HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ’NİN MAKALAT ADLI ESERİ’NDEN

10551042_677122869030832_2473207666251579503_n

Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Hakk Te’âla, Âdem’i dört türlü nesneden yarattı ve onun evlâdını da dört bölüğe ayırdı. Bu dört grubun her birini dört türlü ibâdete bıraktı. Yine bunların her birinin kendine mahsus dört türlü halleri ve dört türlü arzuları vardır. Şimdi, Âdem’i yarattığı dört türlü nesne şöyledir: İlkönce topraktan, ikinci olarak sudan, üçüncü olarak ateşten, dördüncü olarak rüzgârdan.
O’nun ayırdığı dört bölük insan şunlardır:
İlk bölük, “âbidler”dir.
Bunlar, “şerîat” topluluklarıdır ve asılları rüzgârdandır. İşte bu rüzgâr hem temizdir hem de güçlüdür. Çünkü rüzgâr esmeyince ekin tâneleri samanından ayrılmaz ve eğer rüzgâr esmeseydi bütün dünya kokudan mahvolurdu. O halde helâl ve harâm, temiz ve murdar hepsi şerîat ile bilinir. Zîrâ şerîat kapısı yüce kapıdır. Nitekim Allah celle celâlühû bütün nesnelerin varlığını Kur’ân’da zikretmiştir. Allâhu Te’âlâ buyurmuştur:
“Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”
Öyle ise ey azizim! Yüce Allâh’ın buyurduklarını bilgisizlik edip bırakmamalı ve bunlardan çok sakınılmalıdır. O’nun “sakının” dediğinden sakınmak gerekir. Öyleyse, Âdemoğulları kendilerini büyük bilsinler; böyle kişilerin amellerinin ne olduğunu “ma’rifet” konusu gelip canı dirilttiği yerde inşallah hatırlayıverirler. Âbidlerin ibâdetlerine gelince namâzdır, oruçtur, zekâttır; savaş için askere çağırıldığında kaçmayıp savaşa gitmektir ve hem de cünüplük durumunda gusül abdesti almaktır. Kendi arzularının peşinden gitmeyip, dünyayı terk edip, ahireti sevmektir. Bu grubun hallerinden biri de birbirlerini incitmemeleridir. Bunun yanında büyüklenme, kıskançlık, nefret, cimrilik ve düşmanlık bunlarda her an görülür.
İkinci bölük, “zâhidler”dir.
Bunların aslı ateştendir ve bunlar “tarîkat” topluluklardır. Bundan dolayı ateş gibi yansalar gerektir. İşte her kim bu dünyada kendi nefsini yakarsa, yarın ahirette türlü türlü azablardan kurtulur. Hâsılı şöyle bilin ki bir kez yanan artık bir daha yanmaz. Allâhu Te’âlâ şöyle buyurmuştur:
“Yakıtı insanlar ve taş olan cehennem, kâfirler için hazırlanmıştır.”
Nitekim İsâ Peygamber aleyhi’s-selâm da gezinti esnasında yürürken, bir dağın dibine geldi. Su buldu ve içti. Ancak su acı idi ve dağ da devamlı titriyordu. Bunun üzerine İsâ aleyhi’s-selâm hal diliyle o dağa sordu:
– Bu su niçin acıdır ve sen niçin devamlı titriyorsun?
O dağ şöyle seslendi:
– Ey Rûhullah! Şöyle bil ki; Mûsâ peygamber zamanında bir genç gezerken ansızın buraya geldi ve bu âyeti okudu:
“Kâfirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden sakının.”
– “Peki bu âyet Tevrât, Zebûr, İncil ve Furkân (Kur’ân)’da da var mıdır?” dedi.
Bunun üzerine İsâ aleyhi’s-selâm cevap verdi:
– İncil’de, Furkân’da, Tevrât’ta ve Zebûr’da da bu âyet vardır.
Bunun üzerine o dağ şöyle söyledi:
– İncil senin, Kur’ân Muhammed Mustafâ’nındır. Öyleyse Ey Rûhullah! Senin duân kabul edilir; duâ et de Allâhu Te’âlâ bizi titremekten kurtarsın.
Bunun üzerine İsâ aleyhi’s-selâm duâ etti. Tam o sırada dağın titremesi durdu. Acı suyu da tatlı hale geldi. Sonra dağ şöyle dedi:
“Ey Rûhullah! Benim içimde tâ İsrailoğulları zamanından kalan bir pîr vardır; Muhammed’i veya ümmetini görmek ister.”
