İMAM ALİ’NİN YÖNETİCİLİĞİ

10632791_718687624874356_2221369628566537573_n
Hz. Ali adâlet, şefkat, merhamet ve ma’rifet gibi Kur’ânî ilkelere dayalı yöneticilik anlayışıyla, geçmişten bugüne bütün yöneticilere örnek olmuştur. Rahmeti her şeyi kuşatmış olan Allâh’ı tanıyan bir Hak eri olarak, kötülükleri önlemeden önce iyilikleri yaymaya, cezâlandırmadan önce mükâfatlandırmaya önem veren bir yöneticidir. O insanları dilleri, dinleri ve renklerinden dolayı ayırt etmeyen bir Peygamber vârisidir. Hz. Ali için insanlar “ya dinde kardeş, ya da yaratılışta bir eş”tirler. Mâlik b. Eşter’e hitaben; Halka merhametle muâmeleyi kendine adet et. Onları sevmeyi, onlara lütuf etmeyi huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganîmet bilen yırtıcı bir canavar kesilme” diyen Mü’minlerin Emîri Hz. Ali, bir yöneticinin yönetimi altında bulunan insanlardan bekleyebileceği tavır ve davranışları öncelikle kendi yaşantısında uygulayan bir hâl insanıdır.
Onun hayatı incelendiğinde “Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan önce kendisini terbiye etmelidir. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce yaşayışıyla öğüt vermek suretiyle olmalıdır. Nefsine öğretici olup kendini terbiye eden kişi, insanlara öğretmenlik yapıp onları terbiye edenden daha fazla takdire değer.” sözüne harfiyyen uyduğu gözlenmektedir.
Ebu’t-Türâb lakabıyla tevâzu ve alçak gönüllülüğü şahsiyetiyle bütünleştirmiştir. Kendisi sade ve mütevâzî bir hayat yaşamış, çevresindekilere ve yönetimi altında bulunanlara da sadeliği tavsiye etmiştir. “Dilesem, ben de yağlar ballar bulurum; buğday ekmeğinin halisini yerim; ipek elbise giyinirim; fakat nefsimin dileğinin bana üstün olması, beni lezzetli yemekler yemeye çekmesi mümkün mü hiç? Ben nasıl doya doya yemek yiyebilirim ki Hicaz’da, yahut Yemâme’de belki yoksullar vardır; günler geçmemiştir ki belki tokluk nedir, görmemişlerdir” cümlelerinin sahibi olan Hz. Ali, bir yöneticide bulunması gereken mesûliyet duygusu hakkında ideal bir tablo çizmektedir.
Hz. Ali bir taraftan yönettiği coğrafyanın herhangi bir yerinde aç ve yoksulların var olabileceğini düşünerek lüks ve israftan kaçınırken, diğer taraftan da tayin ettiği valisine ihtiyaç sahiplerini bulmasını, onları koruyup, gözetmesini tavsiye etmektedir: “Allah için aşağı tabakayı gör, gözet. Bu kısım içinde dilenenler olduğu gibi, bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır. Onların hakkını Allah için koru. Nimetler içinde bulunuşun, ehemmiyetli işlere dalışın onları unutturmasın sana. Onları bulmak, hallerini sorup anlamak için Allah’tan korkan kişiler yolla. Onların hallerini sana bildirsinler. Zamanın bir kısmını ihtiyaç sahiplerine ayır. Onlarla görüş. O mecliste seni yaratan Allah için gönlünü alçalt. Seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden konuşsunlar.”
O, bir toplumun hayatını sağlam ve sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için hangi dinamiklerin üzerinde durması gerektiğini bilen bir sosyal-psikolog gibidir. Aşağıdaki cümleler, bütün zaman ve mekânlara hitap eden bir toplumsal işbölümü yapmaktadır: “Dünya dört şey üstünde durur: Bilgisiyle amel eden, onu da halka öğreten bilgin. Öğrenmekten geri durmayan bilgisiz. İyiliğini esirgemeyen cömert. Hakkı olmayanı alarak, dünyası için âhiretini satmayan yoksul. Bilgin, bilgisinin gereğini yerine getirmezse, bilgisiz de ilmin fayda ve güzelliğini göremeyerek öğrenmekten geri durur. Zengin, malında cimrilik ederse, yoksul da kendisini daha fazla tutamayıp, haksız kazanç yoluna saparak âhiretini dünyası için satar.”
