BÜYÜKLÜĞÜN BAŞIMI DÖNDÜRDÜ. BÜYÜKTÜN AMA TEVAZU SAHİBİYDİN. ÜRKMEDİM SENDEN, HEYBETİN KORKUTMADI BENİ. ŞEFKATİN O KADAR DERİNDİ Kİ KENDİMLE YÜZLEŞME CESARETİNİ BULDUM YANINDA. AĞLADIM, GÜLDÜM, KORKTUM, ŞAŞIRDIM… EN ÖNEMLİSİ DE SEVMENİN VE SEVİLMENİN İKSİRİYLE KARŞILAŞTIM…
Asırlardır canlarımıza aşkın nefesini üfleyen pir!
Seni okudum bugün. Meğer sen ne kadar içimdeymişsin.
Meğer sen yıllardır içimi ısıtan ilahilerdeki nağmelerinin arasından bana neler söylemişsin neler…
Büyüklüğün başımı döndürdü. Büyüktün ama tevazu sahibiydin. Ürkmedim senden, heybetin korkutmadı beni.
Şefkatin o kadar derindi ki kendimle yüzleşme cesaretini buldum yanında. Ağladım, güldüm, korktum, şaşırdım… En önemlisi de sevmenin ve sevilmenin iksiriyle karşılaştım…
Mısraların gönül mektebi oldu benim için sen de bu mektebin müşfik gönül hocası…Yetmiş iki milleti bir bilmek, içimdeki kargaşanın tedavisi için her şeyi “bir”lemek, sadece “bir”e yönelmek için yüzlerce soru sordum sana…Beynimi kemiren her soruya, içimdeki her çığlığa zarafet ve sükûnetinle yüzlerce cevap verdin.
Su gibiydin…
Arıtan, yumuşatan, akan, ağlatan …
İçim kana boyandı feyzinle… Yüreğim kan ağlayan bir bülbül oldu. Aşkım beni çöllere savurdu… Baştan ayağa yâre oldu biçare gönlüm, avare bir hâlde yakarışa geçtim …
Gel bugün Hakk’a gönül vermiş bir gönül hocası olarak garip gönlümü şereflendir…
Gel bugün sevgisizlikten üşüyen yüreğimin kulağına sıcacık sevgi sözleri fısılda …
Gel ki seninle bugün güller gibi, bülbüller gibi, gizli gizli gönülden konuşayım…
Madem ki, geride bıraktığın mirasın adı “sevgi” gel bugün bu hâlden birlikte bahisler açalım…
Suya hasret çöl gibi, muhtacım ” tanış olma”ya…
Çölün bağrına akan yağmur gibi muhtacım”sevmeye sevilmeye”, “işi kolay kılma”ya,
Benzim sarı gözlerim yaş
Bağrım pare ciğerim taş
Hâlden bilen dertli kardaş
Gel gör beni aşk n’eyledi
Ölümsüzlüğün sırrını anlat bana …
… Fâni olma düşüncesi değil mi idrakin sınırlarını zorlayan.
Yok olup gitmek, ya da kazanmayı beklerken kaybetmek değil mi şakaklarımı zonklatan…
Hakk’a vuslatın çetinliği değil mi özümü yoran, benzimi solduran…
Çöl parça parça yüreğiyle yağmura hasret Gökyüzü yırtılan sinesiyle yağmur ana Çöl ve yağmur, ben ve sevdam gibi vuslata sevdalı
…
Sessiz, çaresiz…
Derviş Yunus maşukuna,
Vuslat edince mest olur
Ben şişeyi çaldım taşa
Namus u arı neylerem
Ey vuslatın tadıyla mest olan pir !
Vuslat bana ne kadar uzak…
Taptuk sana,
“Yunus Can, dikkatimi çekti de getirdiğin odunların hiç birinde eğrilik yok. Neden böyle olduğunu söyler misin”, diye sorduğunda,
“Gönlümün Sultanı Hocam, dergâhınıza eğri bir şey getirmekten hicap ederim, burası öyle bir dergâhtır ki buranın eşiğinden geçen her şey dosdoğru olmalıdır, diyerek cevap verme nezaketini nerden ve nasıl öğrendin?”
Dağdaki odunları budarken nefsinin kolunu kanadını :
Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım kırdılar
Dolaba layık gördüler
Onun için inilerim
diye diye inleyerek mi budadın ?
Yoksa sen Hakk’a vuslatın dersini dergâhta doldurduğun çileden mi aldın?
O’ndan mı asırlardır gönüllerde buhurdan gibi duman duman savruldun ?
