ALEVÎ BEKTÂŞÎ GELENEĞİNDE MÜRŞİDE BAĞLILIK

10410102_785696764840108_212108114525667869_n

“Mürşid”; irşad eden anlamına gelmektedir. Mürşidler kendilerine başvuran müridleri, durumlarına göre, seyahat, halvet ve sohbet yollarından biriyle irşad ederler. Gerçek mürşid, Kur’an’ı ve Allah Rasulü’nün örnek ahlakını iyi bilen bir alimdir. Mürşid-talib münasebeti, baba evlad sıcaklığındadır.

Peygamberler, ümmetlerine baba mesabesinde olduğu gibi; Peygamberlerin varisleri konumundaki mürşidler de müridlerine karşı baba durumundadır.

Bu yüzden Alevî Bektaşî yol ve erkânında pir ve mürşidler, “baba” ve “dede” şeklinde isimlendirilirler. “Mürşid, yani doğru yolu gösterecek olan zat, tâlibin haline, durumuna, kabiliyetine, liyakatına bakarak, onu salah yoluna yöneltir.”

Hacı Bektaş Veli, maneviyatta terakki edebilmek için bir mürşidden feyz almak lazım geldiğini şu şekilde izah eder: “Beyan olunur ki: Sudan ve çamurdan hasıl olma bu tenin tabibleri olduğu gibi, can ve gönlün de tabibleri vardır.

Onlar da Enbiya ve Evliyalardır. Hekimler; bundan ye! Bundan yeme! diye söylerler. Ta ki cismin rahatsız olmasın ve kuvvetlensin. Enbiya ve Evliya da söylerler ki; bunu yap, bunu yapma da ta ki can safa bulsun. Nitekim Hazreti Ali buyurur: İlim ikidir: beden ilimleri; din ilimleri.”

Hacı Bektaş Veli’nin işaretiyle Taptuk Emre’nin dergahında marifet ve muhabbet deryasına dalan Yunus Emre de bir mürşid-i kamilin gerekli olduğunu şu satırlarda dile getirir:

“Gel ey derviş Hakk’ı bulayım dersen
Bir kamil mürşide varmayınca olmaz
Rasul’ün cemalin göreyim dersen
Bir kamil mürşide varmayınca olmaz

Niceler giderler mürşid arayı
Arayanlar buldu derde devayı
Bin yıl da okursan akdan karayı
Bir kamil mürşide varmayınca olmaz”

Virani Baba ise bir pire, bir mürşid-i kamile varma hususunda şunları söylemektedir: “İmdi ey talib-i fakr-ı fena! Özünü pirlere ver; ta ki kuvvet ve kudrete erişesin. Zata (Hakk’a ulaşmaya, hakikata kavuşmaya) mazhar olasın. Eğer, özünü pirlere emanet etmedinse, emanete ihanet etmiş oldun. Hak pir; Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali’dir.”

Virani Baba’ya göre; pirlere talib olmayan, onların sikke ve sıfatını kabul etmeyen, şöhret ve dünya peşinde koşan bir kimse, taklidi imana sahip demektir.

Hacı Bektaş Veli, mürşidden el alan müridin başka şeyhlere yönelmemesini istemektedir. Bir defasında Sarı Saltuk’a şöyle söyler: “Diğer şeyhlere gözünü çevirme ki, doğrusu benim. Onların sohbetleri ziyan verir. Zira ki bizim nazarımız güneştir. Mürid taştır. Kabiliyetli taş güneşin ışıklarından la’l olur. Onların (diğer şeyhlerin) nazarları gölge gibidir ki, kabiliyetli taş, güneşin feyzinden gölgeye giderse la’l olmaz.” Mürid, mürşidinin sohbet ve feyzinden azami ölçüde istifade etmeli,başka mürşidler arayarak kabiliyetini köreltmemelidir. Kamil bir mürşide, muhabbet ve teslimiyyet gereklidir.

