ALEVÎLİK-BEKTÂŞÎLİĞİN GÜNCEL SORUNLARI ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ -1-

2
Hakk’a tâlip olan her yol gibi Alevîlik-Bektâşîlik de yaşadığı sorunları çözerek, hakîkat kapısının sırrını bir an önce keşfetmeye, büyük bir coşku ve heyecanla “gerçeğe hû” demeye çalışmaktadır. Meydanlara serilen muhabbet sofrası, yenilen rızâ lokmalarına mekânsal ev sahipliği yapmaya devam etmekte olup, çerağlar gözlerle birlikte gönülleri de aydınlatmak amacıyla uyandırılmaktadır. Okunan duâ ve gülbânklar daha iyi bir insan ve daha iyi bir toplum projesi içindir. Âşıkların asırlar ötesinden gelen nefes ve mersiyeleri, onları dinleyen cânların gözyaşlarına karışarak, zâkirlerin elindeki bağlamada sese ve söze dönüşmektedir. Cemin birleme bölümünde Hakk aşkıyla yana yana, döne döne “Allah Allah” diyen peykler vuslat muştusunu onları seyreden cânlara beden diliyle ilan etmektedirler.
Geçmiş tarihlerde uzun kış gecelerinde, bir köyde bir tane olan ve bir zenginin vakfiyesiyle bir müstensih tarafından kaleme alınan el yazması eserler belki bugün daha az okunabilmektedir, ama teknolojinin imkânlarıyla dijital ortama aktarılan bu eserler günümüz Türkçesine çevrilmiş halleriyle kitapçı raflarında yerlerini almış bulunmaktadırlar.
Alevî-Bektâşî toplumu bugün cemin, on iki hizmetin, dede ve babanın, dört kapı kırk makâmın herkesçe keşfedilmesinin, en önemlisi ise televizyonlarda Muharrem erkânının canlı olarak yayınlanmasının inanılmaz sevincini yaşamaktadır. Asırlardır kimliğini gizleme gereği duyan, kendisini ezilmiş ve dışlanmış hisseden Alevî-Bektâşî vatandaşımız umutlarının yeşerdiği bugünlerde, hayallerinin gerçeğe dönüştüğünü görmek ve büyük bir heyecanla bir defa daha “hû Dost” demek istemektedir. Bu makalede misafirperver, güvenilir ve sıcakkanlı olarak tanınan bu topluluğun sorunları tartışılarak, çözüm önerileri dile getirilmeye çalışılacaktır.
Alevîlik-Bektâşîlik yazılı ve sözlü kültüre dayalı olarak varlığını devam ettirmektedir. Yazı ve bilginin değer kazandığı günümüzde yazılı kültürün daha fazla bilinir, sözlü kültürün ise daha fazla anlaşılır hale gelmesi önemli bir ihtiyaç olarak görünmektedir. Halen Hacı Bektaş Velî’nin dört kapı kırk makâmı anlattığı Makâlât adlı eserini hiç görmemiş veya okumamış çok sayıda Alevî vatandaşımız bulunmaktadır. Bu nedenle de sadece dört kapının isimlerini (şerîat, tarîkat, ma’rifet, hakîkat) bilebilen insanlar, kırk makâmın neler olduğunu söyleyememektedirler.
Hacı Bektaş Velî’nin diğer eserlerinin (Besmele Tefsîri, Kitâbü’l-Fevâid, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, Fâtiha Tefsîri, Kırk Hadîs, Hurdanâme) varlığından dahi haberdar olmayanların sayısı ise, bu konuda araştırma yapan kişileri hariç tutarsak, herhalde “Alevî-Bektâşîlerin nüfusu kadardır” diyebiliriz. Elbette ki yola adını veren Hünkâr Hacı Bektaş Velî’nin eser ve görüşleri hakkındaki bu bilgisizliğin nedeni Alevî-Bektâşîlerin kendi kasıtlı ve planlı ilgisizlikleri değildir.
Her fırsatta Hacı Bektaş Velî’nin türbesini, dergâhını ziyaret edip, orada kurbanlar kesen, duâlar eden, onun adına gülbânkler çeken insanların, onun fikir ve görüşlerine ilgisiz kalmayı tercih ettikleri düşünülemez. Gerçek sebep onların bu bilgisizliklerini tespit etme ve giderme konusunda sorumlu olan resmî veya gayr-i resmî kurumların onlarca, hatta yüzlerce yıl devam eden ihmalleridir. Ama önemli nedenlerden birisi; “Alevîlik-Bektâşîliğin daha çok bilimsel değil, siyasal zeminlerde tartışılıyor olmasıdır” dense, yanlış bir tespit yapılmış olmaz.
