir, sevap iklimine de yanaşamazsın. Kendini, arınmaya muhtaç kusurlu bir insan görmedikçe, istiğfar bilmezsin, bilemezsin! Tevbe bilmezsin, bilemezsin! İnâbe bilmezsin, bilemezsin! Evbenin rüyasını bile göremezsin! “Üstümü başımı kirlettim, aklî melekelerimi kirlettim, tasavvur sistemimi kirlettim, tahayyül mekanizmamı kirlettim!” mülahazaları olursa, bir arınma kurnası ararsın. Fakat kendini pîr-u pak, kusursuz, melekler gibi masun ve masum görürsen, tepeden tırnağa kir akıp durduğu halde, kirlerini görmezsin. Ve kendi kirlerini görmeyen insanlar, ruh haleti itibarıyla, -insan psikolojisinde vardır- dışarıda kirli aramaya durur. En çok başkalarını lekeleyen, onlar hakkında nâsezâ, nâbecâ sözler söyleyen, tepeden tırnağa levsiyâta batmış insanlardır. Kendini görmeyen bu körler, bunlara elli tane bilmem kaç numaralı gözlük bile taksan nazarları hep başkalarının üzerinde, başka yerlerde kirli aradıklarından dolayı tepeden tırnağa bir levsiyat içinde olduklarını, zift kazanı içinde bulunduklarını katiyen ve katibeten göremezler. Acınacak durumdadırlar, sizde acıyabilirsiniz. Zift kuyusuna düşmüş insana acımak istemez misiniz? Hele bu zift kuyusunun akıbeti cehennemdeki zift kazanları ise. İnsan olana yakışan şey, düşen şey ona acımaktır. Dolayısıyla olsun, batsın, bitsin, yerin dibine geçsin mülahazaları mümince tavır davranış değildir. Allah ıslah eylesin! Zift içinde bulunduğunu Allah ona göstersin, arınma yollarını hidayet eylesin demek düşer.
Birilerini bitirmeyi huy edinmeyi Kuran’ın temel disiplinleri de görmek mümkün değil
Yoksa birileri böyle kalkıp sövüp, sayarken Mukabeleyi bil misil kaideyi zalimanesiyle aynı tabiyeleri oluşturur aynı mevziler oluşturur, aynı şekilde taaruzlara geçilirse şayet memlekette tabiyeden geçilmez. Mevziden geçilmez, taarruzdan sıyrılma imkanı olmaz. Herkes birbirinin boğazına sarılır. Bilmiyorum hakikaten yamyamlar ölü insanların etini yiyorlar mıydı, pişiriyorlar mıydı. Batılı misyonerler yiyorlardı diyorlardı. Hatta ricali devletten birini bile yediğinden bahseder. Zannediyorum o günümüzde gıybetle insanların etini yiyen, iftira eden her gün bir yalanla onları karalamaya çalışan insanlardan daha hafifti. Geleneksel olarak onlar insan yemeyi öyle görmüş, öğrenmişlerdi. Fakat İslami gelenekte yalanı adet haline getirmek, iftirayı adet haline getirmek, insanları karalamayı adet haline getirmek, intikam duygusunu adet haline getirmek, birilerini bitirmeyi huy edinmek, İslam geleneğinde, İslam’ın genel kurallarında temelinde, Kuran’ın temel disiplinleri de, sünnetin genel esaslarında fukuhayı kiramın temel içtihatlarında, istimbadlarında ahlakı aliyeyi İslami değişik kitaplar halinde telif eden bu mübarek insanların kitaplarında görmek mümkün değildir. Bu açıdan da ister neşriyat yoluyla isterse doğrudan doğruya televizyon, mikrofon falan onları,  seslerini bütün cihana duyururcasına “İnsanların etlerini yen ki gıybete et yeme!” Diyor Kuran’ı Kerim. Ölü kardeşinin etini yemeyi arzu eder mi? Etmez yani bir insan. Ama işte birinin gıybetini etmek ölü eti yemek gibi şeni, çirkin, Ahsen-i takvime mazhar insanla telif edilemeyecek bir denaettir, bir şenaattir.
