EHL-İ BEYT’İN TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARINDAKİ ROLÜ

10455691_791645897578528_4403851288253251575_n
681’de Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi sonucu Türkistan’a göç eden Hz. Peygamber’in torunları lehine Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinde geniş bir kamuoyu oluşmuştur. Emevîler tarafından mağdur edilen Ehl-i Beyt’in İslâm’a davet çağrıları Türkler arasında büyük bir rağbet görmüştür.
Hz. Peygamber’in evlatlarının haksız yere Emevîler tarafından öldürülmüş olması, bu katliamdan geride kalanların da perişan bir vaziyette göç ederek aralarına sığınması, Türklerin Ehl-i Beyt’e muhabbetini daha da kuvvetlendirmiştir.
Türkler, Emevîlerin Arap ırkçılığına dayalı İslam anlayışlarına karşı Ehl-i Beyt’in sevgi ve hoşgörüye dayanan îman prensiplerini sevmiş ve benimsemişlerdir.
Annesi Horasan’lı bir Türk olan Abbâsî halîfesi Me’mun’un İmam Ali Rızâ’yı veliaht tayin etmesi, hem Türklerin Abbasî yönetiminde söz sahibi olmaya başlamalarını temin etmiş, hem de İslâmiyet’le düzenli bir şekilde tanışmalarını sağlamıştır.
Türkistan’a gelen Ehl-i Beyt’ten imâmlar, tasavvuf erbabı ve tüccarlar, İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Samarra’da zorunlu ikamete tabi tutulan imâmlar, Kur’an’ın Türkçe anlamını, Hz. Peygamber’in sünnetini, İslâm’ın temel prensiplerini sade bir dille Türklere anlatmışlardır.
Sevgi ve saygıya dayalı bu birlikteliğin olumlu yönde geliştiğini gören Türkler, onbirinci imâm Hasan’a Asker (bizden) diye hitab etmişlerdir. Kur’an ışığıyla Hz. Peygamber’in söylem ve düşüncelerini kendilerine rehber edinen Ehl-i Beyt, içiçe birlikte yaşadıkları Türklere mevâlî (köle) gözüyle bakmamışlardır.
Türk dilini çok iyi bilen bu imamlar, zaman içinde daha da kaynaşarak kız alıp kız vermek suretiyle Türklerle akrabalık bağlarını kuvvetlendirmeye büyük çaba sarfetmişlerdir. Seyyidler Gazneliler döneminde, tahsilli, âlim ve fâzıl kişiler olmaları ve sahip oldukları itibar nedeniyle önemli görevlere getirilmişlerdir.
Horasan üzerinden Anadolu’ya gelen “seyyidlik kurumu”, Hz. Hüseyin soyundan gelen Ehl-i Beyt’le Türkmen oymakları arasında, kız alıp kız verilmesiyle oluşmuştur. Kur’an ve sünnetin öngördüğü din esaslarını, Ehl-i Beyt’in eşitlik, hoşgörü, ve muhabbete dayalı yorumlarından öğrenen Türkler, yüce Peygamber’in önderliğine ve Hz. Ali’nin evlatlarına bağlılıklarını tarih boyunca devam ettirmişlerdir.
Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı eserindeki şu ifadeler, Türkler’in Ehl-i Beyt’e nasıl baktıkları hakkında doğrudan bilgi vermektedir: “Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münâsebette bulunacak kimseler şunlardır:
Bunlardan biri, Peygamber’in neslidir. Bunlara hürmet edersen, devlet ve saâdete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev; iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar, Ehl-i Beyt’tir. Peygamber’in uğurudur. Ey kardeş! Sen de onları, sevgili Peygamber hakkı için sev.”
Orta Asya’da sevgi ve saygı ile muâmele gören Peygamber nesli, daha sonra Türklerle birlikte Anadolu’ya gelmiştir. Veli Baba, Ehl-i Beyt olan dedelerinin Anadolu’ya gelişlerini şöyle anlatmaktadır:
“Zaman-ı kadîmde Ehl-i Beyt’ten bizim ceddimiz, Aliyyü’l-Medenî Medîne’den Bağdad’a ve Bağdad’dan Malatya’ya geldiği gibi, yine Ehl-iBeyt’ten evlâd-ı Hasan ve Hüseyin’den bazılarının Hicaz’dan bilâd-ı Rûm’a ve Mâverâü’n-Nehir’e geçmiş oldukları da elde mevcud olan kütüb-ü ensâb ve tevârihte mezkûrdur. Ehl-i Beyt’ten ekâbir-i ehl-i keşf ve ayan ve erbâb-ı ilm ü akl-ı selîm ile diğerleri teşyid-i menarı (binasını yükseltmek) devlet-i aliyye ve takviyye-i saltanat-ı seniyye emrinde dâima ve hâlen sa’idirler.”
