X yüzyıldan itibaren Türklerin İslamı kabul etmeye başlamasıyla birlikte yarı göçebe hayatı yaşayan muhtelif oymakların yeni din ile birlikte daha önce mensup oldukları değişik din anlayışlarını mezcetmesi demek olan Alevilik başlangıçta Vefaî, Kalenderî, Haydarî gibi sufi kalıplar içinde şekillenmiş, XI-XII. Yüzyılda Anadolu’ya taşındığında buradaki bazı eski kültürlerden etkilenmiş, bilahare Hurufîlik, XVI. Asırdan sonra da bir dereceye kadar Batınîlik ile yüzeysel biçimde On İki İmam Şiiliğin’den bazı telakkiler alarak “karma” bir yapıya sahip olmuştur. İfade etmek gerekir ki bu karma yapının inanç manzumesi ve ibadet anlayışlarıyla ilgili olarak yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından birçok şey söylenmiş ise de yapının kültürel kaynakları incelenerek sağlıklı ve doyurucu yaklaşımlar ortaya konmamıştır.
Alevilik her ne kadar itikadi yahut ameli bir mezhep ya da felsefi bir ekol gibi zengin yazılı kaynaklara sahip değilse de bazı önemli kültürel kaynaklara malik olduğu muhakkaktır. Ancak ne yazık ki bu kültürel kaynaklar yeterince gün ışığına çıkarılmadığı gibi bu eserlerde resmedilen inançlar ve ibadet anlayışları da kendi genel yapısı içerisinde taşıdığı çelişki ve çeşitlilikle belirlenmiş değildir. Bu husus bir taraftan Alevi geleneğe mensup yeni kuşakların geleneklerini doğru biçimde tanımasını engellerken bir taraftan da onun hüma-nizm, sekülerizm, pozitivizm hatta sosyalizm gibi modernizmin kimi anlayışlarına indirgenerek erime sürecine girmesine yol açmıştır.
—İhtiyatlı bir kullanımla—Aleviliğin kültürel kaynakları sayılabilecek, malzeme; menakıbnameler yahut vilayetnameler, deyiş ve nefesler, çeşitli versiyonlarıyla Buyruk’lar ve öteki bazı eserler olmak üzere dört grupta verilebilir. Bu yazıda küçük bir deneme olmak üzere vilayetnamelerden süreğe adını veren Hacı Bektaş-ı Veli’nin Vilayetnamesi, deyiş ve nefeslerden yine sürek içinde ayrı bir yeri olan Pir Sultan Abdal’ın deyişleri, Buyruk’lardan da birkaçı esas alınarak Alevi inanç ve ibadet anlayışlarına dair bazı tespitler üzerinde durulacaktır.
1. Vilayetname-i Hacı Bektaş-ı Veli
Hiç şüphe yok ki Alevi kültür kaynakları içerisinde vilayetnamelerin çok büyük önemi vardır. Bir veli ya da başka bir ifadeyle bir erenin şahsı etrafında olup biten kerametleri, olağanüstülükleri ihtiva eden vilayetnameler Ocak’ın da ifade ettiği üzere o velinin dahil olduğu kültür grubu hakkında bilgi edinmek için değerli ve eşi bulunmaz kaynaklardır. Onlar hitap ettikleri çevrelerde ilmihal vazifesini görmüşler ve hala da görmekte olup bir bakıma yarı mukaddes metinler hükmündedirler1. Menakıbnameler üzerinde Alevilik ve Bektaşilik hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan Ahmet Yaşar Ocak kıymetli bir inceleme gerçekleştirmişse de araştırma bu eserlerdeki İslam öncesi motifleri göster-meye hasredilmiş olduğu için sınırlı kalmış, çok önemli bir boyut olan İslami unsurlar hesaba katılmamıştır. Vilayetnameler içerisinde de şüphesiz en çok okunan, tanınan ve bilineni Hacı Bektaş-ı Veli’nin vilayetnamesidir. Bu vilayetname Hacı Bektaş-ı Veli’nin vefatından bir hayli sonra Firdevsi Uzun tarafından kaleme alınmıştır. Eserin Erich Gross, Abdülbaki Gölpınarlı, Sefer Aytekin ve Esat Korkmaz tarafından yapılan neşirleri vardır2.