Çağın Yezidileri aynı şeyleri yapıyorlar
Öteden beri olağan gelmiştir bu haksızlıklar, bu zulümler fakat bazı devirlerde zirve yapmıştır. Yezidi döneminde, Yezidler bunu zirveleştirmiştir. Yezidi bir tane değildir yani. O yezidin ordusunda baş kaldırabilirlerdi. Ehli Beyti Resulluh’a  karşı, tavır almaya karşı baş kaldırabilirlerdi. Fakat hem o tarafta hem beri tarafta bir kısım yezidi ahlakıyla ona tehalük etme denir mi? Fakat öyle davranan insanlar vardı. O yirmi beş, otuz, kırk tane insanın Ehli Beyt’ten kadın çoluk çocuk nasıl Suriye’de aynı şey yaşanıyor, nasıl Mynmar’da aynı şey yaşanıyor. Çağın Yezidileri aynı şeyleri yapıyorlar. Nerede o türlü vahşet ve denaet varsa Yezidi ruhu hortlamış demektir. Bir taraftan onun üzerine geldiler, o bir avuç insan adeta savaşıyor gibi üzerlerine geldiler.
O bir avuç insanın savaşma gücü yoktu savaşma niyeti de yoktu. Belki bir davete bir çağrıya icabet etmişlerdi. Onlarda Irak’a gitmeye karar vermişlerdi. Seyyidina Hazreti Hüseyin Efendimiz belki ikaz edilmişti orada. Denmiştir yani…Çünkü kendinden evvel keşke bu Irak Acem bu Irak’la aramızda ateşten dağlar olsaydı diyen halifeler var. Onların o yüksek basiretini hayranlık duymamak mümkün değildir. Onlara güven olmazdı Pers’e güven olmazdı. Katiyen ama günümüzde bir sürü Pers’e güvenenler var. Biz ki Müslümanız aldanırız fakat aldatmayız. Öyle de deyin öyle de deyin. Mümin emniyet insanıdır fakat aldanır. Hazreti Pir’de diyor, biz ki Müslümanız aldanırız fakat aldatmayız. O koca sultan böyle ona haşa aldanma sözünü de nispet edemem, çünkü onlara çok şey borçluyuz. İslam’ın kalbi ve ruhi hayatını onlara borçluyuz. Şazililer ondan kadiriler ondan, Mustafa Bekni Sıddıkiler ondan Muhammed Badi Nakşibendiler onlardan, onlardan, onlardan. Ahir zamanda saflaşacak, durulaşacak bir yönüyle kendi havuzunu bulacak. Orada terakküm tahaşşüd edecek. Ve İslam’ın makûs kaderini değiştirecekte onlardır, Allah’ın izni inayeti ile. Doğrudan doğruya veya bir yönüyle onların meydana getirdikleri Anil Merkez hareketle Allah’ın izniyle merkezkaç demek bu. Merkezi onlar oluşturacaklar, o açılımı onlar sağlayacaklar Allah’ın izniyle… Çağımıza ışık tutan Piri Mugan, Şem’i Taban, Ziya’yı Himmet onlardan birisidir. Nispet edin etmeyin, nispet bir yönüyle bazen de belki burada bir zorlama bir tekellüf olabilir. Gerek yok onlara önemli olan öyle bir misyonun eda edilmesidir. Bir taraftan bunu görmeyen körler var, bir taraftan körü körüne onun üzerine haince giden Yezid gibi insanlar var. Savaşamayacak insanların üzerine gitmek, insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir şeydir. Azıcık böyle imanı nazar etseniz, günümüzde de değişik yerlerde buna Türkiye’de dâhil aynı vahşeti görmeniz mümkündür. Biraz evvel kısmen o değişik coğrafyalarda sizi nazaran gezdirmeye çalıştım.
İslam var olduğundan bugüne kadar, çağımızda olduğu gibi bu ölçüde kirlenmemiştir
Bakın yanı başınızda şeamete dönüşmüş Şam’a bakınız ve bir yönüyle esas medeniyet merkezi İslam’ın zeki bir evladı dediği Mısır’a bakınız, Myanmar’a bakınız, Irak’a bakınız, Bangladeş’e bakınız, dünyanın değişik yerlerinde hayalinizle bir seyahat tertip ediniz ve dolaşınız, insanlar vahşet içinde birbirlerini çiğniyorlar, hayâ sıyrılmış gitmiş öyle yüzsüzlük ki her yerde ne çirkin yüzleri örtermiş meğer o incecik perde vefa yok ahde hürmet hiç emanet lafzı bir medlul manasız bir kelime haline gelmiş emanet. Yalan raiç terviç ediliyor, siz yalan söyleyin iftira yazın, alacağınızı bizden alın, yalan, raiç ya net mültezem her yerde Hak meçhul, ne tüyler ürperir Ya Rab, ne korkunç inkılap olmuş. Ne din kalmış hele dindarlar arasında. Ne iman, din harap, iman serap olmuş. Mefail kaynasın gitsin kesilsin, vicdanlar lal. Bu izmihlal ahlakı yürürken kalmaz istiklal, kalmaz devlet, kalmaz hayal, kalmaz ümniye, kalmaz ideal, kalmaz mefkûre.
