İMAM HASAN: Âl-i Beyt’in Evlâdı Kur’an’dır Feryâdı

1896921_724127864330332_8923620389902991620_nİmâm Hasan’ın kaynaklara yansıyan konuşma ve nasihatları dikkate alındığında, onun duygu, düşünce ve davranışlarına yön veren temel referansların Kur’ân-ı Kerîm ve dedesi Hz. Muhammed’in sünneti olduğu görülmektedir. Hayata verdiği anlamda, geliştirdiği tavır ve tutumda Kur’an’ın boyasını Ehl-i Beyt’in mayasını gözlemlemek mümkündür. O Âdem Peygamber’den Hâtem Peygamber’e kadar süzülüp gelen hikmet, adâlet, şefkat ve merhamet yörüngeli nebevî duruşun sarsılmaz bir takipçisidir.
Fitne ve tefrikaların, kargaşa ve bozgunların sebeplerini insanların kalp ve gönüllerinde bulup, yakalayan ve asla bu şeytan tuzaklarına düşmeyen bir fütüvvet kahramanıdır. İmâm Hasan bir sözünde der ki: “İnsanı üç şey helâk eder: Kibir, hırs ve çekememezlik. Kibir dinin de helâkidir. İblis bu özelliğinden dolayı lanete uğramıştır. Hırs nefsin düşmanıdır. Âdem, hırsı yüzünden Cennet’ten çıkarılmıştır. Çekememezlik ise, insanı kötülüğe yöneltir. Kâbil’in Hâbil’i öldürmesinin sebebi de çekememezliktir.” Bu sözlerde insanlık tarihi boyunca süregelen şeytânî olanla Rahmânî olan arasındaki savaşta Hakk’ın yanında duran bir yiğidin basîret ve ferâsetini görmek zor değildir.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hâne-i saâdetinde vahiy atmosferinde ve Şâh-ı Velâyet İmâm Ali’nin irfân sofrasında yetişen İmâm Hasan insanı Allah’a ulaştıran yolları bilen bir yol gösterici, insanın hakîkat ve Cennet yolculuğunda önünde dikili engellerden haberdar olan bir kalp, gönül ve nefis okuyucusudur. Öğütlerinden birisi şöyledir: “Ey Âdemoğlu! Allâh’ın haram kılmış olduğu şeyleri bırakırsan; âbid olursun. Allâh’ın sana taksim ettiği rızka razı olursan; zengin olursun. Komşuna iyilik edersen; Müslüman olursun. İnsanlara onların sana davranmalarını istediğin gibi davranırsan; âdil olursun. Çok mal toplayıp sağlam bina inşa edenlerin, uzun emel sahibi olanların sonu hüsrânla bitmiş ve meskenleri kabire dönüşmüştür.
Ey Âdemoğlu! Senin ömrün ana rahmine düştüğünden beri hızla tükenmeye devam ediyor. Önündekine bakacağına, elindekine bak. Mü’min yol için azık hazırlar, kâfir ise har vurup harman savurur. Azıklanın! Şüphesiz en hayırlı azık, takvâdır.” İmâm Hasan hayat yoluculuğundaki musibet ve afetleri bildiği kadar, âbidlikten ârifliğe kadar hakîkat yolculuğunun da duraklarını bilen bir kalp doktoru, gönül mimarıdır. Her biri bir kandil, bir çerağ olan Ehl-i Beyt mensupları insanları cehâlet karanlığından hakîkat aydınlığına götüren mürşid-i kâmiller olmuşlardır.
İmâm Hasan’ın Allah’a imânı ve güvenci tamdı. Manzûm sözlerinde bu konudaki duygu ve düşüncelerini şu şekilde ifade etmiştir: “Yaratılmışa değil, yaratana güvenin. Yalancıya da doğru söyleyene de el açmayın. Rahmân olan Allah’tan rızkını talep edin. Allah’ın dışında rızık veren yoktur. İnsanların kendisine fayda vereceğini zenneden Rahmân’a güvenmiyor demektir. Rızkı kendisinin kazandığını zannedenin Yaratıcı’nın yolundan ayakları sapar.”
Kötü söz ve davranışlara tahammül etmek, hilim ehli olmak Ehl-i Beyt’in en belirgin özelliklerinden birisidir. “Tahammül bütün kötülüklerin mezarıdır” sözünün sahibi İmâm Ali’nin oğlu İmâm Hasan’ın hilmiyle alakalı şöyle bir olay rivayet edilmektedir: Şamlı biri İmâm Hasan’ı bir gün binek sırtında görür ve ona lanet okumaya başlar. Ama İmâm Hasan ona cevap vermez. Adam lanet okumaya son verince, İmâm Hasan ona dönerek güler ve şöyle der:
“Ey ihtiyar sanırım sen yabancısın, belki de beni birine benzettin. Eğer seni memnun etmemizi isteseydin, seni memnun ederdik. Bizim sana yol göstermemizi isteseydin, sana yol gösterirdik. Yükünü yüklemende yardımcı olmamızı isteseydin, yükünü yüklemene yardım ederdik. Eğer acıkmışsan seni doyururduk; çıplak isen seni giydirirdik. İhtiyaç sahibiysen, senin ihtiyacını karşılardık. Şayet sürgünsen seni barındırırdık. Eğer kafileni bize doğru sürseydin, göçüne kadar bizim konuğumuz olurdun. Seni ziyaret ederdik. Çünkü bizim yerimiz geniş, makamımız büyük, malımız da çoktur.”