Ne yazıktır ki bugün Hacı Bektaş Velî’nin, Abdal Mûsâ’nın, Kaygusuz Abdal’ın, Veli Baba’nın, Odman Baba’nın, Sarı Saltuk’un ve diğer Alevî-Bektâşî tarihî şahsiyetlerinin fikir ve görüşlerinin ülkemizde ve dünyada yaşayan insanların hayatlarına neler katabileceğini, onların asırlardan bugüne süzülüp gelen çok değerli düşüncelerinin nasıl bir insanlık projesi vaat ettiğini konuşmuyoruz. Hacı Bektaş Velî gibi konuşabilmek, onun gibi düşünebilmek, olayları, insanları onun gibi değerlendirebilmek, soyut kavramları tıpkı onun gibi somutlaştırarak açıklayabilmek, çokluktaki birliği fark edebilmek, farklı inanç mensuplarını birleştirici bir nefesle kucaklayabilmek için, onu eserlerinden tanımak, anlamak ve anlamlandırmak gerekmektedir.
Yazılı geleneğin okunabilir hale getirilmesinden daha da ileri bir adım, yazılı ve sözlü birikimin anlam ilişkilerinin kurulmasıdır. Atılması gereken bir diğer adım ise, geleneksel Alevîlik-Bektâşîlikle yaşanan Alevîliğin kesişen ve birleşen noktalarının tespitidir. Bugün yaşanmakta olan aktüel Alevîlik, netice itibarıyla geleneksel, yani tarihsel Alevîliğin yaşadığımız zamana ait bir izdüşümüdür.
Örneğin “dört kapı kırk makâm”a bağlılık mutlaka her cemde pîr ve mürşidler tarafından dile getirilmekte; tâliblere “üç sünnet yedi farz”la birlikte, dört kapıya da bağlı kalabilmeleri için duâ edilmektedir. Kırk makâmın içerisinde yer alan; “şefkatli olmak, tövbe etmek, hizmet etmek, nasîhat ve muhabbet sâhibi olmak, edeb sahibi olmak, cömertlik, bilgi sahibi olmak, ma’rifet sahibi olmak, kendini bilmek, toprak gibi mütevâzî olmak, bütün herkese aynı gözle bakmak, sohbet etmek, sır saklamak” gibi dinî/tasavvufî/ahlâkî değerler bugünün Alevîliğinin rengini de yansıtmaktadır. Alevî vatandaşlarımızın tavır ve davranışlarında bu değerlerin varlığını gözlemlemek mümkündür.
Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât adlı eserinde saydığı bu değerler, eserdeki varlıklarından haberdar olunmaksızın her Alevînin gönlünde, rûhunda yer bulmakta, davranışlarında karakterize edilmektedir. Ancak bu değerlerin Makâlât’taki yerleri gösterilememekte, Hünkâr’ın eserlerinde gerçekleştirdiği ahlâk felsefesi ve değerleri anlamlandırma, açıklama yaklaşımı cem sohbetlerinin bir parçası haline gelememektedir.
Bu nedenle de değerler kitâbî bir zeminde kendilerine yer bulamadan, gönüllerden önce zihinlere giremeden sadece gelenek içerisinde varlığını koruyarak nesilden nesile aktarılmaya devam etmektedir. Bu değerlerin klişe olmaktan kurtarılarak, bütün canlılık ve çekicilikleriyle çocuk ve gençlere öğretilmesi, günümüz koşullarında yaşanabilir ve insan hayatına anlam kazandırabilir bir Alevîlik-Bektâşîlik algısının güç kazanmasına da yardımcı olacaktır.
Bir Alevînin kişilik ve karakterinin ayrılmaz bir parçası olan ve herkesçe de saygı ve takdir toplayan “doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik ve misafirperverlik” gibi özelliklerin yazılı kaynaklardaki yeri bilinerek, bu değerlerin öğretimi için doğrudan Alevî-Bektâşî kaynaklarına müracaat edilecektir. Cemde pîr ve mürşidinden dinlediği bilgilerin ayrıntılı devamını temel eserlerden okuyarak kendisini gerçekleştiren gençler, daha özsaygılı ve daha mutlu olacak; farklı meşrep veya mezhep mensûbu arkadaşlarıyla iletişim kurma konusunda daha istekli davranacaklardır. Sonuç olarak Alevîlik-Bektâşîliğe ait kültürel ve insânî zenginliğin Sünnîliğe yapabileceği katkılar söz konusu edilmeye başlanacaktır. Çünkü artık onların kendi değerlerini anlatabilecek kadar bilgileri bulunmaktadır. Herkes kendi gittiği yol ile övünmek, onun güzel yanlarını anlatmak ister.
