ALEVİ BEKTAŞİ GELENEĞİNDE DÖRT KAPI KIRK MAKAM

10378208_672517089491410_6121930319424936585_n
Dört kapı kırk makâm anlayışı, Alevilik Bektâşîliğin temel erkânıdır. İslâm Dîni’nin temel dinamiklerini yansıtmaktadır. Dört kapı kırk makâm, İslâm’ın kolay öğrenilmesi ve hâfızalarda kalıcı olması için sistemleştirilmiş, formüllendirilmiş halidir. Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât’ında bulunması önemlidir. Hacı Bektaş Velî, dört kapı kırk makâmla, tarîkatın olmazsa olmaz temel değerlerini belirlemiştir. Sonradan düzenlenen erkânnâmeler, bu sistemle ilgili herhangi bir değişikliğe gitmemiştir. Onların yaptıkları, erkânın pratiklerini sistemleştirmek ve tarîkatı kurumsallaştırmak olmuştur.
Bektâşîlikte dört kapı kırk makâm, Hz. Peygamber’in şu hadîsi ile açıklanmaktadır: “Şerîat benim sözlerimdir. Tarîkat benim fiillerimdir. Ma’rifet, benim her işimin başıdır. Hakîkat, benim ruhsal durumumdur.” Veli Baba’nın hadîs olarak rivâyet ettiği bir başka benzetme ise, şu şekildedir: Şerîat, bir ağaçtır. Tarîkat onun budaklarıdır. Ma’rifet yapraklarıdır. Hakîkat meyvesidir. Kur’ân-ı Azîm’üş-Şan, hepsini içine almaktadır. Ağaç yetiştirmekten amaç, meyve elde etmek olduğu gibi, şerîattan maksat da hakîkata ulaşmaktır.
Alevi Bektâşî geleneğinde yaygın olan anlayış Hz. Muhammed’in şerîat, Hz. Ali’nin de tarîkat kapısından sorumlu olduğu şeklindedir. Turâbî Baba bu anlayışı şöyle ifade eder:
Evvelâ bâb-ı şerîat içre Ahmed âşikâr
Ol tarîkatta Ali’dir bil ânı düldül süvâr
Hem vasîsi Hacı Bektaş pîrim nâmdâr
Ey Turâbî bunları bilmek imiş âlemde kâr
Gel Muhammed Mustafâ’yı, Haydar-ı Kerrâr’ı bil,
Yek nazar kıl Hacı Bektâş-ı Velî Hünkâr’ı bil.
Vîrânî Baba ise dört kapı kırk makâmı, Hazreti Ali’den nakil yaparak şöyle açıklamaktadır: “Ey tâlib-i fakr-ı fenâ! Şâh-ı Merdan buyurur ki: Şerîat bir sudur. Ol şerîat suyunda yunmayan Müslüman olmaz. Tarîkat bir ateştir. Ol ateşte yanmayan puhte olmaz (pişmez). Amma ma’rifet de bir yeldir, esmeyince sular akmaz ve çiy pişmez.”
Buyruk’ta ise İmâm Ca’fer-i Sâdık’tan şu açıklama rivâyet edilmektedir: “Şerîat doğruyu bilmektir. Tarîkat doğru iş yapmak (doğruyu uygulamak)tır. Ma’rifet doğru yolu seçmek (doğruyu yanlıştan ayırt etmek)tir. Hakîkat Hakk’a ermektir.
