HACI BEKTAŞ VELİ VELAYETNAMESİ’NDEN İKİ MENKIBE

10521758_676721569070962_5505922577251413413_n

I. MENKIBE
Şeyh Lokmân-ı Perende zamanın birinde Beytu’llâh’a gitti. Tavâf edip hac vazifesini yerine getirdikten sonra, Arafat Dağı’na çıkıp vakfeye durdular. Lokmân-ı Perende yoldaşlarına “Bugün Arefe günüdür. Şimdi bizim evimizde bişi pişiyor.”dedi.
Perende’nin Arafat Dağı’nda böyle dediği Horasan ülkesinde Hazret-i Hünkâr’a malûm oldu. Gerçekten de Şeyh’in evinde o anda bişi pişiriyorlardı. Hünkâr, (Lokmân’ın) eşine “Bir tepsiye birkaç tane bişi koyup beri verin.”dedi. Onlar da bir tepsiye birkaç bişi koyup Hünkâr’ın eline verdiler. Hazret-i Hünkâr o tepsiyi eline alıp hemen Arafat Dağı’ndaki Şeyh Lokmân-ı Perende’ye sundu.
Şeyh Lokmân-ı Perende bu durumu görünce hikmeti anladı. Bişiyi yedikten sonra tepsiyi Hicaz’dan geri dönüp Horasan’a gelinceye kadar sakladı.
Tüm Nişâbur halkı, Şeyh Lokmân-ı Perende’yi kutlamak için karşıladılar. Elini öpüp “Mübarek olsun.” dediler. Şeyh “Hacı, Bektâş Hünkâr’dır, varıp onu ziyaret edin.”dedi. Horasan Şeyhleri “Bektâş Hünkâr kimdir?” diye sordular. Lokmân-ı Perende, Hacı Bektâş Velî hazretini gösterip “İşte bu azîzdir.” dedi. Onlar “Bu bir çocuktur. Ne sebeple hacı oldu?” dediler. Şeyh Lokmân-ı Perende “Ka’betu’llâh’ta namâz kıldığım her zaman, farzları benimle birlikte kılıyordu. Namâzdan çıkınca yine kayboluyordu.”diye onun kerâmetlerini bir bir haber verdi.
Olanları onlara bir bir açıkladı. O tepsiyi çıkarıp onlara gösterdi. Horasan erenleri bu hikmeti Lokmân’ın ağzından işitip hepsi beğendiler, elini öpüp ayağına döküldüler. Ondan sonra mübarek şerefli isimleri Hacı Bektâş Hünkâr oldu (Allah onun sırrını mübarek eylesin).
Şeyh Lokmân-ı Perende’ye hac kutlamaya geldiklerinde, mektebin içinde o pınarı görüp “Ey Şeyh! Biz buraya her zaman gelirdik, bu mektepte pınar görmezdik, bu ne hikmettir?” dediler.
Şeyh Lokmân-ı Perende, “Bu pınar velâyet pınarıdır, Hacı Bektâş Hünkâr çıkardı.” dedi. Horasan erenleri bakıp “Bu henüz yetişmemiş küçük bir çocuk, bu kadar velâyet bunda nereden olacak?” dediler.
Hikmet kapısının kilidi yani Hz. Hünkâr Hacı Bektâş Velî mübarek ağzını açıp “Ben, âlemlerin Rabb’inin arslanı, Kevser sunanın nesli ve o velâyetin özü, mü’minlerin emiri Ali’nin sırrıyım. Böyle velâyet ve kerâmetler Hakk’tan bize miras olarak gelmiştir. Bizim neslimizden böyle işâretler görülmesi şaşılacak bir şey değildir. Çünkü bu, Allâh’ın bize nasibidir.” dedi.
Horasan erenleri Hazret-i Hünkâr’dan bu sözü işitip “Eğer gerçekten yiğitlerin şahı Ali’nin sırrıysan nişanlarını göster, görelim. Seni tasdik edelim.” dediler.
Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş Velî “Siz Hazret-i Ali’nin nişanı nedir, biliyor musunuz?” dedi.
Onlar da “Hz. Ali’nin nişanlarından biri, mübarek elinin ayasında güzel, yeşil, nûranî bir beninin olmasıdır.” dediler. Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş Velî, mübarek avucunu açıp gösterdi. (Onlar da) mübarek elinin ayasındaki latîf, nuranî yeşil beni gördüler. Bu sefer “Hz. Ali’nin mübarek alınlarında da latîf, yeşil bir ben vardı.” dediler. Hz. Hünkâr, alnını açıp gösterdi. Söylenilen ben, Hz. Hünkâr’ın alnında mevcuttu. Hepsi elini öptüler, yalvarıp özür dilediler. Özür, büyüklerin yanında kesinlikle kabuldür.
II. MENKIBE
Sultân Hoca Ahmed Yesevî hazretine (ne zaman) bir tâlip gelse, kurbanı kesilip yenildikten sonra postunu tekbirleyip, hazırda ne bulursa başına giydirirdi ve o kişi onu kisve (başlık) edinirdi. Niçin neden, diye sorulmazdı.
Bir gün halîfeler, o alâmetleri (vusla) Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinden istemek üzere anlaştılar. “Belki içimizden birine verir, safâ-nazar eder.” dediler O niyetle sabah üzeri doksan dokuz bin halîfe (Hoca’nın evinin) meydanına (avlusuna) geldiler.
