BİR KAMİL MÜRŞİDE VARMAZSAN OLMAZ

10689880_714198501989935_2694716041558302438_nAlevi Bektâşî Ocaklarında Dedelik Kurumu üçlü bir hiyerarşiye dayanmaktadır: 1. Mürşid, 2. Pîr, 3. Rehber. Kimi yörelerde bu hiyerarşi, pîr ve mürşid’in yer değiştirmesi şeklinde de uygulanmaktadır. Bu üç irşâd makâmı, birbirlerini tamamlarlar, biri olmaksızın diğeri anlamsızlaşır. Tümü de ocakzâde yani dedesoylu olan dede aileleri, bu görevleri paylaşmışlardır. Ocakzâde dedeler arasında “El ele, el Hakka” şeklinde de ifade edilebilen, “Mürşid-Pîr-Rehber” şeklinde bir görev bölümüne gidildiği de bilinmektedir. Tâliblerin hizmetlerini görmek üzere ocak mensubu dedeler, böyle bir iç hiyerarşik düzen oluşturmuşlardır. Burada Mürşid en üst başvuru makâmıdır. Rehber Pîr’e, Pîr Mürşid’e bağlıdır. Mürşid de, davranış ve kararlarında bağımlıdır. Bu hem mânevî anlamda “Yol”a bağlılık, hem de Buyruk, Erkânnâme gibi yazılı kutsal metinlere bağlılık şeklinde ortaya çıkar. Tâlibler, Dedeler tarafından denetlenirken, dedeler de bağlı oldukları dedelerce kontrol altındadırlar. Bunu “El ele, el Hakka” şeklinde ifade edilen bir sistem çözmektedir.

Mürşid, “doğru yolu gösteren”, “irşâd eden” anlamlarına gelmektedir. İlk mürşid, Hz. Peygamber’dir:
Mürşidim Muhammed bildim yolumu,
Rehberim Ali’dir verdim elimi.
Bektâşî Tarîkatı’nın mürşidi, Hz. Peygamber ve Hz. Ali’den sonra, Hacı Bektaş Velî’dir. Pratikte bu önderlik, tarîkata yeni girenlerin nasib aldıkları Tekke Babası tarafından yürütülür. Mürşidin yardımı olmadıkça inanç, ibâdet ve ahlâkla ilgili konuları anlamak mümkün değildir. Dört kapı kırk makâm öğretisini mürşid açıklar. Bektâşî için ilk adım, kâmil bir mürşid bulmaktır. Veli Baba, eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun âyetini, Ehl-i Beyt’ten olan bir kâmil mürşid bulup, onun rehberliğiyle zikre devam edin şeklinde yorumlamaktadır. Vîrânî Baba’ya göre; hikmet öğrenmenin ve beşeriyetten arınmanın yolu, mürşidlerin yanına varmaktır.
Yunus Emre de, mürşid-i kâmile varmayı Hakk’a varmanın zorunlu bir safhası olarak görmektedir:
Gel ey kardaş Hakk’ı bulayım dersen,
Bir kâmil mürşide varmasan olmaz.
Rasûlün Cemâl’in göreyim dersen,
Bir kâmil mürşide varmasan olmaz.
Fedâyî Baba, kâmil bir mürşidin tâlibe neleri öğretebileceğini veya öğretmesi gerektiğini şu beyitlerle ifade eder:
Bir kâmil mürşidden dersimi aldım
Besmeleyi “elif” “lâm”dan okuttu.