Hacı Bektaş -ı Veli Vilayetnamesi esas itibariyle Hünkârın sergilediği kerametleri naklettiği için onda sistematik biçimde inanç konularını ve ibadet anlayışlarını görmek mümkün değildir. Ancak olayların nakli ve bağlantılar sırasında Hünkâr’ın ve onun içinden geldiği geleneğin dini anlayış hakkında ipuçları bulmak mümkündür. Ocak’a göre bu vilayetnamede eski Türk inançları olan Şamanizm ile Uzak-doğu dinlerinden Budizm, Zerdüştîlik ve İran bölgesi dinlerinden de Maniheizm ve Mazdeizm’den çok çeşitli kültürler bulunmaktadır. Bunlar dağ ve tepe kültürü, taş ve kaya kültürü, gaipten ve gelecekten haber verme, ateşe hükmetme, kemiklerden diriltme, kadın-erkek ortak ayinler, tahta kılıçla savaşma, tenasüh inancı, don değiştirme, ejderha ile savaşma ve ateş kültürüdür.3 Bunlardan dağ ve tepe kültürü Göktürkler, Moğollar ve muhtelif Altay topluluklarından; keza taş ve kaya kültürü Orta Asya’daki eski inançlardan; gaib ve gelecekten haber verme, ateşin yakıcılığından etkilenmeme, kadın-erkek ortak ayinler ve tahta kılıçla savaşma Şamanizm’den, tenasüh ve don değiştirme Budizm’den, ejderha ile mücadele Orta ve Uzak Doğu dinlerinden, ateş kültürü ise Zerdüştilikten gelir.4
Vilayetnamede yer alan bu kültürlerden yola çıkarak Hacı Bektaş-ı Veli’nin ve geleneğinin tamamen İslam öncesi inanışların uzantısı gibi görmemek gerekir, zira vilayetnamede çok güçlü, yer yer çok sık İslami inanç ve ibadet motiflerinin bulunduğu net bir şekilde görülür. Vilayetname daha başında önemli bir İslami şiar olan Allah’a hamd ve sena, Hz. Muhammed’e ve onun aline salat ve selamla başlar. Onun Peygambere uzanan soy kütüğü verildikten sonra doğumu ve sonrası anlatılır ve arkasından Hacı Bektaş’ın doğumundan altı ay geçtikten sonra şehadet parmağını kaldırdığı ve “Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasulüh ve eşhedü enne Aliyyen Veliyyullah” diyerek şehadet getirdiği söylenir.5
Vilayetnamede Hacı Bektaş-i Veli daima bir Müslüman veli/eren kimliğiyle tanıtılır. O, velayetini ispatlamak için çeşitli olağanüstülükler sergilemiştir. Ancak bu olağanüstü velinin kendi gücüyle değil—İslami anlayışa uygun olarak—“Tanrı’nın izniyle”6 gerçekleşmiştir. Her ne kadar olağanüstülüklerin nakli sırasında her defasında “Tanrı’nın izniyle” ifadesi tekrarlanmaz ise de bu manaya gelmek üzere İslami/tasavvufi bir terim olan “keramet”7 kelimesi kullanılır. Esere göre Hacı Bektaş kafirlerin İslamlaşması için çalışmış, onları Müslümanlığa çağırmıştır. Söz gelimi Şeyh Ahmed Yesevi kendisine Bedahşan ilindeki kafirlerin nefes oğlunu esir aldığını, bina-enaleyh oraya gidip onu esaretten kurtarmasını emrettiğinde o “Ulu Tanrı’nın yardımıyla Bedahşan iline gidip bütün kafirleri Müslüman yapacağına” ahdetmiştir.8 Yine Hacı Bektaş-ı Veli, Erzincan bölgesine Karadonlu Canbaba’yı göndermiştir ve ondan yöre ahalisini İslamlaştırmasını istemiştir.9
İtikadi mezheplerin yorum farklılıklarını hesaba katmadan İslami inançları genel olarak Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanmak10 olarak alırsak vilayetnamede bunlara yer yer atıf yapıldığı görülür. Söz gelimi Ulûhiyet telakkisiyle ilgili olarak Allah’ın alemlerin Rabbi olduğu,11 onun birliği,12 ayrıca onun kudret, rahmet ve gına sahibi olduğu çok net biçimde yer alır13. Nübüvvet inancına dair de Hz. Muhammed’in peygamberliği benimsendiği gibi14 ondan iki cihan güneşi olarak da bahsedilir15 ve ölmeden evvel Hünkar’ın Peygambere salavat getirdiği