Adam bu sözleri duyunca, ağlar ve şöyle der: “Senin Allâh’ın yeryüzündeki halifesi olduğuna şahitlik ederim. Sen ve baban yeryüzünde en çok öfkelendiğim kimseler idiniz. Şu anda sen yeryüzünde en çok sevdiğim kimsesin.” Ardından bineğini ona doğru çevirdi ve ayrılık günü gelip çatana kadar onun konuğu oldu. İmâm Hasan’ın bu davranışı akıllara rahmet Peygamberi Hz. Muhammed’in geniş hoşgörüsünü anlatan; “Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirdi.” “Fakat onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de kötülüğü en iyi tarzda sav!” âyetiylerini getirmektedir. Kevser Havuzu’nun başına kadar birbirlerinden ayrılmayacak olan Kur’an ve Ehl-i Beyt emanetleri İmâm Hasan’ın şahsında birleşmiş görünmektedir.
Dünyâ ve ukbâdan vazgeçerek, sadece Allah’ın rızâsına odaklanan âşık ve sâdıklara rehber olan Ehl-i Beyt’in her söz ve davranışında huzur ve saâdetin anahtarları bulunmaktadır. Dünya ve içindekilere aldanarak, hırs, öfke, haset, kin, kibir ve düşmanlık gibi olumsuz duygu ve davranışların etkisinde kalan insanlara İmâm Hasan Cenade’ye yaptığı meşhur öğüdünde şöyle seslenmektedir: “Sonsuza kadar yaşayacakmışsın gibi dünyan için çalış ve yarın ölecekmişsin gibi ahiretin için çalış. Şayet aşiretin olmadan, onur ve iktidarın olmadan heybet sahibi olmak istiyorsan, Allâh’a isyan etmenin zilletinden çıkıp, Allâh’a itâat etmenin onuruna eriş.”
İmâm Hasan malını üç defa Allah için taksim edip, insanlara vermiştir. Hatta bir keresinde ayakkabısına varıncaya kadar vermiştir. Bir defasında İmâm Hasan’a; “Ey Hasan! Zor durumda olsan bile, senin hiçbir dilenciyi geri çevirmediğini görüyoruz. Niçin böyle davranıyorsun?” diye soruldu. Hz. Hasan şöyle cevap verdi: “Biz, Allah’tan diler ve umarız. Hal böyle iken, kendim Allah’tan dilenirken bana dilenmeye gelen bir kimseyi nasıl geri çevirebilirim. Böyle davranmaktan hayâ ederim. Allah nimetlerini benim üzerime yayar. Ben de onları insanlara dağıtırım. Şayet ben bu dağıtma işine son verirsem, Allah’ın da nimetlerini bana göndermeye son vermesinden korkarım.”
Hz. Hasan’ın annesi Hz. Fâtıma ve babası Hz. Ali, kendisi ve küçük kardeşi Hz. Hüseyin bir defasında hastalandıklarında, Hz. Peygamber’in tavsiyesi üzerine şifâ bulmaları niyetiyle üç gün oruç tutmayı adamışlar, onlar iyileştiklerinde de adaklarını yerine getirmişlerdir. Ancak kendileri aç oldukları halde Ehl-i Beyt, iftar sofrası için hazırladıkları mütevâzi yiyeceklerini, üç gün peş peşe kapılarına gelen fakir, miskin ve yetime ikrâm etmişlerdir. Bu olay üzerine nâzil olan âyet-i kerîme Ehl-i Beyt’in bu “yemeyip yedirme” davranışını tüm insanlığa yol gösteren bir nümûne olarak ser-levha yapmıştır: “Kendileri de aç oldukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızâsına ermek için fakire, yetime ve esire ikrâm ederler.” İmâm Hasan’ın yetiştiği ortam maldan ve candan her türlü fedâkarlığın yapıldığı bir gönül cömertliği iklimidir.
Cömertlik Ehl-i Beyt’in en önemli vasfıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in cömertliği, onun evlâdı olan imâmlarda da çeşitli şekillerde tezahür etmiştir. Yedinci imâm Mûsâ Kâzım’ın ölçüsüz cömertliği meşhurdur. İçlerinde un, hurma ve para bulunan sepetler hazırlatarak, bunları Medîne’nin fakirlerine dağıtması onun adetlerindendir. Yanında daima üç yüz, dört yüz ya da iki bin dinarlık para keseleri bulundurur, bunları karşılaştığı fakirlere ihtiyaçlarına göre verirdi. İmâmdan böyle bir yardım gören fakir, maddi sıkıntılarından büyük ölçüde kurtulmuş olurdu. Hatta ‘Mûsâ’nın kesesi’ sözü, birisinden beklenmedik şekilde gelen maddi yardımlar için kullanılan bir deyim haline gelmişti.