Hakâyık ilminin bahrine daldım
Yedi âyet harfini “cim”den okuttu
Buyruk kitabında tâliplerin mutlu, huzurlu bir dünyâ ve âhiret hayatı sürdürebilmeleri için mürşidin ne kadar önemli olduğu bir benzetme yapılarak dile getirilmektedir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için benzetmeyi aynen almak isabetli bir yol olarak gözükmektedir: “Geçmiş zamanda ulu bir padişah vardı. Doğudan batıya her yana hükmederdi. Bir gün bu padişah bir bahçe yaptırmak istedi. Kırk bin ırgat, kırk yıl çalışarak bahçeyi yeşertti. Bahçede acı, tatlı olmak üzere sayısız meyve vardı. Bahçe bazısı insanı delirten, bazısı insanı akıllılaştıran, bazısı insanı zehirleyen, bazısı da insanı kurtaran meyvelerle doluydu. Binlerce bahçivan bahçenin bakımı ile uğraşıyordu. Padişah burada çalışanları uyardı: ‘Bu bahçe bir hayrâttır. Her gelip isteyen yesin. Yalnız iyi bakın. Acı meyve yiyenlere panzehir verin ki ölmesinler. Deli eden meyvelerden yiyenlere, onları akıllandıracak meyveler yedirin.’ Bütün bahçivanlar padişahın buyruğunu akıllarında tuttular. Gün geçti, ay geçti. Bahçedeki meyveler olgunlaştı.
Bir gün bir bölük insan geldi. Bunlar bahçenin içine dalmadılar. Bahçe kapısının önünde bahçivanlar ne verdilerse, onu yediler. Bahçenin acısını, tatlısını tatmadılar. Biraz atıştırdıktan sonra, çekip gittiler. Aradan zaman geçti. Bir başka insan topluluğu geldi. Bunlar bahçenin içine daldılar. Acısından, tatlısından yediler. Kimi delirdi, kimi zehirlendi. Sonra da; ‘aman ölüyoruz’ diye bağrıştılar. Bahçivanlar koşarak onların yanına gelip, imdâdlarına yetiştiler. Zehiri etkisiz hale getiren meyve verip, zehirlenmelerine engel oldular. Böylece bu insanlar da kurtularak, yollarına gittiler. Üçüncüsünde bir bölük insan daha geldi. Bunlar da bahçenin içine daldılar. Gözlerinin gördüğü, gönüllerinin çektiği her meyveyi yediler. Bu kez bunların hepsi zehirlendi. Bahçivanlar koşup geldiler. ‘Aman! Zehirin etkisini ortadan kaldıran şu şerbeti için de iyileşin’ dediler. Fakat bu adamlar; ‘Sizin bahçeniz zehirli imiş. Bizi zehirlediniz. Şimdi şerbet dediğiniz şeyle de bizi zehirleyeceksiniz’ diyerek verilen şerbeti içmediler.
Şimdi ey inanan kardeşler! Dünya bu bahçeye benzer. Bahçivanlar ise mürşidlerdir. Sözünü ettiğimiz ilk gelenler dünyaya bel bağlamayan, bir içim su, bir lokma ekmek ile yetinen insanlardır. Bu dünyaya harâm yemeksizin gelip gitmişlerdir. İkinci gelen insanlar dünyanın içine dalan, bulduğunu yiyen kimselerdir. Yanlış yola gitmişler, ağızlarına geleni söylemişlerdir. Doğru yolu kaybedip, kötü olacakları zaman, tıpkı bahçivanların yaptığı gibi mürşidler onlara; ‘gelin, bu kötü işi bırakın. Allâh’ın buyruğu budur. Peygamber’in sünneti budur’ diyerek yiyenlere şerbet vermişlerdir. Gerçekte mürşidin sözü ağrıya, zehire karşı şerbettir. Üçüncü gelenler ise dünya malına bağlanıp, mürşid sözüne inanmayanlardır. Onlar inançsız olarak ölmüşlerdir. Çünkü mürşid; aydınlatan, eğiten ve yol gösterendir. Mürşid sözünü hak bilmeyen kimse inançsızdır.”