Haçlı seferleri ve Moğol istilâsı sırasında meydana gelen olumsuz olaylardan en çok etkilenen Anadolu’da Horasan Erenleri birlik ve dirliği yeniden canlandıracak dinamizmleriyle, bu topraklarda yaşanan kahrın lutfa dönüşmesini sağlamışlardır.
Tarih boyunca cemiyetin içerisinde bulunduğu durum ve şartlara göre hareket tarzı belirleyen bu adanmış şahsiyetler, bir taraftan toplumun yapılanması, memleketin imârı ve inşâsında büyük katkılarda bulunurlarken, diğer taraftan da halkın bilinçli birliktelikleri için yoğun çaba sarfetmişlerdir. Nizâm ve otoritenin tam sağlandığı zamanlarda ise, yetiştirdikleri kâmil insanlar vasıtasıyla toplumsal aktivitelerde önemli roller oynamışlardır.
Ehl-i Beyt neslinden geldikleri için “seyyid” şeklinde isimlendirilen insanların, Anadolu’da onlardan önce gelenler tarafından nasıl karşılandıkları ile ilgili çarpıcı bir örnek Koyun Baba’dır.
Hacı Bektaş Velî’nin halîfelerinden olan Koyun Baba Anadolu’da, Hz. Muhammed’in çok sevdiği torunu, Kerbelâ şehitlerinin serdârı Hz. Hüseyin’in bir armağanı, Fâtımatü’z-Zehrâ annemizin evlâdı olarak karşılanmıştır.
İnsanlar, ona çirkin sözler söylemekten kaçınmışlar, kötülemekten uzak durmuşlardır. Onun yoluna canla başla bağlanmışlar, bu bağlılığı da bahtiyarlık addetmişlerdir.
Ehl-i Beyt neslinden gelen seyyid ve şeriflere icâzetnâmeler verilerek, gereken sevgi ve saygıyı görmeleri temin edilmiştir. Bu sevgi ve saygı, onların İslâm Dîni’nin öğretimi konusundaki etkinliklerini optimum düzeye getirmiştir.
Anadolu’da seyyidlik icâzetnamesinin ilki 734 yılında Kureyşan Ocağı’na verilmiştir. Selçuklular döneminde I. Alaaddin Keykubat, Erzincan bölgesine gelerek orada yaşayan oymakların ileri gelenlerini biraraya toplamış, İslâm Dîni’ni en iyi bilenlerin tespit edilmesini istemiştir.
Dînin bu kişiler tarafından öğretilmesini emrederek, bu kişilere Hz. Peygamber soyundan geldiklerine dair icâzetnameler verilmiştir. Seyyidlik beratı olan her öğreticiye de “hakku’llâh” adı altında menkul ve gayr-i menkuller bağlanmıştır.
Keykubat döneminde seyyidler kendilerine münasip gördükleri yerlere mürîdleri, aileleri ve hatta bazen kabîleleri ile yerleşmiş ve zâviyeler açmışlardır. Boş arazilerin iskânını temin için devlet tarafından onlara imtiyâz sağlanmış, zâviyelerin etrafında yine devlet tarafından resmen tanınmış vakıf arazileri tahsis edilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde seyyid ve şeriflerin başkanına “nakîbü’l-eşrâf” adı verilmektedir. Bu daire 1400 yılında Yıldırım Bayezid zamanında kurulmuştur. İlk göreve, Bağdat’lı Seyyid Ali Natta getirilmiştir. XV. yüzyılda kurumlaşan bu makâm 1922’de saltanatla birlikte kaldırılmıştır.
Bu dairenin görevi, Osmanlı Devleti bünyesinde ne kadar kayıtlı seyyid ailesi varsa, onların kayıtlı defterlerini tutmaktır. Bu deftere “şecere-i tayyibe” denmiştir. Ayrıca eyaletlerde de nakibü’l-eşraf kaymakâmları adı verilen vekiller bulundurulmuştur.
Görevleri, seyyid ve şeriflerin durum ve tutumlarını izlemektir. Kusurlu davranışları bu defterlere kaydedilerek cezâlandırılanlar da olmuştur. Suçişleyen seyyidin yeşil sarığı çıkarılıp, cezâsı verildikten sonra sarık yine iade edilmiştir.
Seyyid soyundan geldiğini iddia edenlere, şecereli seyyidlerin tanıklık etmeleri halinde seyyidlik beratı verilmiştir. Türklerin dîn ve mâneviyât târihinde Ehl-i Beyt soyundan gelen seyyid ve şerifler, İslam Dini’ni tüm berraklığı ile yaşayan ve öğreten kişiler olmaları yönüyle her zaman sevgi ve saygı görmüşler, etraflarına geniş kalabalıkları toplamışlardır.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.