Hoca Ahmed Yesevî’nin avlusu o kadar genişti ki o doksan dokuz bin halîfenin hepsi seccâde açıp (oraya) oturdular ve ortaya da büyük bir ateş yaktılar. Hoca Ahmed Yesevî hazretiyle birlikte sabah namâzını kılıp hepsi yerli yerlerine oturdular. Duâ ve senâ edilip salât ve selâm çekildi.
Sonra Hoca Ahmed Yesevî hazretleri bunların yüzlerine bakınca (halîfelerinin) niyetlerini anladı. Onlara “Gönlünüzdekini dile getirip söyleyin işitelim.” dedi. Onlar da anlatıldığı gibi, o vuslaları istediler.
Meğer bir muhib (önceden) bir miktar darı getirmiş, o meydanın bir köşesine dökmüş, çeç olmuş durmaktaydı. Hoca Ahmed Yesevî “O istediğiniz vuslalar işte bu darının üzerine seccâde serip iki rekât namâz kılacak ve hiçbir (darı çeçi) tanesini kıpırdatmayacak kişinin hakkıdır. (İşte o zaman) namâz bitince o kubbe-i elif-i tâc (on iki dilimli tâc) durduğu yerden kalkıp, başına gelsin. Hırka da sırtına gelsin çerağ da aydınlanıp (yanıp) önüne gelsin. Sofra da kendisi (önüne) yayılsın, serilsin. Alem de (bağı) başı üstüne dikilsin ve seccâde de gelip altına döşensin, siz zahmet çekmeyin sahibi vardır, gelir.” dedi.
Orada hazır bulunan halîfeler, Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinden bu sözü işitip “Ben yaparım.” diyemediler. Hepsi çekinip kıpırdamadan yere baktılar. Hayret ettiler.
Bu sohbet sırasında, Türkistan erenlerinin toplanıp Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinden o dört övünç kaynağı olan şeyi ve dört âlâmeti (sembolü) istedikleri velâyetle Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş Velî’ye malum oldu. Derhâl Horasan diyarından, Türkistan’a yönelip hemen Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinin huzûruna geldi (erişti).
“Selâm! Sabâhü’l-aşk” (sabahlar aşk ola) deyip meydana girdi. Eliyle orada bulunanları aralayıp oturmak istedi. Hoca Ahmed Yesevî, Hz. Hünkâr’ı görür görmez ayağa kalktı. Gelip selâmını aldı, itibar etti. Hoca’nın ayağa kalktığını görenlerin hepsi de ayağa kalkıp, itibar ettiler.
Sultân Hoca Ahmed Yesevî Hz. Hünkâr’ı yanına aldı. Birlikte oturdular. Sonra Hoca Ahmed Yesevî halîfelerine dönüp işaret etti. “O vuslaların sahibi budur, işte geldi erişti.” dedi. Hz. Hünkâr meseleyi sordu, olduğu gibi anlattılar.
Hoca Ahmed Yesevî “O nasip senindir, kalk!” dedi. Hz. Hünkâr Hacı Bektâş Velî yerinden kalktı, seccâdeyi mübarek eline alıp o darı çeçinin yanına geldi. “Allâh’ın adı ile ve Allâh’ın emriyle” deyip seccâdeyi darının üzerine serdi. Celâl sahibi yaratıcının kudreti ile seccâde havada durdu. Hz. Hünkâr o seccâdenin üzerine çıkıp Hakk Ta’âlâ’nın dergâhına iki rekât namâz kıldı. (Darı çeçinin) hiçbir tanesi yerinden kımıldamadı.
Namâz bitince kubbe-i elifin (tac) yerinden kalkıp uçarak, Hz. Hünkâr’ın başına geldiğini gördüler. Orada hazır olan halîfe ve dervişler bu durumu görünce hepsi salavât getirdiler. Hırka da durduğu yerden (kalkıp) Hz. Hünkâr’ın sırtına geldi. Çerağ da yanıp huzûruna geldi. Sofra da gelip önüne yayıldı. Alem de durduğu yerden (kalkıp) Hz. Hünkâr’ın önüne gelip bağı üzerine dikildi. Seccâde de gelip altına döşendi.
Halîfeler bu durumu görünce çok şaşırdılar. Benliklerine ağır geldi, “Bunun gibi kuvvetli bir er burada kalırsa, bizim demimiz oynamaz.” diye düşündüler.
Halîfelerinin hatırından böyle geçtiği Sultân Hoca Ahmed Yesevî hazretlerine malum oldu. Daha sonra Hz. Hünkâr, o vuslaları Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinin önüne koydu.
Sultân Hoca Ahmed Yesevî erkân üzerine Hz. Hünkâr’ı tıraş ve bağlılığını kabul edip dört âlameti (sembolü) ona verdi. İcâzet ve el verip “Ey Bektâş! Şimdi tamamen nasibini aldın. Müjde olsun ki Kutbu’l-Aktablık mertebesi senindir, kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye değin bizimdi. Fakat bundan sonra biz dünyada (yokluk evinde) çok kalmayıp âhirete göçeceğiz. Sen de Anadolu’ya yönelesin. Anadolu’da (aşktan) aklı başından gitmiş dervişler ve gerçek (erler) çoktur. Meşrebleri (yaratılışları, huyları) sağlamdır ve silsileleri Muhammed Ali’ye çıkar. Ama yol bilmezler (tarîkleri kıttır). Seni Anadolu erenlerine baş yaptık. Suluca Karahöyük’ü sana yurt verdik. İzin verdik, artık eğlenme yola çık.” dedi.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.