Aslında yukarıdaki temsîli hikâyede Âdem ve Havvâ’nın Cennet’teki yasak ağacın meyvesini yemesi göz önünde canlandırılmaktadır. Allah onları Allâh’ın emrine karşı gelmelerinden dolayı, bir kez daha denemek için istek bahçesi (bostanı) olan dünyaya göndermiştir. Dünyada Peygamber vârisi mürşidlerin uyarılarına kulak vermeyip, helâl ve harâmı birbirinden ayırmayan tâlipler veya insanlar, bir başka düşüşü daha yaşayıp, Cehennem’e gitmektedirler. Bu insanlar yaratılışın ve hayâtın sırrını çözemeyen kimselerdir. Dünya hayatında mürşidin sözüne kulak verip de, Allâh’ın emrine uyan ve helâli harâma tercih eden tâlip ve insanlar ise, tekrar Cennet’e dönme hakkını elde etmektedirler. Birinci bölüktekiler “tâlib-i Hak ve tâlib-i fakr ü fenâ” olan, yani Hakk aşkıyla Hakk’a kavuşmak isteyen, dünyanın malına ve süsüne aldanmayan âşık ve sâdıklardır. İkinci bölüktekiler ise işledikleri günâhlardan dolayı başlarına belâ ve musîbet gelince, hatalarını anlayan ve pişman olan insanlardır. Mürşidin ikrâr ve bîat alması sırasında verdikleri iki sözü hatırlamaktadırlar:
1. Elest bezminde, yani rûhlar âleminde verdikleri “Sen bizim Rabb’imizsin” sözü.
2. Medîne’li müslümanların Akabe bîatı sırasında “Ey Muhammed! Artık biz senin sözünden çıkmayacağız” taahhüdü.
Üçüncü bölüktekiler ise, dünya hayâtında iflâs etmiş, yaşadıkları hayatı zâyi etmiş olanlardır. Bahçenin sahibi, padişahı olan Allâh’a, onun emir ve yasaklarını insanlara bildiren Peygamberlere ve onların vârisleri durumunda olan mürşidlere isyanlarının bir sonucu olarak, acılar içinde ölüp gitmişlerdir. Bu nedenle Âşık Vîrânî tâlib-i Hakk olana şöyle seslenir: “Hakk Teâlâ’nın Zât ve Sıfât’ına mazhar olmak istersen, bir mürşid-i kâmile eriş ki, o mürşid seni menzile eriştire.”
Âşık Paşa yı Velî de, dünyayı büyük bir bahçeye mürşidi de “bahçivan”a benzetmektedir. O, insanların dünya bahçesinde hoş yemiş ve meyveler yemesini temin edip, bahçeden zarar görmeden çıkmalarını sağlamaktadır. Tövbe edip mürşid elini tutanlar, bu dünyadan arınmış (temiz) bir halde çıkacaklardır. Mürşidin sözünü dinlemeyenlerin ise, hem dünyada, hem de âhirette başlarına bir çok felâket gelebilecektir.
Seyyid Nesîmî, mürşidleri dervişi tahkîkî imâna (gönülden yapılmış îman) ulaştıran ve mutlaka peşlerinden gidilmesi gereken kimseler olarak tasvîr etmektedir:
Tahkîke iren tâifeye her kim ulaşmaz,
Ânın yolu teşkîk ile taklîd ü gümândır.
Niyâzî Mısrî de, mürşidin inanç eğitimi konusundaki yerine işâret etmektedir:
Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana hakke’l-yakîn,
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş.
Mürşidin görevi, dervişleri Allah’ın ve Peygamber’in ahlâkı ile ahlâklandırmaktır. Tâlib olan halkı eğiterek, Hakk’a ulaştırırlar. Bu yüzden evliyâ olan mürşidler, bu dünyada dînin direğidirler:
Evliyâdür ol kerametlü gönül
Her dü alem kıldılar oldu kabul
Evliyâdür enbiya hükmün süren
Tâlib olan halkı Hakk’a irgören
Evliyâdür kim bular yol virdiler
Yol içinde Hakk’içün can virdiler
Evliyâdür dünyede din direği
İşiğinde kuldurur dünya beyi
Pîr Sultan Abdal da, mürşidlerin halkla Hakk arasındaki yerini, onları yerle gök arasındaki direğe benzeterek dile getirmektedir:
Müşkil halletmeye mürşid gerektir,
Kâmil mürşid yerden göğe direktir.