Dört kapının anlamını öğretirken, Bektâşî Babalarının sevdikleri bir metod, herbir kelimenin tek tek harflerini alarak, o harfle başlayan ve dînî anlamı olan bir kelime bulmak olmuştur. Arnavutluk Elbasan’dan Selman Cemâlî Baba, Tarîkatnâme’sinde şerîat, tarîkat, ma’rifet ve hakîkat kelimeleri için şu anlamları bulmuştur. Şerîat: Şın ( ش ), şerden kurtulmak anlamına gelir. Rı ( ر )rızâ-yı Hakk’a tevessül demektir. Ye ( ي ) yâ Allah! demektir. Ayın ( ع )ilimle hareket etmek demektir. Te ( ت ) yasak olandan kurtulmak demektir. Tarîkat: Tı ( ط ) taleb-i Hakk ve hakîkat demektir. Rı ( ر ) riyâzât demektir. Ye ( ي ) yol ve din kardeşine her bakımdan doğru davranmak demektir. Kaf ( ق )kanâat demektir. Te ( ت ) teslimiyet demektir. Ma’rifet: Mim ( م ) ma’rifetu’llah demektir. Ayın ( ع ) akl-ı küll sahibi olmak demektir. Rı( ر ) revâ olmayan nesnede iltizâmı tevakkuf demektir. Hakîkat: Ha ( ح ) helâl ve harâmı ayırmak demektir. Kaf ( ق ) Kudret-i Kadîm’e rücû demektir. Ye ( ي ) Allah dilediğini yapar, dilediği gibi hükmeder demektir. Kaf ( ق )kâim bi’llah demektir. Te ( ت ) turâbiyet (mütevâzîlik) demektir.
Bir başka Bektâşî Erkânnamesi’nde de birkaç faklılıkla birlikte dört kapının harflerine aynı anlamlar yüklendiği görülmektedir. Bu durum, Bektâşî erkânında büyük ölçüde bir bütünlüğün sağlanmış olduğunu göstermektedir. Şerîat: Şın ( ش ) şartları yerine getirmek anlamına gelir. Rı ( ر ) layık olanla olmayanı bilmek demektir. Ye ( ر ) Hakk Teâlâ’yı anmak, ayn ( ع ) ise ibâdet eylemek anlamına gelmektedir.Eserde te ( ت ) nin anlamı ifade edilmemiştir. Tarîkat: Tı ( ط )kulluk tavkını boynundan gidermek, yani kulluğun bütün gereklerini yerine getirmiş olmaktır. Rı ( ر ) riyâzâttır. Ye ( ي )daima Allah’la meşgul olmaktır. Kaf ( ق ) kanâat sahibi olmak anlamına gelmektedir. Te ( ت ) Hakk’ın emrine teslim olmak demektir. Ma’rifet: Mim ( م ) daima Hakk’la olmaktır. Ayn ( ع ) inayetu’llahtır. Rı ( ر ) Hakk’ın rızasını talep etmektir. Fe ( ف ) âhiret faydasını talep etmektir. Te ( ت ) Allah’ın varlığını tahkiken bilmek ve daima onunla meşgul olmaktır. Vemâ halaktü’l-cinne ve’l-inse illâ li ya’büdûn Hakîkat: Ha ( ح )helâl ve haramı bilmek, Kaf ( ق ) âhiret korkusunu çekmek, Ya ( ي ) kimsenin ayıbını görmemek, Kaf ( ق ) nefsini öldürmek. Hakk’tan gayrıya nazar etmemek. Te ( ت ) Hakk’a tevekküldür.
Yûnus Emre tarafından söylenmiş, dört kapının Bektâşîler için anlam ve önemini vurgulayan meşhûr bir şiir vardır:
Çıktım erik dalına anda yedim üzümü,
Bostan ısı kakıyup der ne yersin kozumu.
Alevi Bektâşîler tarafından da çok sevilen ve kendisi bir Halvetî şeyhi olan Niyazi Mısrî, bu şiiri şu şekilde yorumlamaktadır: Hakîkatı arayan şerîatı bir erik gibi görür; çekicidir fakat içi yenmez serttir. Onun için derviş tarîkatı dener. O da üzüme benzer; üzüm çok faydalıdır, fakat onun da içinde taşlar (çekirdekleri) vardır. Bu nedenle mürşid tarafından, hakîkata yönlendirilir. Hakîkat ceviz gibidir; sert ve yasaklayıcı bir dışı vardır, ama içi çok zengindir.