zikredilir.16 Kur’an-ı Kerim inancına gelince vilayetnamenin ilk sayfalarında Hacı Bektaş-ı Veli’nin ders okumak üzere Lokman-ı Parende’nin mektebinde iken Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin kendisine gele-rek birisinin Kur’an’ın zahirini, diğerinin batınını öğrettiği belirtilir.17 Ayrıca kendisinin ölmeden evvel Yasin suresini okuduğu kaydedilir.18 Ahiret inancı konusunda ise her ne kadar Ocak bazı karinelerden yola çıkarak—bir dereceye kadar haklı şekilde—Vilayetnamede tenasüh anlayışının bulunduğunu söylüyorsa da19 bu anlayış kesinlikle sık sık vurgulanan ve hakim bir konuma çıkartılan inanç değildir. Kaldı ki eserde kıyametten, mahşerden söz eden cümleler bulunmaktadır.20
Vilayetnamedeki ibadet anlayışına gelince eserin genelinde Hacı Bektaş-ı Veli her vesileyle Allah’a ibadette bulunduğu, dua ettiği, bazen riyazet yapıp erbain çıkardığı sıklıkla yer alır. İslâmı ibadetlerden namaz, oruç, hac ve zekata gelince bunların ilk üçüyle ilgili birtakım atıflar bulunmakla beraber bunlar yeterince açık, kesin ve ayrıntılı değildir. Sözgelimi eserde Hünkâr’ın günlük beş vakit namaz kıldığı, bazan sabahlara kadar namaza devam ettiği belirtilir. Mesela Hünkar Bedahşan’i zaptettikten sonra insanlara namaz kılmayı ve Kur’an okumayı öğretmiştir.21 Kendisi abdestsiz yere basmamış22, erenlerden olduğunu göstermek için darı üstünde namaz kılmış; keza Kadıncık Ana’nın evinde namaza durmuştur.23Eserde Ramazan orucuyla ilgili hiçbir atıf olmadığı gibi zekata dair bir gönderme de mevcut değildir. Hac konusunda ise Hünkar’ın hac yaptığı sayılabilecek biçimde anlatılır.24
Sonuç olarak vilayetnamede eski Türk inançlarına dair bazı inanç motifleri görüldüğü gibi daha hakim bir anlayış olarak başta Allah inancı ve Hz. Muhammed’in peygamberliği olmak üzere İslami inanç esaslarına müspet atıflar bulunmaktadır. İbadet konusunda da Hacı Bektaş’ın hassas olduğu, bir vesileyle Tanrı’ya ibadet edip dua ettiği bildirilmekle birlikte günlük namazlar net değildir; Ramazan orucu ve zekat konusunda açık kayıt yoktur. Hac hususunda ise onun hacca gittiği—takip ettiği güzergahıyla—tasvir edilmektedir.
2. Pir Sultan Abdal Deyişleri
Aleviliğin inanç ve ibadet anlayışlarını ortaya koymak için başvurulması zaruri bir diğer kaynak türü Alevi-Bektaşi ozanları tarafından dile getirilmiş olan deyiş ve nefesler, başka bir ifadeyle Alevi-Bektaşi edebiyatıdır. Her ne kadar bu edebiyatta beşeri aşktan ilahi aşka, ahlaki kurallardan tabiat sevgisine kadar birçok farklı konular işlenmişse de inanç ve ibadet anlayışlarına dair kıymetli malzeme de yer almaktadır. Henüz yeterli seviyeye gelinmemiş olmakla birlikte bu hususta azımsanamayacak neşriyatın gerçekleştirilmiş olması sevindiricidir. Ancak bu neşriyatta söz konusu edebiyat içeriği, inanç ve ibadet anlayışı bakımından derli toplu biçimde incelemeye tabi tutulmuş değildir. Vilayetnameler gibi bu edebiyatın da ihtiva ettiği İslam öncesi inançlar ve İslami inançlar bakımından tahlil edilmesi şarttır. Özellikle bu edebi-yatın köşe taşları hükmünde olan ve “Yedi Büyük Ozan” diye bilinen Nesimi, Hatayi (Şah İsmail), Fuzuli, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Yemini ve Virani’nin deyişlerinde şekillenen anlayışların tespiti zaruridir. Burada küçük bir deneme teşebbüsü olmak üzere bunlardan Pir Sultan Abdal hakkında kısaca durup, onun deyişlerinde şekillenen inanç ve ibadet anlayışına dair bazı notlar sunulacaktır.