Hacı Bektaş Velî, Kitâbü’l-Fevâid adlı eserinde beden doktorları ile kalb doktorlarından sözetmektedir. Onun ifadesiyle beden doktorları; “şundan ye! Şundan da yeme” derler. Kalb doktorları (mürşid âlimler) ise; “şunu yap”, “şunu da yapma” demektedirler. Velî olan mürşid tâlibin kalbine, gönlüne bakar ve gönlü temiz olan tâliblerden ilgisini eksik etmez. Âlimlere anne ve babadan daha fazla saygı göstermek gerekmektedir. Çünkü, Anne baba insana dünyayı; ama âlimler ise âhireti kazandırır. Bu nedenle tâlib halkla beraberken de gönlü evliyâ ile olmalıdır. Çünkü evliyâ temizdir, durudur.
Kaygusuz Abdal da, mürşidi hastanın hastalığını ve nasıl tedavi edileceğini bilen hâzık bir hekime benzetmektedir. Barak Baba’ya göre, eğer böyle bir mürşid bulunmazsa, kişi âhiret yurdunda öyle bir hastahâneye düşer ki, o hastahânenin adı; Cehennem’dir. Orada Zebânî cerrahlarının tedâvisine muhtaç olur.
Evliyânın gevherinden almazsa
Arıdup da kalb evini silmezse
Nifakdan gıybetten fariğ gelmezse
Derdinin dermanı yoktur vallahi
Kaygusuz Abdal’a göre mürşid, kızgın çölde yol gösteren rehberdir. O, insanlara Hakk’a giden yolu gösterir. İnsanları aya, güneşe veya elleriyle yaptıkları putlara tapınmaktan alıkoyar. Mürşid, Allah yoluna gireni gidebileceği en son noktaya kadar ulaştırabilecek insandır.
Amasyalı Fedâyî Baba, ölmeden önce ölme ve nefsini bilme gibi rûhun gerçeğe uyanışı davranışlarının ancak bir mürşide varmakla mümkün olduğunu dile getirir:
Bir kimse ölmezden evvel ölmezse
Hayvân-ı nâtıktır nefsin bilmezse
Bir mürşid-i kâmile hizmet kılmazsa
Kabul olmaz Hakk’a tâat niyâzı
Buyruklarda tâliblerin mürşidlere yönlendirilmesi kadar, mürşidlerin de kendilerinden ilim ve irfân isteyen tâliblere din eğitimi hizmeti vermeleri konusunda yönlendirildikleri görülmektedir: “Bir tâlib, ehl-i Hakk bir kardeşten bir nefes öğrenmek murâd etse, kemâl-i ma’rifet kesbetmek için mürâcaat edip niyaz eylese, gerekir ki bahillik (cimrilik) etmeye, vere, diriğ tutmaya, evliyânın nefesin o tâlibe ta’lim ede. Hakk Sübhânehû ve Teâlâ, ona ve tâlibe bin ecir ve hasenât verir.”
Bektâşîlikte sadece dervişler eğitim sürecinden geçmemektedir. Bektâşî babalarına ait eserlerde, mürşidlerin sahip olmaları gereken nitelikler de belirlenmiştir. Ahmed Sırrı Dedebeba ve Seyyid Ahmet Rıf’at Efendi, bir mürşid-i kâmilin sahip olması gereken nitelikleri şu şekilde sıralamıştır:
1. Sünnet ve Cemaat yolunda olması.
2. Olayların özüne inebilme kabiliyetine sahip olması.
3. Akıllı ve bilinçli olması; dervişlere nasihatta bulunması.
4. Cömert olması.
5. Düşüncelerini söylemekte cesâretli olması, doğruyu söylerken kınayanların kınamasından korkmaması.
6. Kadınlardan ve şehvetten sakınması.
7. Dünya sevgisinden kurtulmuş olması; mürîdlerin malında gözü olmaması.
8. İbâdet etme hûsusunda, farz olanların üstüne çıkması.
9. Yumuşak olması.
10. Affedici olması.
11. İyi ahlâklı olması.