Bu beyitteki koz (ceviz), dört tabakalı olmakla, dört kapıyı ifade etmektedir. Üzüm ve erik, hakîkat ve şerîatın karşılığı olarak zikredilmiş birer mecâz olmaktadır. Üzümün her şeyi yendiği ve pek çok mamülü olduğu halde, eriğin sadece dışı yenir. Hakîkat da, şerîat makâmına göre böyledir. İç yüzü anlaşılmayan şerîatın yaşanması zordur. Yazın ortasında oruç tutmak, kışın ortasında abdest almak, şerîat kapısındaki insanın nefsine ağır gelebilir. Bunun için ibâdetin lezzetini, tadını almak ve rûhânî zevke ulaşmak gerekmektedir. Şerîat kapısında harâmlara yaklaşmak yasaktır. Birinin malına ve canına zarar vermek yasaktır. Fakat kişinin harâmda ve başkasının malında, canında gözü ve gönlü olabilir. Kişi bir başka kimseyi darp veya katl etmemiş olabilir. Fakat henüz başkalarına karşı kalbindeki kîni ve kibri atmamış olması mümkündür. Üzümle sembolize edilen tarîkat kapısında ibâdetin, iyi duyguların ve salih amelin kalbe huzur veren tadına varılmaya başlanmıştır. Kişi farz olan ibâdetlerin dışında nâfile olan ibâdetleri, ibâdetin esprisini kavramış olarak rûhânî bir zevkle yerine getirir. Bu durumda ibâdetler nefsi terbiye etmenin ötesine geçerek, kalbi kötü duygulardan temizlemeye başlar. Kişi iyiliği kötülükten ayırt etmekle kalmaz; kötülüğü yapmaktan ve kötülükten bütün kalbiyle nefret eder. Doğruluk, dürüstlük, adâlet, şefkat ve merhamet gibi güzel ahlâkın ortaya çıkmasına sebep olan erdem ve değerlere aşk ve sadâkatla bağlanır. Canı ve malını kaybetme pahasına dürüst olmayı tercih eder. Hakîkat kapısında ise kalpte Allah sevgisinden başka bir şeye yer kalmaz. Cevizin sembolize ettiği bu makâm, hazîneye malik olma değerinde bir zenginliktir.
Dosta (Allah’a) ermek için, bu balı yağa (şerîatı tarîkate) katmak gerekmektedir. Hakîkat yolunun ikinci kapısı olan tarîkat, şerîattan içeri bir makâmdır. Hakîkate ermek için, tarîkata intisâb etmiş bir mürşidden el alınmalıdır. Tarîkatta yolu doğru izleyen, mürşidini gözleyen ve sırrını izleyen kişi hakîkate ulaşır. Ma’rifet ise, Allah’ı tanımaktır. Kalbin hayat bulması ve diri olması, sırrın Hakk’ın haricinde kalan şeyden yüz çevirmesidir. Allah u Teâlâ’yı hakîkatıyla tanıyabilmek için İlahî isim, fiil ve sıfatlarla O’nu bilmek gerekir. Bu da ancak nefis terbiyesiyle mümkündür. Ma’rifet, erenler sofrasında sohbetle elde edilir. Şerîat, hakîkatın zâhiri, hakîkat ise şerîatın bâtını olup, şerîatsız hakîkat makâmına ulaşılamaz.
Yûnus’a göre, şerîat “güç”, tarîkat “yokuş”, ma’rifet “sarplık”, hakîkat “yüce” dir. Hakîkata ulaşan kişi iki cihanı keşfeder. Yûnus’a göre bu makâmları geçen birisi, “velâyet derecesi”ne ulaşmış olur.