Evet, Dünya kan ağlıyor ve ahvali adiyedenmiş gibi görüyorsunuz her yerde o ona bakıyor oda ona bakıyor. Galiba bunlar “böyle olağan şeylerdenmiş” diyorlar yani. Dolayısıyla o vahşet o denaet o şenaet o yalanlar o iftiralar o intikam duyguları o birilerini karalamalar, yatarken sürekli bitirme hülyaları ile yatan, bitirme senaryoları ile meşgul olanlar, kalkarken de bizzat o senaryoların figürü olan, figüranlar. Uykularını senaryo yapmakla rüyalarını senaryolarla kirletmekle kalktıkları zamanda o kirli senaryoları oynamak suretiyle aktörler olarak etrafa sürekli levsiyat saçma herhalde.. Herhalde İslam var olduğundan bugüne çağımızda olduğu gibi olduğu kadar bu ölçüde kirlenmemiştir. Böylesine bir levsiyat bekçiliğine sürülmemiştir. Ve bununla beraber İslam’a ait bazı şeyleri ikame iddiasında bulunma, onu adını demiyorum ben birileri her şeyi üzerine aldıkları için üzerlerine almasınlar üstlerinden geçsin.
İddialar ortaya atıldıkça milletimiz, problemler sarmalı içinde kendini buluyor
Evet, bir yönüyle çok önemli hayati bir şeyi ikame iddiasında bulunuyorlar. Konjektörden haberleri yok,  içtimai coğrafyadan haberleri yok. Cehaletin bu kadarına pes. Fakat bir de kocaman kocaman iddialar, öyle iddialar ki Hazreti Ömer’in yapamadığı, Hazreti Ebubekir’in yapamadığı, Hazreti Osman’ın yapamadığı, Hazreti Ali’nin yapamadığı, Sahabe-i Kiram’ın yapamadığı iddialarda bulunma, kocaman kocaman iddialar ortaya atıldıkça o mübarek milletimiz tarih adına çok önemli şeyler vaat eden milletimiz, problemler sarmalı içinde kendini buluyor. Gür diye sağa yıkılıp gidiyor gür diye sol yıkılıp gidiyor, gür diye ileri yıkılıp gidiyor, gür diye arka yıkılıp gidiyor, yalnızlıkları içinde size daha evvelde bir tane akıllı Mehmet hikâyesi arz etmiştim, müsaade ediyor musunuz bir kere daha arz edeyim, bir uçurumdan aşağıya iniyorlarmış onlar, akıl daneler akıllı Mehmet diye nakledilir bizim oralarda akıllıları o, uçurumdan inmek için böyle dolaşıp bir güzergah patika bile olsa oradan inme yerine bir anda inelim diye, -o sivri akıl işidir, altından kalkamayacakları projelerin altına girme sonra da altına girdikleri projenin altında preslenme- evet kestirmeden inelim. Nasıl inelim. Biri diyor ki ben bu kayalıklardan tutunayım. Öbürü de benim belimden tutunsun. Öbürü de onlardan tutuna tutuna aşağıya insin. O menkıbeye göre tam kırk tane oluyor. Nihayet- yukarıda ki kırk damı taşır mı bilmiyorum ama- olsun yirmi tane. Elleri taşıyamaz hale gelince, kopuyor kayadan hepsi aşağıya düşüyor ve 39’u ölüyor. Bunun da kolu kanadı kırılıyor. Çevreden günümüzde bu türlü şeylere maruz kalanların imdadına hemen koşulduğu gibi imdada koşuyorlar. Yav Mehmet ne oldu diyorlar. Sormayın diyor az daha bir sakatlık çıkaracaktık. Evet bir şey yaptık bir şey yapıyoruz. Mübarek bir ülke İstikbal vadeden bir ülke, bir söğütte söğütcükte, ser çekmek sureti ile, altı asır insanlığın kaderine hakim olan, devletler muvazenesinde muvazene unsuru olan, mübarek Anadolu insanı, bu telekominikasyonun çok inkişaf ettiği, teknolojinin çok inkişaf ettiği, tekniğin çok inkişaf ettiği ve bir düğmeyle dünyanın en uzak noktasına ulaşabildiğiniz bir dönemde, ülkeyi problemler sarmalı haline getirdiniz! Hâlâ da Akıllı Mehmet gibi “No Problem” diyorsunuz. Evet, tarih bunları, bir, ağlama sayfaları olarak onlara yazacak, bir de gülme sayfaları olarak. Onu öyle gülecek şey halinde, öyle ironik bir üslupla ifade edecekler ki millet katıla katıla adeta tiyatro seyrediyor gibi güleceklerdir. Evet, her devirde olmuştur böyle. Maalesef günümüzde de, dünyanın dört bir yanında böyle bir Yezidilik var. Yahu birader! Siz Seyyidina Hazreti Hüseyin’i çağırdınız, ehl-i beyti ile beraber, çocuklarıyla beraber. Hepsini kılıçtan geçirdiler. E madem çağırmıştınız, ey Persliler, ne diye onların imdadına koşmadınız? Yezid yerin dibine batsın, Allah’ın cezası bir insan; fakat sizinkine de Yezidlik denmez mi? Yani.  Bu bir yanı.