İmâm Hasan çocuklarını da ümmet-i Muhammed’e nümûne-i imtisâl olarak yetiştirmişti. O hilimle, şefkat, merhamet ve güzel öğütle evlat yetiştirmeyi Hz. Muhammed Mustafâ ocağında öğrenmişti. Muhammed bin Bişr Hz. Hasan’ın oğlu Zeyd hakkında şunları söylemiştir: “Zeyd, her kış vakti insanların baharı idi. Gök gürültüsü ve yıldırımlar değişirken, o, karanlıkları aydınlatan bir kandil idi.” Kudâme bin Mûsâ, Zeyd Hakk’a yürüdükten sonra onu şu sözlerle anlatmıştır: “Şayet yer, Zeyd’i örtüp bürümüş ise Zeyd orada da iyilik ve cömertlikle meşgul olur. O, defnedilip toprağın altında kalmış da olsa, onun yapmış olduğu işler övgüye şayan işlerdir. O, zorda kalmışa, yoksula yardımı hemen ulaştırırdı. Onlardan bir seyyid ölürse, yerine bir kıymetli ve cömert seyyid daha gelir. Onların yücelik sarayı kaldığı yerden inşaya devam eder.”
İmâm Hasan oğullarından birine şöyle nasihat eder: “Yavrucuğum! Girdiği, çıktığı yeri bilmedikçe biriyle arkadaşlık etme. Onu iyice denedikten sonra ve arkadaşlığından memnun olduktan sonra, onu kendine dost edin. Ona karşı az hata etmeye ve hayatta yardımlaşmaya çalış.” Aklı olmayanın edebi de olmaz. Himmeti olmayanın sevgisi de olmaz. Dini olmayanın hayâsı da olmaz. Aklın başı insanlara güzel muâmele etmektir. Dünya ve âhiret akıl ile tedarik olunur. Akıldan mahrum olan, bu ikisinden de mahrum olur. İlim tahsil edin. Şayet ilmi ezberleyip, aklınızda tutamazsanız, o ilmi yazın ve evinize koyun.
Hânedân-ı Ehl-i Beyt, ilim şehrinin kapısı, hikmet ve irfânın ocağıydı. İmâm Hasan’ın da nefes ve nutukları, hikmet dolu olup, tüm mü’minlere yol gösteriyordu. İmâm Hasan bir gün gusledip, evinden çıktı. En güzel elbisesini giyinmişti. Yolda önüne vaziyeti çok düşkün olan bir Yahudi çıktı. Hz. Hasan’ı durdurup, ona şöyle dedi: “Deden; ‘dünya mü’min için bir hapishanedir. Kâfir içinse bir Cennet’dir’ derdi. Sen mü’minsin ben ise bir kâfirim. Fakat dünya senin için bir Cennet, benim için ise bir hapishane haline gelmiş. Şu halime bak. Ne sefil durumdayım.” İmâm Hasan adamın bu sözünü işitince şöyle dedi: “Ey kişi! Şayet Allâh’ın ahirette benim için hazırlamış olduğu mükâfatı görseydin, şu an içinde bulunduğum durumun bir hapishaneden farksız olduğunu anlardın. Şayet ahirette senin için hazırlanmış olan azabı görseydin, şu an beğenmediğin durumun için Cennet’teyim derdin.”
Alevî Bektâşîler on iki imâmlara sevgi ve bağlılıklarını özellikle cemlerde düvâzdeh-imâm adı verilen manzûm eserler okuyarak ifade etmektedirler. Her cemde zâkirler tarafından mutlaka okunan ve canların “Allah Allah” sesleriyle coşku ve heyecanlarını ortak ettikleri bu eserlerle on iki imâmların edeb ve ahlâkına bağlılık tazelenmekte, çocuk ve gençler onların sevgisiyle yetişerek, onlarla bütünleşmektedirler:
Hasan’ım, hem Hüseyin’im, Âbidîn’im,
Benim gözüm nûru, İmam Bâkır-ı Bekâdur.
Meşrebi, tarîkatı hangisi olursa olsun, evlâd-ı Rasûl olan bütün pir ve mürşidler için de İmâm Hasan bir şefâat-kânîdir. Âhirette mü’minler onlardan himmet isterler. Azerbaycan’dan Anadolu’ya kadar kalp ve gönülleri hakîkat çerağı ile aydınlatan Seyyid Mir Hamza Nigârî bu duygularını tâlib-i Hakk’larla şöyle paylaşmaktadır:
Dem-i imdâd meded-kârımız âyâ mahşer
Kim olur Şîr-i Hudâ Şâh-ı velâdan gayrı
Rûz-ı hasret dem-i dermândeni feryâdımıza
İrişür kim Hasen-i hüsn-likâdan gayrı
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.