Vîrânî Baba’ya göre “şerîat ilim, tarîkat edeb, ma’rifet amel, hakîkat hayâ üzeredir.” O, yaptığı bu formüllendirmeyi şu şekilde açıklamaktadır: “İlim olmazsa, Âdem olmaz. Âdem olmayan, hayvan-ı nâtıktır. İlim de, amel üzeredir. Hayâ, insan üzeredir. İnsan, îman üzeredir. Nitekim hayâsızlar hakkında el hayâü mine’l-îman buyurulur.
Veli Baba, dört kapı kırk makâmı nefsin makâmları ile özdeşleştirerek îzah etmektedir: “Makâm-ı ma’rifet ve makâm-ı hakîkatte olan tâlibin nefsi, nefs-i mutmainne ve nefs-i sâfiyyedir. Makâm-ı şerîatte olan kimsenin nefsi, nefs-i emmâredir. Kapılardan geçtikçe, nefsin nasıl olgunlaştığını gözler önüne sermek istemektedir.
Kaygusuz Abdal, dört kapı kırk makâmı mevsimlere benzeterek îzah etmektedir. Ona göre, kış şerîat, yaz tarîkat, güz ma’rifet ve bahar da hakîkat gibidir. Burada en kıymetli mevsim olan bahar, hakîkata benzetilmiştir. Şerîatın ise, kış mevsimi gibi tahammül edilmesi gereken bazı zorlukları vardır. Ancak kışa tahammül edemeyen, baharı göremez. Kaygusuz Abdal, dört kapıyı insan hayatına da benzetir: Ana rahmi, şerîat gibidir. Cihana gelmek, tarîkat gibidir. Cihanda durmak, hakîkat gibidir. Cihandan gitmek, ma’rifet gibidir. Her Âdem anadan doğduğunda kuvvet bulur. Yani Âdem’e kuvvet anadandır.
Dört kapı kırk makâm, âlemler ve melekler ile ilişkilendirilerek de açıklanmaktadır. Şöyle ki; Alem-i Ceberût, insan gelişiminin (mânevî terakkînin) şerîat aşamasıdır ve Cebrail tarafından temsil edilir. Alem-i Melekût, tarîkat aşamasıdır ve Mikail’in alanıdır. Alem-i Lahût, ma’rifet aşamasıdır ve Azrail’e bağlıdır.
Ahmed Sırrı Dedebaba, dört kapı kırk makâmı şu şekilde îzah etmektedir: “Bir mürîdin öncelikle, mensubu olmakla şeref duyduğu İslam Dini’ne ait konuları iyi bir şekilde bilmesi gerekmektedir. Zira sâdık bir mürîdin girdiği ilk kapı şerîat kapısıdır. Çünkü şerîat, tarîkat-ı aliyyeye girmek için ilk şarttır. Şerîat dediğimiz şey de, malum olduğu üzere kutsal İslam’ın emirlerini bilmek ve yaşamaktan başka bir şey değildir. İşte bir mürîd, bütün bunları bilip, uyguladıktan sonra yüce bir yol olan tarîkat yoluna girmiş olur. Diğer bir ifadeyle, dinin emirlerini yapıp, yasaklarından da kaçınmak suretiyle bu kapıdan geçer. Allah u Teâlâ Hazretleri, Şerîat kapısından girip tarîkata intisâb eden mürîde, ma’rifet ve hakîkat kapılarından kolaylıkla geçmesinde mutlaka yardım edecektir. Bu ikisi, yani hakîkat ve ma’rifet dinin gereklerini yerine getiren ihlas sahibi kişiler için bir bağış ve sevap hükmündedir. Mutasavvıflar nazarında şerîat farzdır. Yani, ona muhakkak uyulması gerekir. Tarîkat vacib, ma’rifet sünnet, hakîkat da nâfiledir. Onlar, şerîat ana, tarîkat baba, ma’rifet evlat, hakîkat da torundur derler. Dervişlerin oldukları tıraş dahi dört kapıya göre yorumlanmıştır: “Tıraşın şerîatı ücrettir, tarîkatı erkândır, ma’rifeti dünya gösterişini terk edip, bütün varlığın tabiatını fenâya değiştirmektir, hakîkatı ise Hz. Muhammed’e gelen emirdir.