Onca insanın, haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytanlık yapması, Yezidlik yapanlardan daha garip
Yezid, Yezidlik yapıyor; fakat birileri onun Yezidliğine karşı, “Hayır olmaz bu!” demiyor
Birileri Yezidlik yaparken, onca insanın, haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytanlık yapmasını, Yezidlik yapanlardan daha garip buluyorum ben. Evet, Yezid, Yezidlik yapıyor; fakat birileri onun Yezidliğine karşı, “Hayır olmaz bu!” demiyor. Madem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir parçası, ona sahip çıkmak gerekirken durup uzaktan o işe bakma.. sonra yalandan, onların orada şehadetleri üzerinde ağıtlar yakma… Bu, insanca bir tavrın işareti değildir! İnsanca tavrın işareti, Sa’d bin Rebî’in Uhud’da yaptığı şeydir! Bir iki insan dilinden kaçırıyor. Az kenara  çekilirken, bir pusu ararken ‘aman bana bir şey olmasın ‘mülahazasıyla tedbir-i temkin teyakkuza geçerken diyeyim ben Sahabe-i Kiram’ı kınama manasına gelebilecek kelimelerden kaçarak bunları söylüyorum. “Rasûllullah (aleyhissalatü vesselam) vefat etti!” diyorlar. Kılıcını çekiyor, ileriye atılıyor: “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz?” diyor. Böyle yapmak gerekmez miydi? Mus’ab ibn Umeyr gibi yapmak gerekmez miydi? Abdullah ibn Cahş gibi yapmak gerekmez miydi acaba? “Allahım! Tam fırsatıdır. Beni burada şehit etsinler; kolumu kol, bacağımı bacak, kafamı kafa… koparsınlar. Ben Senin huzuruna kanlar içinde geleyim. Bana Sen diyesin ki: ‘Abdullah sana ne oldu?’ Ben de ‘Rasûlullah’ın yolunda, önünde kalkan olmaya çalıştım, böyle oldum!’ diyeyim!” demek gerekmez miydi? Fakat sadece o feci, o şeni hali aklımıza geldiği zaman o şenaati yapanları Allah yerin dibine batırsın falan deriz. Ama genelde Ehli Sünnet akidesinde ille de birine lanet etmenin, lanet okumanın, cehenneme girsin demenin sevabına dair bir şey yoktur, kitapta yoktur, sünnette yoktur. Müstehak oldukları, olacakları şeyleri Allah takdir buyurmuştur ve mutlaka onu yapacaktır. Onun için dilimizi tutar, bir şey demeyiz. Fakat yaptıkları şeyi bence, o şenaati o denaati takdir etmemek mümkün değil. Korkunç bir şeydir o korkunç bir cinayet.
Yezidler hiçbir zaman eksik olmamıştır, günümüzde olanlara bakıp da yadırgamayın
Günümüzde de aynı Yezidlikler, aynı Haccaclıklar yaşanıyor. Kendileri gibi düşünmeyenleri ademe mahkum etmek için her gün bir entrika, bir komplo sahneye sürmek suretiyle adeta aleme ilan ediyorlar . Ne Haccaclar ne de Yezidler hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bahsetmiştim âcizane tarihi kadim yazarı Celal Nuri kendi döneminde o Meşrutiyet yıllarını Cumhuriyet dönemine bağlayan dönemde. Henüz Osmanlıca harfleri, tarihi de öyle yazmıştı. Kalemi çok güçlü genç bir insan. Ona dert yanarlar, sokaklar kan seylablarıyla çağlayıp duruyor. İnsanlar ölüyor. Haysiyetler, şerefler, namuslar payimal oluyor, ayaklar altında demek. Der ki, “O kan seylabları ne zaman durdu ki!” Evet, hiçbir zaman Yezidler, Şimirler, İbn Mülcemler, Lü’lüler eksik olmadı. Onun için günümüzde olanlara bakıp da yadırgamayın. Hiss-i mürüvvetle, engin insanî duygularla kendimize dua ederken “Allah’ım bizi de, şirazeden çıkmış, endaze bilmeyen bu insanları da hidayet buyur. Cennet yoluna girmeyi lütfeyle ve onları da Firdevs’inle sevindir!” demek suretiyle, haklarında iyilik ve güzellik dilek ve temennisinde bulunalım.