Hakiki ilim mektepte medresede tahsil edilen ilim değildir elbet. Mektepteki ilim ancak vasıta olurmuş.
Hakiki ilim Hakk’ın sırlarını keşfetmek gayesiyle gönül mektebinde tahsil edilen ilimmiş. O’nun resulü Muhammed (s.a.s)’ın ilminin derinliğine ermekmiş. Yaratıcı sırlarını sadece has kullarına nasip edermiş. Hamların hakikat aşkından nasibi yokmuş öyle mi ?
Hamlığım dağ gibi sırtımda yük,
Günahım dağlardan büyük…
Bana pişman olmanın, dönüp de teslim olmanın yolunu öğret. Öğret ki gönül gözüm açılsın, nasibimin anahtarı elinde olan Hak dostu bana “Bizim” diyerek sahip çıksın.
Ruhumu teslim etmeye az kaldı zira…
Zaman acımasızca abanıyor omuzlarıma. Hızla yol alıyorum sonsuza doğru. İki yanımdan yüzlerce sima, yüzlerce hadise geçiyor katar katar… Akan sular gibiyim…Başımı taştan taşa vuruyorum sanki… Ömrüm akıp gidiyor avuçlarımın arasından.
Yularından boşanan çılgın bir at gibiyim. Yitenleri durdurmak da imkânsız bu yolculukta, yitmemek için durmak da. Bu amansız yolda yitirmemek için, yitip gitmemek için, eğriliğimi dosdoğru kılmak için senden feyz talep ediyorum. Seni damla damla eriten, Hak denizine sürükleyen ilmine kadar muhtacım…
Dünyanın kirinden arınmak için ırmaklar gibi ağlamanın şartı nedir, rüzgâr olup delice esmenin şartı ne? Ecel benim için zehir mi olacak şerbet mi belli değil…
Yanıp yanıp da duman duman tütmemeyi, çağıl çağıl çağlayıp da sessiz sessiz gizlemeyi nasıl başardın ?
Kimseler garip olmasın
Hasret odına yanmasın
Hocam kimseler duymasın
Şöyle garip bencileyin
Dövene elsiz, sövene dilsiz olunur belki ama kırana gönülsüz olmak ne mümkün. Mümkün mü, dosta sitem etmemek, dosttan gelen cefayı sineye çekmek, zehir zemberek sözleri şerbet diye içmek, başa gelen her şeye razı olup rıza göstermek… Bu devirde “kahrın da hoş, lütfun da hoş” sırrına ermek, sükût etmek mümkün mü ?
Bu nasıl sükûnet Yunus, bu nasıl sevgi…
Adını miskinlik koymuşsun ama, öfkeyi, kini, nefreti özündeki aşkın ve heyecanın potasında mum gibi eritmişsin… Kimseye kin gütmemişsin… O kadar erimişsin o kadar eritmişsin ki hakikat denizinde bir “hiç” olup yokluğa ermişsin.
Ben gelmedim dava için
Benim işim sevgi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim
Davayı, kavgayı kargaşayı yok etmişsin. Allah ve Resulü’nden (s.a.s.) aldığın mirasla “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevme” düsturunu gönüllere nakış nakış dokumuşsun .
Adın gizlenmiş dillerde ama sevgin zamana ve ölümün yok eden soğuk yüzüne meydan okumuş. Şefkatinle sinelerde taht kurmuşsun. Mezarın “dostun evi” olan gönüller olmuş. Hayatın diğer adını “sevgi” koymuşsun…
Sevdiğimi söylemezsem
Sevmek derdi beni boğar
diyerek sevdiğini itiraf etmekten korkmamışsın. Yedi iklimi tatlandıran şeker-şerbet dilinle, “ballar balını bulan” tatlı hâlinle gönülden gönüle köprüler kurmuşsun.
Aşk mektebinin piri Yunus !
“Aşk gelicek, cümle noksanlıklar tamam olur” diyerek aşkın manasını ne güzel ifade etmişsin.
Aşksızlık ve tembellik girdabında tükendiğim, dosdoğru olmaktan uzak düştüğüm şu zamanda heyecansızlık derdime sevginle şifa sun ! Çağları delen dipdiri nefesinle içime aşk ve şevk üfle..Bizi de Yaratan’dan ötürü sevenlerin listesine girmemiz için duana ekle. Ekle ki sevgimiz sencileyin yediveren gülleri gibi haşre dek çiçeğe dursun.
Sevdamız asırlar boyunca yedi iklimi hoş görerek “Yunusça” muhabbet naraları savursun vesselam…
Nurgül Özcan

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.