Hayatı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Pir Sultan Abdal 1514-1590 yılları arasında Sivas çevresinde yaşamıştır. Asıl adı Haydar olup Sivas’ın Yıldızeli ilçesi Banaz köyünde doğmuştur. Dedeleri Horasan’ın Hoy şehrinden gelmiştir. Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasp zamanında ömür süren Pir Sultan hakkında kesin olarak bilinen şey onun Safeviler adına ve Osmanoğulları aleyhine bir isyan tertip ederek mağlup olması ve Hızır Paşa adlı bir Osmanlı veziri tarafından Sivas’ta astırılmasıdır.25 Onun eski Türk inançlarıyla birlikte batınî Şiilik ve İran’daki On İki İmam Şiiliği’nden etkilenen Kızılbaş Türkmenlere mensup olması ve içinde yaşadığı toplumun birtakım iktisadi zorluklar içerisinde kalması onu, bundan sorumlu tuttuğu Osmanlılara karşı başkaldırıcı tavra sokmuş ve sürekli olarak İran’daki Safevi şahı lehine çağrı yapmaya itmiştir. Sonuçta onun bu faaliyetlerini idamla sonuçlanması halkta hem merkezi idareye karşı hoşnutsuzluğun artmasına hem de Pir Sultan’a duyulan muhabbetin gelişmesine vesile olmuştur. Onun anlaşılır bir dille söylediği şiirler devam eden yıllar hatta asırlarda birçok kişi tarafından ezberlenmiş dahası halk onun şahsı etrafında bir gelenek teşekkül ettirmiş, söylenmesini istediği mesajları ona atfe-derek dile getirmiş, böylece Pir Sultan Abdal geleneği oluşmuştur. Araştırmacılar değişik dönemlerde yaşamış sayıları On’a yaklaşan Pir Sultan tespit etmişler ve hangi şiirin kime ait olduğunu kestirmenin de zor olduğunu belirtmişlerdir. Meşhur Pir Sultan Abdal’ın şiirleri pek sınırlı iken ona atfedi-lerek üretilen şiirler bir divan olacak sayıya ulaşmış—sözgelimi—bunları derleyen bir yayınevi çalışmanın adını Pir Sultan Abdal Divanı koymuştur.26
Pir Sultan Abdal geleneği içindeki şiirlere bakıldığında tıpkı vilayetnameler gibi içerisinde yer yer eski Türk inançlarına işaret eden inanç motifleri açıklıkla görüleceği gibi27 genel İslami inançları ve Batinî, Hurufi, Şii anlayışları yansıtan telakkiler de müşahede edilmektedir. Bu şiirlerle bir bütün halinde incelenmeksizin içinden bazı seçmeler yapılarak değerlendirildiğinde sağlıklı sonuçlara ulaşılamaz. Zira Kızılbaş kültürün anatomisine bakıldığında bunun İran ve Anadolu’daki yerli itikatlardan, Hıristiyanlıktan, felsefe ve sufilik fikirlerinden, eski Hint, Çin ve Türk dini an’anelerinden bir araya gelen bir “halita” olduğu görülür.28 Ancak bu halitada İslami inanç ve anlayışların önemli bir yer tuttuğunu kabul etmek gerekir. Zira bu gelenek her şeyden evvel din olarak kendisini İslam dini ile ifade etmektedir. Bu husus Pir Sultan’ın bir şiirinde şöyle ifadelendirilir:
Muhammed dinidir bizim dinimiz
Tarikat altında geçer yolumuz
Hem Cibril-i Emin’dir rehberimiz
Biz mü’miniz mürşidimiz Ali’dir29
Pir Sultan Abdal şiirlerinde Allah’ın varlığı, birliği, ona dua ve niyaz ile yakarma açık bir şekilde müşahede edildiği gibi bazı defalar bu telakkiye uymayan, yani Hz. Ali’yi ilahlaştıran deyişler de bulunur. Sözgelimi Pir Sultan bir deyişinde
Hak dergaha varırım
Hû didarını görürüm
Bir Allah’a yalvarırım
Şaha padişaha değil30
diyerek “bir Allah’a yalvardığını” söylerken “Gel Muhammed Ali katarına gel” redifli şiirinde
Allah bir Muhammed Ali’ dir Ali
Gel Muhammed Ali katarına gel
İsmin bu cihanda doludur dolu
Gel Muhammed Ali katarına gel31
demek suretiyle yine Allah’ın birliğine vurgu yapar. Ama aynı Pir Sultan başka bir deyişinde
Gafil kaldır şu gönülden gümanı
Bu mülkün sahibi Ali değil mi
Yaratmıştır on sekiz bin alemi
Rızıkların veren Ali değil mi32
diyerek Hz. Ali’yi Tanrılaştırır. Yine aynı Pir Sultan başka bir deyişinde Ali’yi Tanrılıktan nefyedip onu Allah’ın arslanı olarak sunar:
Benim aslım Horasan’dan Hoy’dandır.