Çağın Yezidlerine karşı. Yezid öyle bir Yezid’dir ki, Yezid ismini kirletmiş. Sadece Ehl-i Beyt muhabbetiyle meşbû insanlarda, Alevilerde değil, Sünnî dünyada da Yezid adı yoktur. Hiç koymamışlar. Oysaki Ashâb-ı Bedir arasında, bir tespite göre dört tane, başka bir tespite göre beş tane Yezid vardır.
Yezid, Arapça da bir kelime, “artar” veya “arttırır” manasına gelen ve çok kullanılan bir kelime. Fakat adeta Yezid ismi adına, Yezid’in dönemi bir dönüş noktası olmuş. Onunla artık Yezid ismi kullanılmayan, başkalarına verilmeyen mel’ûn bir isim haline gelmiş. Ve ehli sünnet ulemasından niceleri ona lanet etmiş. Bedül’emali temkinli davranarak, ‘neme lazım’ mülahazasıyla “Ve lem ya’lem yeziden..” demiş.

10641285_685643158178803_7450948214504338133_n

Soru: Hazreti Hüseyin Efendimizin Kerbelâ’da şehit edilişi hala ciğerleri dağlıyor; özellikle Muharrem ayı gelince yürekler bir kere daha yanıyor. Fakat bugün İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde değişik ölçeklerde Kerbelâlar yaşanmaya devam ediyor. Kerbelâ hadisesini nasıl okumak, anlamak ve anmak lazım ki yeni Kerbelâların önüne geçilebilsin?
Evet, Dört bir yandan bela… bela sarmalı demektir esasen o… Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “Bugün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar / Bugün eyyam-ı matemdir, bugün âb-ı Revan ağlar.”- Revan nehri o çevrede olduğundan dolayı- Mehmet Akif farklı bir şekilde meseleye temas eder, onun kapkaranlık bir gün olduğunu ifade sadedinde –mevzu o değildir-:
“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed, Aylar bize hep Muharrem oldu!” Muharrem mübarek bir aydır, H.z Nuh’un halas olduğu aydır- Hz İbrahim’in ateşten kurtulduğu aydır. Hz Musa’nın (as) Firavun’un şerrinden kurtulduğu aydır. Bağrında bu kadar güzellikleri saklayan ay,  Kerbelâ ile öyle bir kirlenmeye maruz kalmıştır ki, Rasulullah’ın Ehl-i Beyt’i orada şehit olmuşlardır.
Onun için Muharrem insanların, müminlerin, sünni alevi herkesin ağladığı bir ay haline gelmiştir. Fakirin de çocukluğum dönemi itibari ile, canı gönülden bağlandığım Alvarlı İmam Hazretleri’nin sözünü size söyledim. Uzun. Bir kaside esasen ama ağıt gibi bir şeydir.  Akif bir yönü ile dini çöküş ve dindarın,
Mehmet Akif farklı bir şekilde meseleye temas eder, onun kapkaranlık bir gün olduğunu ifade sadedinde:
“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi…
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu
Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
Ümmeti bırakma böyle mazlum.
Bizleri bırakma böyle mazlum. Demek suretiyle… Yani orada temaa olarak.. Kerbela’nın, bir karanlığın esasen, vahşetin, denanetin ünvanı haline geldiğini. O güzelim ay, insanlığın iftihar tablosunun vahşetten ve denaatten sıyrılarak sevr sultanlığına muvakkaten ikame buyurduktan sonra medine-i münevvereye hicret ettiği muharrem ayı ve Müslümanların sene başı olarak kabul ettikleri muharrem ayı – o dönemde sahabe-i kiramın ittifakı ile oluyor bu- bir gün geliyor kerbelada, revan nehri kenarında bu ay öyle bir kirleniyor ki artık ondan sonra muharrem ayı dediğimizde aklımıza o geliyor bizim. Ancak hani bu türlü şeylerde mesela, Hazreti Ali Efendimizin İbn Mülcem denilen densiz insan tarafından şehit edildiği bir hadise olarak anılması lazım. Fakat o hadise anılırken bence Hazreti Ali’nin şah-ı merdan, damad-ı Nebi, fatih-i Hayber, haydar-ı kerrar ve ikinci veya üçüncü Müslüman, Efendimiz’in terbiye-gerdesi olduğunun özellikle vurgulanması lazım.