12. Mürîdi işinde çalıştırmaması.
13. Eli açık olması ki bu, Ehl-i Beyt’in özelliklerindendir.
14. Tevekkül sahibi olması. Yani işleri Allah’a havâle etmesi.
15. Daima Allah’tan râzı olması ve ona teslim olması.
16. Kazaya (başa gelenlere) râzı olması.
17. Vakarlı (ağırbaşlı), sözünde duran, güvenilir biri olması.
18. Aceleden kaçınması, hızlı olmak gerektiğinde de ağır davranmaması.
19. Vaadine ve sözüne sâdık olması.
20. Bütün söz ve hareketlerinde şahsiyet sahibi olması.
Müşâhede-i Mâide-i Muhibbân isimli yazma eserde Der-Beyân-ı Mürşid-i Kâmilîn (Mürşid-i Kâmilin Özelliklerini Açıklar) başlığı altında da aynı şekilde yirmi madde sayılmakla birlikte, bazı farklılıklar bulunmaktadır. İkinci maddeye ilaveten mürşidin ilm-i bâtını anlaması ve kendisine intikal eden bir bilgiyi âfâkî olarak yorumlamaması belirtilmiştir. Dördüncü maddedeki cömertliğe “Halîl İbrâhîm [Peygamber] gibi” ifadesi eklenmiştir. On altıncı maddedeki kazâya râzı olmaya, “İsmâîl gibi” denmiştir. Beşinci maddenin dayanağı Hz. Ali’dir. “Mürşid Hz. Ali gibi şecâatli ve derûnu Hakk’a bağlı olup, kimsenin zebûnu olmamalıdır” denmektedir. Sabırlı olmaya Eyyûb Peygamber örnek olarak gösterilmektedir.
Veli Baba, bir mürşidin öncelikle istikâmet üzerine olması gerektiğini ifade etmektedir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyetini yorumlayan baba, mürşidin özü ile sözünün bir olması gerektiğini söylemektedir.
Şevki Koca, mürşid-i kâmilin alâmetini şu şekilde ifade etmektedir: Dervişin başında bir dünya gailesi olduğu zaman yanına gittiğinde, gailesi eksilir ve yok olursa, o mürşid-i kâmildir. Yanına gittiğinde dervişin gâilesi azalmıyor da artıyorsa, o insan-ı kâmil değildir.
İmam Cafer Sadık Buyruğu’nda mürşid olacak mürebbîlerin, üç şart ve dört nişana sahip olmaları gerektiği üzerinde durulmaktadır. Üç şart şunlardır: 1. Tâliblerin karşıdan karşıya geçmeleri için köprü olmalıdır. 2. Kalbi geniş olmalıdır. Kimseye ekşi yüz göstermemelidir. Güler yüzlü, şirin sözlü olmalıdır. Nefsi halîm, kalbi selîm olmalıdır. 3. Hiçbir kimseden ikrâh etmemelidir. Kimseye kem gözle bakmamalıdır. Kimsenin hatırını, gönlünü yıkmamalıdır.
Mürebbînin nişâneleri ise, şunlardır: 1. Hâlinden âgâh olmalıdır. Bu âlemde her ne kim varsa arayıp bulmalıdır. 2. Dili arı olmalıdır. Kimseyi azarlamamalı, kimse ondan rencîde olmamalıdır. Yalan söylememelidir. 3. Settâr-ı sıfat olmalıdır. Kimsenin ayıbına bakmamalı, gözü ile gördüğünü örtmelidir. Kimsenin ayıbını yüzüne vurmamalıdır. 4. Dünyaya muhabbet ve meyil etmemelidir. Hakk yolunda varını teslim etmeli, can ve baştan geçmeli, fena şerbetini içmiş olmalıdır. Bu nişâneler kendisinde bulunan kişi, ehl-i hâldir.
Ehlü’llah, kendilerine yapılan eziyetlere tahammül etmişlerdir. Bunun nedeni, Cemâlu’llah ve Cezbe yi Rabbânî üzere olmalarındandır. Rütbe-i zevk-i rûhânîye nâil oldukları için, kendilerine yapılan eziyetle yaşamaktan şikayet etmezler. Kahır ve lütfu bir bilirler. Celâl ve Cemâl isimleriyle yaşarlar. Tasavvuf terminelojisinde bu tür insanlara, “ferd-i yektâ” denilmektedir. Onlar, kâl değil hâl üzeredirler.