Kırklar olduğun Kanber de yandadır
Tanrı’nın arslanı Ali nurdandır
Kırklar’a ser-çeşmesin pirim Ali
Cümlemizden ulusun Kızıl Deli33
Yine o başka bir deyişinde:
Pirimi sorarsan Ali’dir Ali
Altından çakılmış düldülün nalı
Kim sürdü kuyuda kırk arşın yolu
Bu yolun erkanını bilen gelsin34
diyerek Hz. Ali’nin kendisinin piri olduğunu belirtir. Şu şiir onun dini kimliği hakkında önemli ipuçları verir:
Ey Yezid bizlerde kıl u kal olmaz
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Tarikat ehline mezhep sorulmaz
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Eğnimize kırmızılar giyeriz
Halimizce her manadan anlarız
İmam Ca’fer mezhebine uyarız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Uluhiyet telakkisinden sonra İslamın bir başka önemli inanç esası olan nübüvvete gelince Pir Sultan’ın deyişlerinde bir dere-ceye kadar bu konuda müsbet atıfların bulunduğu görülür. O, bir taraftan Hz. Muhammed’in peygamberliğini teslim edip ona salavat getirmenin gerekliliğinden söz eder ve36 “Ya Muhammed sana imdada geldim” redifli şiirinde:
Muhammed’dir gönlümüzün aynası
Salavat verenin nur olsun sesi
On sekiz bin alemin Mustafa’sı
Ya Muhammed sana imdada geldim
Ka’benin yapısı bina yapısı
İman etse asilerin hepsi
Beş vakit okunur Ayetü’l -kürsi
Ya Muhammed sana imdada geldim37
diyerek ona duyduğu özlemi dile getirir. Ancak onun şiirlerinde Muhammed ile Ali aynı nurdan olup çoğu kere Muhammed-Ali şeklinde birlikte geçer. Mesela onun meşhur bir deyişinde:
Seherin vaktinde cümbüşe geldim
Dağlar ya Muhammed Ali çağırır
Bülbülün sesinden sevişe geldim
Güller ya Muhammed Ali çağırır38
ifadeleriyle Muhammed ve Ali tek bir kişi olarak anılır.
Pir Sultan’ın şiirlerinde genel İslami inançlardan kitaplara iman, peygamberlere iman ve özellikle Kur’an’a göndermeler de az ve bir dereceye kadar cılız olmakla birlikte yok değildir. Sözgelimi onun:
Kur’an oldu delilimiz
Sırrı hakikat yolumuz
İmam Ca’fer’dir ulumuz
Mürüvvet kerem erenler39
mısralarda Kur’an’ı delil addettiği belirtilir. Ahiret inancına gelince bu konuda da yer yer tenasühten, don değiştirmeden bahseden anlayışların yanı sıra mahşer, cennet, cehennemden bahseden yaklaşımlar da bulunmaktadır40. Kader inancıyla ilgili ise onun şu şiiri anlamlıdır:
Pir Sultan Abdal’ım
Her ne ki gelirse Allah’tan
Kemliğe iyilik kula Allah’tan
Hamza’yı Battal’ı salsın ha n’olur41

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.