Hazreti Ali Efendimizin, halife olduğu dönemde hükmettiği cihan bir yönüyle şimdiki Türkiye kadar yirmi idi. Fakat onun iki kat elbisesi yoktu. Merak mı ediyorsunuz? Merhum Seyyid Kutub’un “El-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam” adlı eserine bakın. Diyor ki: “Hazreti Ali kış günlerinde yazlık elbise ile tir tir titriyordu. Yaz günlerinde de bazen kışlık elbiseyle buram buram ter döküyordu. Çünkü iki kat elbisesi yoktu.” Hazreti Pir-i Mugan, onun kerametine veriyor; fakat Kutub, siyer ve megazi beyanlarına dayanarak bu mevzuda fakirane hayatını anlatıyor.
Ehl-i Beyt kimdir, o hane nasıl bir hanedir? Bunun anlatılması lazım. Hazreti Ali’nin hanesinin iki göz olduğunu zannetmiyorum. Zannediyorum hücre gibi bir yerde kalıyordu halife olduğu dönemde. O mübarek validemiz… Hani siz dersiniz ki: “Yaşadığımız çağda olsaydı, hamal gibi koştururduk, bütün ihtiyaçlarını görürdük, o anamızın hayatı o kadar zorlukla götürmesine izin vermezdik.” Evinde öğütülecek unu kendi el değirmeniyle yapıyor ve canım çıksın elleri nasır bağlıyor. Hazreti Ali kuyulardan su çekerek evinin ihtiyacını karşılıyor. Su kuyudan çekiliyor; göze yok, kaynak yok o yörede.
Hazreti Fatıma Validemiz, Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğünde otuz yaşında ya var ya yok, Dayanamıyor o hicrana, türbe-i saadetine gidiyor Efendimiz’in, toprağı avuçlayıp alıyor; işiten herkesi hüzne boğan mısraları sıralıyor: Mealen, “Hazreti Ahmed’in türbesindeki kokuyu bir kere hisseden artık yaşadığı sürece güzel kokular koklamasa ne çıkar! (Ey sevgili ve muhterem babacığım! Senin ruhunun ufkuna yürümenden dolayı) üzerime öyle musibetler döküldü ki; şayet bunlar, gündüzlerin üzerine dökülseydi, nurlu günler kapkaranlık gecelere dönerdi.” diyor.
Hazreti Fatıma bir gün Efendimiz’e geliyor, o nasırlı ellerini gösteriyor. “Ya Rasûlallah, diyor gelen o humustan…” (Ah istismar edilen o humus.. “İşin başındayım, bize düşen de bir humus var!..” Ah kör olası gözler.. sağır kulaklar.. ah şekli Müslümanlıkla müteselli olan, gerçek Müslümanlığı bilmeyen, hakikatinden haberdar olmayan ama “onu ikame edeceğim” diyen nankörler!..) “Ya Rasûlallah! Tahammülfersa oldu, artık götüremiyorum!” diyor. Efendimiz, “Eve gidin, beni orada bekleyin” diyor. Mübarek annemiz diyor ki -en sahih hadis kitaplarında- “Biz yatağa girmiştik Ali’yle. Efendimiz gelince, ayağa kalkmak istedik, ‘Olduğunuz gibi kalın’ dedi. (Detayına kadar anlatıyor annem; diyor ki) Ayağının serinliğini göğsümde hissetim! Buyurdular ki, ‘Ben size istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Yatağa girmeden önce 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdüllilah, 34 defa da Allahu Ekber deyin, bu sizin için daha hayırlıdır!’ Pekâlâ, ya Rasûlallah!” Pekâlâ, ya Rasûlallah!.. Ali budur, Fatıma budur. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’in neşet ettiği hava buydu. Allah hepsinden razı olsun; Ehl-i Beyt’in gölgesini başımızdan eksik etmesin! Gölgesi başlarının üzerinde bir saadethanesiydi.