Niyâzî Mısrî, irşâdın tâc ve hırka gibi elbiseleri giymekle değil, ehl-i hâl olmakla gerçekleşeceğini dile getirmiştir:
Riyâ ile bu halkı gel azıtma
Ko tâc ü hırka vü şâlı nidersin
Kuru lâf ile maksûda erilmez
Yürü hâl ehli ol kâli nidersin
Hamza Baba Tekkesi’nde bulunan ve Feyzullah Çelebi tarafından verilen bir icâzetnâmede, şu ifadeler geçmektedir: “Muhakkiklerin Sultânı ve Kutbu’l-Aktab olan Hacı Bektaş Velî der ki: Avâmın şeyhi kemâl ile olur, Havâssın şeyhi hâl ile olur, havassü’l-havassın şeyhi ise ma’rifet sırları ile olur. Şeyhin hakîkîsi başkasının işinde abd, bende gibi olmakla, aynı zamanda Allah’ın emrine sarılıp, yasakladıklarından sakınmakla olur. Allahû Taala’nın buyurduğu gibi: Rasûl size ne getirdiyse onu alınız, size neden nehyettiyse ondan sakınınız.”
Kaygusuz Abdal ise, bir mürşidde bulunması gereken nitelikleri şu şekilde ifade etmektedir: “Kâmil mürşid oldur ki, özünü bilmiş ola. Hakk’ı öz vücud şehrinde bulmuş ola. Her şer sıfatından kurtulmuş olup, Hakk sıfatına girmiş ola. Yani, Hakk’a vâsıl olmuş ola. Süleyman (a.s) gibi mühür sahibi olup, heft iklimin kabz u bastı ve azl u nasbı kabza-i tasarrufunda ola. Yoksa insan sıfatlı mürşidler, çoktur. Onların şerrinden Allah’a sığınmak gerekmektedir. Öyle mürşidler, Kibriyâ’nın müşrikleridir. Zira serverlik edip cühhâle düşmüşlerdir. Deccal-i laîn zuhûr etmeden şerleri zâhir olmuştur. Hûsusan bu zamanda, Hakk isteyenleri azdırırlar. Hakk yolundan çıkarıp, nefis yoluna salarlar. Bunların reh-zen olduklarında şüphe yoktur. Zira cihanda şeyh-vaktiz diye kendilerini Hazreti Hızır’a benzetirler. Ayaklarını Hızır izine bastı sanırlar. Amma böyle mürşidleri şeyh eden gözsüzleri gör. Ne onlarda hayır, ne bunlarda devlet var. Zira biribirinden fark etmeyen ya sırdan ne haberi var. Kel, ilaç eylese önce kendi başına eylerdi. Bunların canları ölü, nefisleri diridir. Sırr-ı İlahî’de câhillerdir. Dünyalık için halka kendilerini sevdirip, yalan sözler söyleyip kapalı remizlerle avâmı ve câhili inandırırlar. Peygamber’imiz (s.a.v.)’in buyurduğu din yolunun dikenleri ve halkın çirkin kokuları, bunların hakkındadır.
Zira, halkı Hâlik’a davet ederiz derler. Velâkin hakîkatte halka zarar verirler. Mürîdlerinin kimi, lûti, kimi pûti, kimi dehrî, kimi sûkî, kimi oğlan, kimi uşak. Kendilerini bile bilmezler. Kendilerini Hz. Şeyh Hüseyin Şiblî, Cüneyd-i Bağdadî, Bayezid-i Bestamî ve Hasan-ı Basrî yerlerine koyup dâvay-ı keramet ederler. Bunlar, koyun başlı kurtlardır. Dışları aydın, içleri karanlıktır. Cemi’a lokma-perest-i goft horlardır. Ve hengâme-i gir-i zerrâk-ı sâluslardır. Peygamber’imiz buyurmuşlardır ki, âhir zamanda kurtlar çoban ola, ona uyanlar ser-gerdân ola. Zira, Hakk bizi halîfe seçti diye şişer, köpürür ve kabarırlar. Haşa sümme haşa ki, cife (leş), halîfe-i Hakk olamaz. Yalancı, velî olamaz. Dilenci, satıcı olamaz. Yerde ve gökte, halîfe-i Hakk olanın hayatı ve ölümü elinde olup kabz u bast ve azl u nasba hâkim olur bi iznillâhi Teâlâ. Pes imdi böyle mürşidlerin mezhebi, avâm mezhebidir. Avam ile hemdem olan, ehl-i şekâvettir. Ehl-i saâdet, bunlara karışmaz.