Alevi Bektâşî geleneğinde her kapıdan geçen kişinin ne ile karşılaşacağı da îzah edilmiştir. Hangi kapıda, hangi mânevî olgunluk derecesine ulaşılacağı, şu gülbânkte ifade edilmektedir:
Esselâmü aleyküm ey şerîat erenleri
Esselâmü aleyküm ey tarîkat pîrleri
Esselâmü aleyküm ey ma’rifet kâmilleri
Esselâmü aleyküm ey hakîkat şahları
Burada, her kapının insana açacağı manevî zenginlik dile getirilmektedir. Erenlikten şahlığa kadar devam eden bu süreçte durmak yoktur. Sürekli bir olgunlaşma ve manevî terakkî sözkonusudur.
Tâlib, “şerîatta, tarîkatta, ma’rifette ve hakîkatta kimin oğlusun?” diye sorulduğunda, olgunlaşma sürecinin farkında olarak şöyle cevap verir: “Şerîatte Âdem oğluyum. Tarîkatte yol oğluyum. Ma’rifette kemâl oğluyum. Hakîkatte atam gök, anam yerdir.”
Dört kapıyı, birbirinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Biri olmadan, diğeri de olmaz. Sırr-ı hakîkate ulaşmak için dördünü de bilmek ve gereklerini yerine getirmek lâzımdır. Niyâzî Mısrî, bu lüzûmu şöyle ifade etmektedir:
Şerîatın sözleri hakîkatsız bilinmez
Hakîkatın sözleri tarîkatsız bulunmaz
Şeyh Safî Buyruğu’nda dört kapı kırk makâm şu şekilde konumlandırılmaktadır:
Yol, şerîat, tarîkat
Bir deryadır hakîkat
Kişi Hakk’a yetemez
Olmayınca ma’rifet
Muhyiddîn Abdal, şerîattan hakîkata kadar nasıl ulaşılacağını özetleyerek açıklamıştır:
Şeriatı berk edip
Tarîkatı derk edip
Mülk ü malı terkedip
Böyle amel kılmışım
Ma’rifet Hakk’a yardır
Hakîkat anda sırdır
Mü’minler hepsi birdir
Böyle amel kılmışım
Dört kapı kırk makâma bağlılık, Hz. Peygamer’e bağlılıktan sonra gelmektedir. Vîrânî Baba, Dîvân’ında bu bağlılığı şu mısralarda işlemektedir:
Ol Muhammed Mustafa’dır canımız
Rûz-ı mahşerde bizim Sultân’ımız
Hem şerîat hem tarîkat kânımız
Ma’rifet, sırr-ı hakîkat cânımız
Vîrânî Baba’nın Risâle’sinde ise daha kesin ifadeler bulunmaktadır: “Bu dünyada kör olan âhirette de kördür. Kör olan kişi, ne şerîat, ne tarîkat, ne ma’rifet ve ne de hakîkat hiçbirini görmez. Bu dört kapıya gözünü açmayan ve kendi menzilini, mertebesini burada seçmeyen Hakk dîdârını görmez. Baba, bu söylediklerine delil olarak da İsrâ Sûresi 75. âyeti getirmektedir.
Alevî-Bektâşî kaynaklarında dört kapıyı tamamlayanların rûhlarını Azrâîl’e nasıl teslim edecekleri de imrendirici bir üslupla kaleme alınmıştır.