Ehli-beyt’i incelikleri ile anlatmak lazım
Hz Ali Efendimizi anlatırken bu incelikleriyle  anlatmak lazım. Hz. Hasan Efendimizi anlatırken bu incelikleriyle anlatmak lazım. Müstağniyane  yaşamış  kimsenin devletin 5 kuruşuna tenezzül etmemiş ve bir günde bunlar  yetmiyormuş gibi kemalatı,  terakkiyatı  zirveleşmesi adına  zehirleyerek onu da şehit  etmişler . Efendim kavi şüpheye binaen . Hukuk sistemi nereden alınıyor. Kavi şüpheye binaen Hz .Hüseyin’in şehadeti de kavi şüpheye binaen. Yezit nesi diyelim haini diyelim. Kavi şüphe şu yani bir yerde bu adamlar  tam bizim gibi düşünmediklerine göre kuvvetli bir şüphe var. Dolaysıyla bunları hemen içeriye alıp derdest etmek lazım. Ona göre savcı uydurmak lazım. Ona göre hakim uydurmak lazım. Ona göre de polis uydurmak lazım. Kuvvetli bir şüphe vardır bunların canlarını okumak lazım. Yezit düşüncesinden farkı yok. Ne diyor  Yezit, bunlar şayet küfeye varırlarsa  Irakların bize karşı çıkmaları kavi bir şüphe teşkil eder. En iyisi mi bunların hepsinin kellelerini alalım dolaysıyla o kavi şüpheye meydan vermeyelim. Esasın çağın  Yezitleri. Şimdi Hz Hasan efendimizi Hz. Hüseyin efendimizi kendi hususiyetleriyle, enginlikleriyle, derinlikleriyle anlatmak  lazım.  Vaka bize ulaşmış  Hz. Hasan efendimize ait böyle geniş bir münacat  yok. Çok gaileli dönemde  bir dönemde neşet etmişler. Kaybolmuş belki. Belki İran da  onlar  kendi kaynaklarıyla kendilerine  ulaşmış  şeyler vardır da iki üç satırlık şey var.  Hz. Hüseyin  efendimizin  iki parça bir şey var. Ama Onlardan sonra olan torunların evlatlarının çok uzun  geniş münacatları var.  Çok ciddi enginlikte  kıtmir  görüyorum  ben onu. Ve hatta diyorum ki acaba o dönem de  bunu yazacak kadar  böyle o türlü ıstılah falan  dil terminolojisi o kadar gelmişmiydi. Yoksa sonradan mı yazıldı bunlar çünkü çok derin, çok engin insanın külahını  yukarıya atacağı şekilde bir derinlikle duygularını seslendirmişler.  Şimdi o zevatın bence dünyalarını girilince  esasen bu enginlikleriyle anlatılması lazım. Ben ona taraftarım. Hatta diyorum efendimizin hicreti anlatılmalı dünyaya teşrifleri viladeti anlatıldığı gibi . Miracı anlatılmalı (s.a.v)’in  Bedri anlatılmalı Uhud’u anlatılmalı, Hüneyni anlatılmalı, Mekke fethi anlatılmalı. Fakat  temel de orada esasen bizim üzerimize tesir icra edecek ruhumuza haydi bir iki adım daha dedirtebilecek  espiriye  bağlı bir şeyler anlatmak lazım. Hz. Hasan Hüseyin efendimizi  anlatırken de bence insanların içinde onlara karşı olan o sevgiyi coşturacak böyle mağmalar  halinde fışkıracak  şekilde bir şeyler bulup anlatmak lazım. Bulma için zahmetler çekmeyeceksiniz  siyere meğazi  derinliklerine indiğiniz zaman onları göklere çıkarabilecek öyle ifadeler vardı ki onlarla onların gerçek konumlarını belirleyerek Kerbelayı öyle destanlaştırmak  Hz. Hasan Efendimizin şehadetini öyle destanlaştımak ….