Niyâzî Mısrî de sahte mürşidlere dikkat çekerek, onlardan uzak durulmasını tavsiye etmektedir:
Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğradır
Mürşid-i kâmil olanın gayet yolu âsân imiş
Kaygusuz Abdal, hakîkatte mürşid olmayıp mürşid olduğunu göstermeye çalışanların hal ve hareketlerini de anlatmaktadır. O, sahte mürşidlerin tâlib ve dervişler tarafından kolaylıkla tanınmasını arzu etmiş olmalıdır: “Halka dam-tezvîr için başların kabartıp bol cübbeler giyip, yünden şemle sarıp ve bellerine zünnar gibi tığ ü bend ve kemer bağlarlar. Ve musâhebet ederken hasta gibi aheste aheste söylerler. Benüzlerin sarartıp, dudaklarını kemerlendirirler. Muttasıl oruç desinler diye böyle yaparlar. Bunlar, her dem başların aşağı salarlar ve gâh gâh sâdık ‘âh’ ederler. Gâh gâh benizlerini değiştirmeye çalışırlar ve’l-hâsıl, yalan remiz ve kapalı işaretler ederler ki, pîrinden onlara ziyâde nazar olmuştur desinler. Amma, riyâ kaftanı onları kat kat kaplamıştır. Hîle ve tezvîrlik damına giriftar olup dergâh-ı Hakk’da şerme-sar rûy-i siyah olmuşlardır.
Seyyid Ahmet R. Efendi, bilgisi, kitaplara ve okumaya olan düşkünlüğü ve zekâsı sayesinde, Allah yolunda gidenlerin hayat hikâyelerinden ve sözlerinden pek çok şeyi öğrenip aklında tutan ve bunları sohbet meclislerinde halka anlatıp açıklayanların, gerçek mürşid olamayacaklarını ifade etmektedir. Gerçek mürşidlerin, müridlerini ilimle birlikte nâfile ibâdetler vasıtasıyle eğittiklerini, oruç, namâz, gizli ve açık zikir, i’tikâf gibi yolları göstererek, kalbin yedi tavrında dolaştırdıklarını tesbit etmektedir.
Seyyid Ahmet R. Efendi’ye göre mürşid, erkâna sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Dedikoduculuk yapanlara icâzet verilerek her tarafa gönderilmemelidirler. Bu husûsa dikkat edilmezse, hem inançlarda hem de davranışlarda bozulmaların başlayacağına dikkat çekmektedir. O, “özünü tanımayan, inançlarında kusûru, davranışlarında dikkatsiz, tembel, dünyaya düşkün, kötü işlerle uğraşanların” mürşid de, derviş de olamayacaklarını belirtmektedir.
Bir mürşidin kerâmeti olabilir. Fakat yukarıda da görüldüğü gibi kerâmet göstermek, mürşid olabilmenin şartları arasında sayılmamıştır. Veli Baba, şu sözleriyle kerâmeti, velâyetin göstergesi saymamaktadır: “Bir gurup istikâmetten ayrılmış şahıslardan gelecekteki olaylar hakkında ortaya çıkan tesir ve soyut ifadeler, onların velâyetlerine delâlet etmez. Zira tesir ehli birkaç sınıftır. Kimi az yemek ve az içmek gibi riyâzâtla ve kimi hayalle, kimi ruhâniyet ve canla kimi şeytanlarla, kimi isimlerin tesiriyle, kimi hesap kâideleriyle istihrâc suretiyle, kimi de inanç iledir. Fakat bunlar, mânevî makâm sahiplerinin yanında şeref sahibi değillerdir. Mânevî makâm sahipleri, keşif ve tesir gibi lutuflara ibâdetlerine devam ve Allah’a yakınlıklarıyla ulaşırlar. Bir zerre istikâmet, bin kerâmetten daha hayırlıdır.