O genç Allâhu Te’âlâ’ın, ‘Kâfirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden sakının’ âyetini okudu. Bundan sonra o yer, gece gündüz ağlar. İşte bu acı su onun gözyaşıdır ve hem bu pîrin gözyaşları çok sulara karıştı, onları da acılaştırdı. Meğer şimdi senin duân bereketinden ağlaması durdu. Acı sular dahi tatlı oldu.
Bunun üzerine İsâ aleyhi’s-selâm bu büyüklüğü gördü, ibret aldı. Dünyalık olarak bir keşkülü, bir asası bir de iğnesi vardı. Onları da başkalarına bıraktı. Şimdi ey azizim! Bu dünyalık biriktirenler türlü türlü azaptan nasıl kurtulurlar? Nitekim Hz. Muhammed aleyhi’s-selâm buyurur:
“Dünya, derin bir deniz gibidir. İnsanların çoğu bu denizde boğulurlar.”
Bundan dolayı, zâhidlerin ibâdeti gece gündüz Allâh’ı zikretmektir ve bi’smi’llah demeyi hatırda tutmaktır. Aynı zamanda korku ve ümit [arasında bulunmaktır]; âhiret için dünya arzularını terk etmektir. Bunlar kendi bilgileriyle hoşnut durumdadırlar. [Ancak] nereden gelip nereye gittiklerini bilmezler. Zira bunlara hidâyet kapısı açılmadı. Allâh’ı hatırlamaları kendi gayretleriyledir. Bunların bölüğü de böylece bu kadardır.
Üçüncü bölük, “ârifler”dir.
Bunların aslı sudandır ve bunlar “ma’rifet” topluluğudur. İşte bu su temiz ve temizleyicidir. O halde ârife de hem temiz olmak hem de temizleyici olmak gerektir. Eğer, “Âriflerin temizi ne demektir ve temizlediği nedir?” diye sorarlarsa şöyle cevap ver: Ârifler katında her sözün üç ön yüzü, bir ardı vardır. Öyle olunca ârif olmayanlar bilmediklerinden dolayı sözün ardını söylerler, mahcup olurlar. Ancak ârifler, sözün ön yüzünü söylerler, utanılacak şey söylemezler. Bundan dolayı suyun temiz olması demek, aynı zamanda temizleyici olması demektir. Hangi kaba girerse o kap su gibi temiz olur. Hem de kendisinden başka nesne ona benzemez, rengi bilinir ve hem de murdar olanı dışarı bırakırlar. O halde, âriflerin temiz olması aynı zamanda temizleyici olması demektir. Geri aslına döner, birikir ve hem ârifler katında şirk murdardır. İçlerinde koymayıp dışarı bırakırlar, böylece kendilerini arıtıp, temizlerler.
O halde şöyle bilmek gerekir ki, kendisini temizleyemeyen başkalarını da temizleyemez. Şu kadar ki şerîat sözüne göre; elbiseye ve vücuda pislik değse su ile yıkanınca hem elbise hem de vücut temiz olur. Hem cünüplüğünü giderir ve sonra abdestli olur. Ancak su temiz olmazsa ârifler katında ne elbisesi ne de vücudu temizdir. Ne cünüplüğünü giderir ne abdesti olur. Zira yıkayıcı temiz olmayınca yıkadığı nasıl temiz olsun?
O halde şimdi, insan suya yaramalı, su abdeste yaramalı, abdest namâza yaramalı. Allah’a ulaşmak için namâz lazım. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan Allâhu Te’âlâ buyurur: “Her sıradan insan beni anmaya layık değildir. Her vücut bana ibâdet edemez. Her sıradan ibâdet de benim ma’rifetimi bilmeye yaramaz.”
O halde ey azizim! Çok sakınmak lazımdır ki, insanın pis olmasının sebebi içinde şeytan fiili bulundurmasıdır. Eğer inanmazsan bir kaba içki koy, ağzını sıkıca kapat ve denizin içine bırak. O kabın dış kısmını günde on kez yıkasan kabın içindeki yine içkidir, pistir. Yine bir kuyuya bir damla içki damlasa, o kuyunun suyunu bir defa çıkarıp başka yere dökseler, o suyun döküldüğü yerde ot bitse ve o otu koyun yese, takvâ ehlinin sözüne göre o koyunun eti haramdır. Bunun haram olmasının sebebi nedir? İçinde şeytan fiili olmasındandır.