Yalanla, bağırıp çağırmayla değil göz yaşlarıyla yad etmemiz lazım
İmam Cafer Sadık öyle Muhammed Hanefiyeyi öyle İmam Zeydi öyle destanlaştırarak anlatmak lazım. Şimdiki gibi değil yani. Falana lanet okuma filana lanet okuma bunların onların ruhlarına bir faydası yok bize da sevap kazandırmaz. Lanetin kendisine lanet, sövmenin kendisine sövme seb.. Kafirlerin müşriklerin putlarına sövüp saymayın. Na seza na beca söz söylemeyin. Yani Lata Allah belanı versin başına şu olsun Menata şöyle, Uzzaya şöyle, İsafa şöyle, Naileye şöyle, Zevse şöyle, afrodite şöyle.. Bunların aslında bir sevabı yok. Ne Kuranda, ne Sünnette ne selefi salihinin beyanında ne Hz. Ali efendimizin beyanında, ne Hz. Hasan efendimizin beyanında, ne Hüseyin efendimizin beyanında yok böyle bir şey. Olsa olsa yezidin beyanında haccacın beyanında olur. Öyle bir şey yok bunlarda. Ama o zatların gönüllerimize dipdiri, her zaman hatırladığımız zaman gönlümüzde oturabilecekleri bir sandalyede oturuyor gibi, bize yeniden bazı şeyler mevzuunda komut veriyor gibi, kumanda ediyor gibi. Gönlümüzde onları öyle büyükleriyle duymamız lazım. Göz yaşlarıyla yad etmemiz lazım. Yalanla değil bağırıp çağırmayla değil böyle yad etmemiz lazım. İmkan olsa da keşke ister camide isterse cem evinde mesala bu şekilde yaklaşma Allah’ın izni ve inayetiyle onların sevgisini gönüllerimizde kalıcı kılacaktır inşallah ve dünya bir gün onların çizgisinde yeniden şekillenecektir ve herkes birbiriyle kucaklaşacaktır. Yezidler duygusu toprağa gömülecek üzerine kayalar koyulacaktır. Bir daha hortlamasına meydan verilmeyecek şekilde defnedilecektir. Yezidi düşünceler haccaci düşünceler, amnofisi düşünceler, ramsesi düşünceler, ibnüd  şemsü düşünceler, sezari düşünceler, iskenderi düşünceler, Napolyoni düşünceler.. Allah bizi istikametten ayırmasın. Ehl-i beyt yolundan bizi ayırmasın. Biz hepimiz öyleyiz. İçimizi burada seslendiriyoruz. Benim onlara karşı öyle delice bir muhabbetim vardı ki böyle semavi gibi. Yani Cebrail Hz. Aliyle bunlar ikiz miydi falan. Öyle bir düşüncem. Yani bu diğerlerini görmeme duygusu böyle içimde hasıl ettiğinden dolayı o abide şey. Bunu tadil etme bir yönüyle kitap ve sünnet çerçevesinde belli bir konuma getirmek için epey kendimi zorladım. Yani biraz pederin belki biraz validenin o zaviyede onlar tekke ve zaviye terbisiyle neşet ettikleri için onlarda muhabbet ehli beyt muhabbeti çok aşkındı çok taşkındı yani. Ölürlerdi onlar. Hep Hz. Ali’ye ait menkıbeler bazen o üstureler rivayet edilir. O çocukluk şuuraltı müktesebat dönemi yani işte 0-5 mi 7 mi 10 mu ne ise o arada o şuur altı müktesebat onlarla öyle donanmış ki sonraları ben böyle adeta diğerleri böyle yok gibi falan oluyordu. Onu dengeleme adına kendimi epey zorladım yani. Başka değerleri de saygıya değer başka insanları da kendi konumları itibari ile kabul etmek saygı duymak öyle. Biz anlayış ve o duyguyla neşet ettik o atmosferde neşet ettik. Fakat gel gör ki belli bir dönemde bu toplumun böyle nüans farkıyla birbirinden ayrı olan unsurlarına birbirine bütün bütün yabancıymış gibi onlara bir şey söylediler tahrik ettiler beri tarafa bir şey söylediler tahrik ettiler kopardılar. Günümüzde ekratle etrakın birbirinden kopup gittiği gibi. Sonra meseleye reçete sunanlar yarayı iyice büyüttüler. Neşter vurmadan anlamayanlar veya mualeceden anlamayanlar, hastalığı bilmeyenler Ziya Paşa ifadesiyle “Bil illeti kıl sonra müdâvâta tasaddi Her merhemi her yâreye dermanmı sanırsın, En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın” der. Herkesi kör alemi sersem sananlar o hastalığa farklı mualecede bulundu. Maalesef değişik komlikasyonlara sebebiyet verdiler. Aslında mualece bir kalp damarına bay pas yapma adına mualeceden daha ciddi bir hassasiyet istiyordu. Beyne müdahaleden daha ciddi bir hassasiyet istiyordu. Fakat acemice çocukların elinde o mualece yapıldığından dolayı nöronlar tahrip edildi korteks tahrip edildi, kalp damarları tahrip edildi ve bir millet manen ölüme terkedildi. Böyle yapanları Allah ıslah eylesin, bize de akıl fikir engin düşünme, objektif bakma, görülebilecek şeyleri doğru görme.  Allah lutfeylesin.
Allah, bizi istikametten ve Ehl-i Beyt yolundan ayırmasın! Amin….
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.