Bektâşîlikte yaygın din eğitimi faaliyeti yapan mürşid ve mürebbîler, yukarıdaki nitelikler dikkate alınarak sürekli gözlem altında bulundurulmuşlardır. Eğiticilik özelliklerini üzerinde bulundurmayanların etraflarına tâlib toplamalarına izin verilmemiştir. İcâzetnâmelerdeki; “biz falanca kişiyi … niteliklere sahip olarak gördük” ifadeleri, bu gözlemin yapıldığını göstermektedir. Meselâ; Bektâşî Şeyhlerinden Abdüllâtîf tarafından Ali Dede’ye verilen icâzetnâmede şu ifadeler yer almaktadır: “Ali Dede, hakîkat yurdunda ve tarîkat yolunda bedenen, madden ve mânen gayret gösterip, tâlibleri terbiye ve eğitme yeteneğinin bulunduğu sâbit olduğundan, erenlerin izniyle kendisine icâzetnâmemle, ceddine verilen dört alâmet teslim edilmiş ve kendisi Hakk yolunun öğreticisi olarak tâliblerin başına mürşid tayin edilmiştir.”
Şeriat kapısında; mürşid Kur’an, rehber aşktır. Tarîkat kapısında; mürşid Muhammed, rehber Ali’dir. Ma’rifet kapısında; mürşid hukuk, rehber ahlâktır. Hakîkat kapısında; mürşid Allah, rehber Cebrâil’dir. Farklı Bektâşî kaynaklarındaki bilgiler, birbirini tamamlamaktadır. Meselâ; âşığın en çok okuduğu kitap Kur’an’dır. Âşık, Kur’an’ı çok okuyarak Allah’ı, Peygamberlerini, insanı, dünya ve âhireti tanımakta, Allah’ın emir ve yasakları hakkında bilgi sahibi olmaktadır. Kur’an’daki İlâhî mesajların nasıl uygulanabileceğini gösteren kişi ise, başta Allah’ın elçisi Hz. Muhammed, sonra da pîr-i tarîkat Hz. Ali’dir. Ma’rifet kapısında eşyânın farkına varan, onların yerini ve değerini kavrayan kişi, hiçbir canlıyı incitmeyen, onların hukûkunu gözeten bir insandır. Bu konuda ona, Muhammmed ahlâkı yol göstermektedir. Vuslat, yani mîraçta artık kişi Allah ahlâkı ile ahlaklanmış, evreni İlâhî ilimle görmeyi öğrenmiştir. Celâl ve Cemâl sıfatları onda tecellî etmiştir.
Mürşidliğin Hz. Muhammed’den Allah u Teâlâ’ya geçmesini İmam Cafer-i Sâdık şu şekilde îzah etmektedir: Kemâl makâmı o makâmdır ki, orada bulunan velîler, Hz. Peygamber’in rûhuna nazar ederler. Rûh, Zât’ın aynasıdır. O rûhtan Zât’ı müşâhede ederler. Gece gündüz bir an dahî dîdârdan ayrı kalmazlar.
Bektâşîlik erkânında, mürşidlerin önemli bir yeri vardır. Erkânın, mürşidsiz yürütülmesi mümkün değildir. Bununla birlikte, ehliyet sâhibi mürşidlerin yetiştirilmesine çalışılmıştır. Mürşidliğe aday olanlar, uzun yıllar gözlemlenmiş, kesin bir kanaate sâhip olunduktan sonra icâzetnâme verilerek irşâd görevi emânet edilmiştir. Güvenilir mürşidin nitelikleri de icâzetnâmede ifade edilerek, tâliblere duyurulmuştur. Mürşidin görevi, tâlibleri Hz. Ali’den Hz. Muhammed’e, Kur’an’dan Allah’a ulaştırmaktır. Güvenilir olmayan, kendisine mürşid görüntüsü verilen kişilerin özellikleri, Bektâşî büyükleri tarafından belirtilerek, tâliblerin onlardan uzak durmaları sağlanmak istenmiştir. Bu kontrol sistemi, asırlarca Bektâşî Tekke ve Dergâh’larını maneviyât merkezleri haline getirmiş; tarîkatın hızla yayılmasını sağlamıştır.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.