Allâhu Te’âlâ şöyle buyurmuştur:
“Ey îmân edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”
O halde, kuyuya bir damla içki damladığı için suyun tamamını boşaltmak gerektiği gibi o boşaltılan suyun döküldüğü yerde biten otu yiyen koyunun eti de haram olur. Sebep: İçinde şeytan fiili bulunduğu için. Öyle ise vay sana ki, içinde; kin, haset, cimrilik, tamahkârlık, öfke, gıybet, kahkaha, maskaralık ve bunca şeytan fiili olduğu halde suyla yıkanıp nasıl temizlenip arı olacaksın! Şöyle bil ki: Aslâ arınamâzsın.
Şimdi bu dediğimiz sekiz türlü nesneden birisi bir kişide olsa bütün ibâdeti boşa gider ve eğer bu sekiz nesnenin hepsi birden bir kişide olsa, o kimse mutlaka şeytandır. Hem zâten şeytanın şeytanlığı bizzat bu sekiz türlü nesne ile belli olur.
Bundan dolayı ey benim azizim! Ârifin aslı sudandır; içinde murdâr bir şey barınamâz. Ayrıca suyun aslı yeşil mücevherdendir. Mücevherin aslı Allâh’ın kudretindendir. Bundan dolayıdır ki ârifleri Allâhu Te’âlâ sever. Çünkü onların aslı O’ndandır. Aslın kendinden geldiği aslını sevmesine şaşılmaz.
Yine bilmek gerektir ki, âriflerin ibâdeti hem tefekkürdür, hem de dünya ve âhireti terk etmektir. Bunların yanında birilerinin kendilerine nazar edip, onlardan velâyet beklemektir ve hem de ârifler içinde bulundukları hallerini bütün varlığa değişirler; bundan da kötü bir endişeye kapılmazlar. Bunların dahi durumları bu kadardır.
Dördüncü bölük ise “muhibler”dir.
Bunların aslı topraktandır. Toprak, rızâya teslim olmuştur. Bunun için muhibler de Hakk’a boyun eğmeli, ondan gelene razı olmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Küllü şey’in yerciu ilâ aslihî.” Yani, “Her nesne aslına döner.” demektir.
Muhib olan kişi, ârif kişiye sorar: Allâhu Te’âlâ Kur’ân-ı Kerîm’de; “Şundan yaratıldık, geri ona döner, sonra yine ondan çıkarız.” demek olur. Öyleyse şimdi, toprak toprağa, su suya, ateş ateşe ve rüzgâr rüzgâra gitti. Şimdi sen kimsin ki haber verirsin?
Ârif cevap verir ki: “Ben kimsem yine o olayım.” dersin. Ancak benim üç dostum vardır: Ne zaman ki ben ölürüm, dostlarımdan biri evde kalır; birisi yolda kalır; birisi de benimle gelir. Evde kalan malımdur. Yolda kalan akrabalarımdır ve ailemdir. Benimle gelen ise iyiliklerimdir. Bu durumda, kötü tabiatım, kötü amelim var ise, işte o vakit aslın aslına döndüğü ve benzediğidir.
Muhib olanların ibâdetine gelince: Bunlar duâdır, seyirdir, müşâhededir ve isteklerine ulaşmaktır. Yine Allâh’ı bulmak, kendilerini O’nda kaybetmek, bütün halleri bir araya gelip O’nunla bir olmaktır. Bunların da durumu bu kadardır.
Muhiblerin üç yerde kazancı vardır: İlki, Allâh’ın varlıklardaki kudretini seyir, ikincisi bu gücün karşısında Ona yönelip yalvarması, üçüncüsü de müşâhedeye oturmasıdır. Eğer muhiblere Allah aşkına “Allâhu Te’âlâ’ı nasıl buldunuz?” diye sorulsa, şöyle cevap verirler: “Allâh’ı kendimizde bildik, kendi özümüzü de Allah’dan bildik.” Sözümüzün delili şudur ki, Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Nefsini bilen, Rabb’ini bilir.”
Hâsılı, muhiblerin sözünün doğruluğu, insanın içindedir; başka yerde arayan nasıl bulsun. Hal böyle olunca bir kimse kendini bilmeyince Allâh’ı nasıl bulsun. Allâhu Te’âlâ buyurdu:
“(O anda) Biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.”
Allâhu Te’âlâ’ın sözüdür:
“Biz ona şah damarından daha yakınız.”
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.