Hızırnâme adlı eserde, dört kapıyı tamamlayan bir tâlibin rûhunu teslim edişi şöyle sahnelenir: Muhibb-i hânedân olan (Ehl-i Beyt’i seven) tâlib Azrâîl’i pîri, mürşidi sûretinde görür. Pîrim geldi sanarak, hiçbir korku yaşamadan Azrâîl’den yapışır. Muhammed Mustafâ Azrâîl’e, o tâlibe karşı nûr gibi varmasını söyler. On iki imâmlar da aynı dilekte bulunurlar. Aliyyü’l-Murtazâ gülbânk çekip, duâ okuyunca, Azrâîl tâc-ı devlet nûruna bürünür. Tâlib, Hakk’a yürüyeceğini anlayınca; “yâ pîrim Şâh-ı Merdân Ali! Bir lahza aman ver, herkesten sevgili müsâhibim vardır, gidip de dünya ve âhiret hakkını helâlleşiyim” der. O kula Allâh’ın izniyle üç saat aman verilir. Müsâhibiyle birlikte atasına, anasına, evlatlarına, komşu ve akrabalarına haklarını helâl ettirir. Azrâîl, dört kapının hakkını veren tâlibin karşısına imâmlar serveri Zeyne’l-Âbidîn’in tâcını vurunarak gelir. Tâc al, yeşil, kırmızı döner, âb-ı hayvân çeşmesine varır, rahmet suyuna girer, yunar, yıkanır. Tâlib Hakk’a şükür, tecellâ ve temennâ kılar. Hızır Peygamber, Azrâîl’den tâlibi kendi makâmına uğratmasını ister. Hızır Peygamber’e uğrayan rûh-ı revânın üzerinde Hakk’ın râyihası (kokusu) kokar ve Cebrâîl’e Hakk’tan bir nidâ gelir. Nidânın gereği yapılarak, tâlibe nûrdan tâc giydirilir, kemerbest kuşatılır, âb-ı eyvân, taâm-ı Cennet ve meyveler verilir. Üstâdına, pîrine on ikişer kere rahmet okunur. Muhammed Takî o tâlibi âb-ı hayvân çeşmesine iletip, rahmet suyuyla yıkayınca, rûh gül ü gülâb olur. Hakk’ın mübârek Cemâl’ini görünce, aklını yitirir ve bir süre yerde yatar. Yatıp kalkarken, aksırır ve Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh Aliyyün veliyyullâh mürşid-i kâmilu’llâh Allâhu ekber Allâhu ekber lâ ilâhe illâ Ente Sübhâneke diyerek şehâdet verir. Rûhu cesedinden öylesine latîf bir şekilde alınır ki tâlib sadece öldüğünü ve tekrar dirildiğini anlar.
Dört kapı kırk makâma bağlılık, Bektâşîlikte o kadar önemlidir ki, insanlarda görülen bir takım davranış bozuklukları, dört kapı kırk makâma bağlı olmamakla îzah edilmiştir. Aşağıdaki dörtlükte Pîr Sultan Abdal, içinde yaşadığı zaman dilimindeki ahlâkî çöküntüyü, dört kapı kırk makâmdan uzaklaşılmasına bağlamaktadır:
Meded mürvet şu âlemi yaradan
Mahlukun önünden geçilmez oldu
Dört kapı kırk makâm kalktı aradan
Halledip müşkiller seçilmez oldu
Kişi, ister derviş olsun, ister sûfî, ister tâlib, ister pîr, isterse halîfe, dört kapı kırk makâmın gereğini yerine getirmek zorundadır.
Yola, tarîkata giren bir tâlibe, “neye tâlibsin?” diye sorarlar. O da şöyle cevap vermeyi öğrenmiştir: “Evvela şerîata, sonra tarîkata, sonra ma’rifete, sonra da hakîkata tâlibim.”
Muhyiddîn Abdal, bir başka beytinde de dört kapıdan geçilmesini vasiyyet etmektedir:
Şerîatı yüzleyip, tarîkatı gözleyip,
Ma’rifeti izleyip, hakîkatı sezsinler
Bektâşî kaynaklarında şerîat, tarîkat, ma’rifet ve hakîkat kapıları ayrı ayrı da yorumlanmıştır. Yapılan bu yorumların bilinmesi, dört kapının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.