Âbidlerin Işığı İmam Zeynel Abidin

zeynelabidinn
Seyyidler zincirinin dördüncü halkasını temsil eden Zeynel Abidin Hazretleri, Kerbela faciasından sağ kurtulan tek erkekti. Bu yönüyle Peygamber yolunun temsilcisi olarak yaşamını sürdüren abidler ışığı Cevşenü’l Kebir’in de nakledicisi.
Onun hususiyeti var. Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz. Kimse onu tutmamış. Kimse başına taç yapmamış. Kimse bağrına basıp aziz kabul etmemişti. O mihnet çanağı içinde kaynıyor, mihnet teknesi içinde durmadan yoğruluyordu. Yoğruluyordu ama diyordu ki ‘Darılma dünyası değil bu dünya, bu dünya dayanma dünyasıdır. Dişini sıkıp dayanacaksın, kime darılıyorsun? Bunlardan Allah haberdarsa başkalarına darılman senin için zulüm değil midir?’ Dişini sıkıyor ve dayanıyordu.” Fethullah Gülen Hocaefendi, bir sohbetinde Zeynel Abidin’i bu ifadelerle anlatıyordu. İsmi kulaklara aşina olan ancak hayatı hakkında çok ta bilgi sahibi olmadığımız bir peygamber torunu Zeynel Abidin. Yani âbidlerin ışığı, süsü…
Hazreti Hüseyin’in oğlu ve Ehlibeyt’in içinde Kerbela faciasından tek kurtulan erkekti Zeynel Abidin. O sırada 21 yaşlarında idi. Hasta olmasına rağmen savaşmak istedi. Çünkü gözünün önünde akrabaları birer birer şehit ediliyordu. Ancak Hz. Hüseyin, buna müsaade etmeyerek onun kendi soyunu devam ettirecek imam olacağını söylemişti. Faciadan sonra Ehlibeyt kadınlarıyla birlikte Şam’a götürüldü. Yetmiş yıllık hayatı sürgünlerle geçen âbidlerin ışığı, tabiinin büyüklerindendi ve büyük sahabilerin çoğunu görmüştü. Hazreti Hüseyin’in neslini devam ettirmesinden dolayı Seyyidü’l-Sâcidîn (Secde Edenlerin Efendisi) olarak da bilinen Zeynel Abidin’in günümüze ulaşan en belirgin özelliği cömertliği.
Herkesin uykuya çekildiği gece vakitlerinde fakir fukaranın evlerini gezen Zeynel Abidin Hazretleri, kapılarına çuvalla yiyecek bırakırdı. Peygamber torunu olduğu için evine bir şey getirildiğinde ya da ganimetten hisse ayrıldığında, bunu derhal dağıtan büyük insan, 20-30 yıl boyunca geceleri fakirlerin kapısına yiyecek bıraktı. Bu süre zarfında yiyeceğin nereden geldiğini bilmeyen ihtiyaç sahipleri, gerçeği ancak Zeynel Abidin ölüp yardımlar kesilince anlayabildi. Cenaze hazırlığı yapılırken kendisini yıkayan gassal, sırtındaki büyük nasırı görünce Ehlibeyt’ten birine sebebini sordu. Gece muhtaçların kapısına yük taşıya taşıya sırtı bu hale gelmişti. Fethullah Gülen Hocaefendi, yıllar önceki bir sohbetinde onun bu özelliğini anlattıktan sonra şöyle devam ediyordu: “Benim cihanın yükünü sırtında taşımaya azmetmiş yiğitlerim. Senin sırtın nasır bağladığı zaman başkaları huzur ve itminana kavuşacak. İnsanlık senin kalkacağın anı bekliyor. Bu ağır yükü sırtına alacağın, sırtını nasırlaştıracağın anı bekliyor.” Herkesi birer Zeynel Abidin olmaya davet eden Hocaefendi, “Bana bugün olur mu deme sakın. Olanlar var. ‘Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.’ diyen, bir Zeynel Abidin’dir işte.” diye devam ediyordu.
Son nefesine kadar ibadet ü taatine karşı hassasiyetini koruyan, hayatını zulüm cenderesi içinde sürdüren Ehlibeyt’in mirasçısı, on iki imamın dördüncüsüydü. ‘Hz. Ali’nin özü’ diye de anılan büyük insanın soyundan gelen Ehlibeyt mensupları sünnet-i seniyyenin de en önemli aktarıcıları oldu. Hem Zeynel Abidin’in hem de ondan önce ve sonra gelen Ehlibeyt silsilesinin Risale-i Nur hizmetinde de özel bir yeri olduğu bilinir. Üstad Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası’nda bunu şu sözlerle anlatır: “Üveysi bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azam’dan ve Zeynel Abidin (ra) ve Hasan, Hüseyin (ra) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den almışım. Onun için hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.”
Cevşenü’l-Kebir’i nakletmişti
Zeynel Abidin’in günümüze ulaşan en büyük miraslarından biri de naklettiği Cevşenü’l-Kebir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Emirdağ Lahikası’nda bundan şöyle bahseder: “Yeni Said’in hususi üstadı olan İmam-ı Rabbani, Gavs-ı Azam ve İmam-ı Gazali, Zeynel Abidin (ra) hususan Cevşenü’l-Kebir münacatını bu iki imamdan ders almıştım. Ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali Kerremallahü Veche’den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü’l-Kebir’le daima onlara manevi irtibatımda, geçmiş ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almıştım.” Bu ifadelerle Üstad hem Cevşenü’l Kebir’in nakil vasıtasını hem de Hz. Ali’ye dayanan meşrebinin kökenini ortaya koyuyor.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.