Emîrü’l-Mü’minîn Hz. Ali, eğitim ve sosyal yardımlaşmanın önemine dikkat çektiği yukarıdaki ifadelerinde, sosyal süreçler arasında sebep-sonuç ilişkisi kurarak, sosyo-kültürel bilinçlendirmeyapmaktadır. Yerine getirilmesi gereken sosyo-kültürel rollerin ihmal edilmesinin zaman içerisinde toplumları nasıl olumsuz yönde etkileyip, değiştirebileceğini dile getirmektedir. O sadece âdil değil, aynı zamanda bilge ve vizyon sahibi bir yöneticidir. Gelecekte olması muhtemel olayları gören, tahmin eden ve gerekli tedbirleri almak için çaba sarf eden bir liderdir. Meselâ; halîfe Hz. Osman’a, bazı valilerin yönetimde daha âdil olmalarını sağlamasını tavsiye ederken, çıkabilecek fitne sonucu “bu ümmetin öldürülecek yöneticisi olma. Bu ümmette bir yönetici öldürülürse, ondan sonra öldürülme işi kıyâmete kadar sürer gider” diyerek, olabilecek olaylarıönceden haber vermiştir.
Aslında o, Hz. Osman’ın başına gelebileceklerin kendi başına da gelebileceğinin farkındadır. Bununla birlikte Hz. Ali halîfeliğin değil, çıkabilecek fitneler sonucu İslâm ümmetinin dağılmamasının ve inandığı dinin yıkılmamasının peşindedir.
Alevî-Bektâşî tasavvurundaki Hz. Ali hilâfetle velâyeti birleştirmiştir. Şerhu Hutbeti’l-Beyân’da anlatılan bir sohbetinde kendisini dinleyenlere Allah’ın, Rasûlü’nün ve evliyânın sünnetine uymalarını tavsiye etmiş, bu üç sünnetin neler olduğu sorulunca da şu cevabı vermiştir: “Allah’ın sünneti; ayıpları örtmek, Rasûlü’nün sünneti; halkla iyi geçinerek, dirlik içerisinde olmak, evliyânın sünneti ise; halkın ezâ ve cefâsına tahammül etmektir.”
Tarihsel Hz. Ali de Mâlik b. Eşter’e yazdığı mektupta bir vali için ayıpları örtmenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır: “İnsanlarda ayıp olabilir. Vali bu ayıpları örtmeye en fazla hakkı olan kişidir. İnsanların bilmediğin ayıplarını açığa çıkarmaya, öğrenmeye kalkışma. Öğrendiğin ayıpları iyiliğe, temizliğe yormaya bak. Bilmedikleri hakkında ise Allah hükmeder. Ayıpları elinden geldiğince ört. Buyruğuna uyanların ayıplarını örtmeyi sevdikçe, bu huyla huylandıkça, Allah da senin ayıplarını örter.” Allah’ın “ayıpları örtme” sünnetini yerine getirebilmek için Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak ve O’na yakın olmak gerekmektedir. Hz. Ali bir yöneticinin kalbini ayıpları gizleyecek şefkat ve merhametle neyin doldurabileceğini çok iyi bilen bir hakîkat eridir.
Bu nedenle Mâlik’e yazdığı mektupta şu ifadelere de yer vermiştir: “Vakitlerinin en değerlisini, en fazlasını seninle Allah arasındaki kulluğa hasret. Gece ve gündüz ibâdetlerini Allâh’a yaklaşmak amacıyla gösterişe düşmeden nasıl gerekirse öyle yap.” Bir yöneticinin Allâh’a kul olması, onu nefsine köle olmaktan kurtaracaktır. Öfke, kibir, zulüm, övülmeyi isteme gibi bir yöneticide bulunmaması gereken vasıflar, ancak Hakk’a yönelmekle giderilebilecektir.
Hz. Ali, Mâlik b. Eşter’e toplumun her katmanını fazîlet ve zafiyetleri ile birlikte tanıtmakta, onların başarılı bir şekilde yönetilebilmeleri için sosyal ve hukûkî alanlarda uygulanmak üzere öneriler getirmektedir. Meselâ; tüccarları tanıtırken, onların halkın ihtiyaçlarını hazırlamak için emek harcadıklarını, sürekli seyahat ettiklerini, devlet düzenine bağlı olduklarını ve bu özelliklerinden dolayı gözetilmeleri gerektiğini belirtmekle birlikte, onların içerisinden aşırı hırslı, bencil, karaborsacı olanların da çıkabileceğini, böyle kişilere de çeşitli yaptırımlarla engel olmasını tavsiye eder. Mâlik’e, insanların ayıplarını görüp, gözeten, onları açıp söyleyen, laf taşıyan kişileri kendisine yaklaştırmamasını, korkak, hırslı ve cimri kişilere fikir danışmamasını öğütler. Danışman ve komutanlarını hayırlı, takvâ ehli, bilgin, güzel zan sahibi, olumlu fikir üreten, iffetli, öfkelendiği zaman öfkesini yenen, cezâ vermekte acele etmeyen, zayıfları koruyan, kuvvetlilere karşı gevşeklik göstermeyen kişilerin arasından seçmesini söyler.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.