Temel Alevî kaynaklarından Buyruk’ta mürşidin talib ve dervişlerin hayatındaki konumu nefis bir metaforla gözler önünd serilmektedir:

“Geçmiş zamanda ulu bir padişah vardı. Doğudan batıya her yana hükmederdi. Bir gün bu padişah bir bahçe yaptırmak istedi. Kırk bin ırgat, kırk yıl çalışarak bahçeyi yeşertti. Bahçede acı, tatlı olmak üzere sayısız meyve vardı. Bahçe bazısı insanı delirten, bazısı insanı akıllılaştıran, bazısı insanı zehirleyen, bazısı da insanı kurtaran meyvelerle doluydu. Binlerce bahçivan bahçenin bakımı ile uğraşıyordu. Padişah burada çalışanları uyardı:

‘Bu bahçe bir hayrâttır. Her gelip isteyen yesin. Yalnız iyi bakın. Acı meyve yiyenlere panzehir verin ki ölmesinler. Deli eden meyvelerden yiyenlere, onları akıllandıracak meyveler yedirin.’

Bütün bahçivanlar padişahın buyruğunu akıllarında tuttular. Gün geçti, ay geçti. Bahçedeki meyveler olgunlaştı. Bir gün bir bölük insan geldi. Bunlar bahçenin içine dalmadılar. Bahçe kapısının önünde bahçivanlar ne verdilerse, onu yediler. Bahçenin acısını, tatlısını tatmadılar. Biraz atıştırdıktan sonra, çekip gittiler.

Aradan zaman geçti. Bir başka insan topluluğu geldi. Bunlar bahçenin içine daldılar. Acısından, tatlısından yediler. Kimi delirdi, kimi zehirlendi. Sonra da; ‘aman ölüyoruz’ diye bağrıştılar. Bahçivanlar koşarak onların yanına gelip, imdâdlarına yetiştiler. Zehiri etkisiz hale getiren meyve verip, zehirlenmelerine engel oldular. Böylece bu insanlar da kurtularak, yollarına gittiler.

Üçüncüsünde bir bölük insan daha geldi. Bunlar da bahçenin içine daldılar. Gözlerinin gördüğü, gönüllerinin çektiği her meyveyi yediler. Bu kez bunların hepsi zehirlendi. Bahçivanlar koşup geldiler. ‘Aman! Zehirin etkisini ortadan kaldıran şu şerbeti için de iyileşin’ dediler. Fakat bu adamlar; ‘Sizin bahçeniz zehirli imiş. Bizi zehirlediniz. Şimdi şerbet dediğiniz şeyle de bizi zehirleyeceksiniz’ diyerek verilen şerbeti içmediler.

Şimdi ey inanan kardeşler! Dünya bu bahçeye benzer. Bahçivanlar ise mürşidlerdir. Sözünü ettiğimiz ilk gelenler dünyaya bel bağlamayan, bir içim su, bir lokma ekmek ile yetinen insanlardır. Bu dünyaya harâm yemeksizin gelip gitmişlerdir. İkinci gelen insanlar dünyanın içine dalan, bulduğunu yiyen kimselerdir. Yanlış yola gitmişler, ağızlarına geleni söylemişlerdir. Doğru yolu kaybedip, kötü olacakları zaman, tıpkı bahçivanların yaptığı gibi mürşidler onlara; ‘gelin, bu kötü işi bırakın. Allâh’ın buyruğu budur. Peygamber’in sünneti budur’ diyerek yiyenlere şerbet vermişlerdir. Gerçekte mürşidin sözü ağrıya, zehire karşı şerbettir. Üçüncü gelenler ise dünya malına bağlanıp, mürşid sözüne inanmayanlardır. Onlar inançsız olarak ölmüşlerdir. Çünkü mürşid; aydınlatan, eğiten ve yol gösterendir. Mürşid sözünü hak bilmeyen kimse inançsızdır.”

Hakk Teâlâ cümle canları hakîkî mürşid eteğinden tutanlardan, Hakk Muhammed Ali Dergahı’nda Hakk’a tâlib olanlardan eylesin…

Gerçeğe hüü mü’mine yâ Ali!..

Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.