Alevî-Bektâşî geleneğinin insanlığa hediye ettiği değerler konusunun daha iyi anlaşılması için bir başka örnek daha vermek istiyorum: Yakın bir tarihte yüksek lisans öğrencilerime okuttuğum “Kişilik ve Karakter Oluşumunda Din Öğretiminin Rolü” başlıklı derste, Alfred Adler’in “İnsan Tabiatını Tanıma” adlı kitabını değerlendiriyorduk. Adler’in insan tabiatına özgü, sevgi, korku, kıskançlık, cimrilik, cömertlik gibi duyguların nasıl ortaya çıktıklarıyla ilgili tespitlerini güncel örnekler eşliğinde anlamaya ve açıklamaya çalışıyorduk. Günümüz psikolojisinin teori ve yöntemleri ışığında duygu ve davranışlar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini kavramaya çalışırken, öğrencilere Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât adlı eserinden şu bölümü okudum:
“Edeb dileyen korkuyu sever. Korku dileyen, perhizkârlığı sever. Perhizkârlık dileyen sabrı sever. Sabır dileyen utanmayı sever. Utanma dileyen cömertliği sever. Cömertlik dileyen miskinliği sever. Miskinlik dileyen ilmi sever. İlim dileyen ma’rifeti sever. Ma’rifet dileyen cânı sever. Cânı dileyen aklı sever. Aklı dileyen Çalap Teâlâ’yı sever.”
Adler’in bağımsız bir disiplin haline gelmiş olan psikoloji alanının onlarca yıllık deneysel/klinik araştırmalarının bilgi birikimine rağmen net bir şekilde ifade edemediği duygu ve davranışlar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini Hacı Bektaş Velî’nin asırlar öncesinde tek bir cümlede formüle edivermesi öğrencileri şaşırtmıştı. Şurası muhakkak ki öğrencilerimiz benzer şaşkınlığı Mevlânâ’yı veya Yûnus’u okuduklarında da gizleyemiyorlar. Ama nedense, gençlerimize bu zengin tarihsel birikimi onların zihin ve gönüllerinde canlandırabilecek bir metot ve anlayışla aktaramıyoruz. Hacı Bektaş Velî’nin insanın eğilimlerini, zafiyetlerini, geliştirilmeye müsait manevî dinamiklerini bilen bir rûh hekimi, ârif olduğunu fark ettiremiyoruz.
Bu nedenle “bugünün şartları ve ihtiyaçları doğrultusunda insanların psiko-sosyal ve manevî taleplerine cevap verebilecek, yazılı/sözlü gelenekle neşve ve anlam dünyası yakınlığı bulunan bir Alevîliğin keşif heyecanı yürekleri kaplamalıdır” diye düşünüyorum. Türkiye Diyanet Vakfı’nın tarihî bir iradeyle başlatarak devam ettirdiği “Alevî-Bektaşî Klasikleri” projesi yazılı kaynakların gün yüzüne çıkartılması açısından atılmış, önemli bir adımdır. Bu adımı eserlerdeki muhtevanın tarih, edebiyat, ilâhiyat, sosyoloji, psikoloji ve antropoloji açılarından analiz edilmeleri takip edecektir. Alevîlerin bu eserlerdeki bilgi ve değerleri kendi anlam dünyalarıyla karşılaştırmaları ve önceki nesillerden genetik olarak devraldıkları kültürel mirası canlandırmaları heyecan verici bir sonuçtur.
“Tarîk-i Nâzenîn” olarak isimlendirilen Alevî-Bektâşî geleneğinin sahip olduğu irfânî birikimi, ilâhî aşk potasında eriterek vahdet-i vücûda dönüştürmüş, ilim ve edeb ehli bilgelerin varlık göstermeleri ise Anadolu’nun birlik-dirlik mayasına birleştirici bir zamk olacaktır. Geleneği yorumlayabilen, eskiye dayanarak yeni şeyler söyleyebilen, geçmişi, geleceği şekillendirme konusunda anlamlandırabilen bireyler Alevî-Bektâşî kolektif şuurunun hasretle beklediği çağımız erenleridir. Bu beklentimizi destekleyen ve müjdeleyen bir gelişme, yapmış olduğum araştırmalarda Alevî-Bektaşî Klasikleri’ni edinen insanlarımızın büyük bir çoğunluğunun Alevî-Bektâşî kimliğini taşıyan vatandaşlarımız olmasıdır.
Tarih boyunca geleneğe şeklini ve rûhunu vermiş olan bu eserleri sade vatandaşlarımızın yanı sıra, dede ve babalar da alarak, okumakta ve cemlerdeki sohbetlerinde bu eserlerdeki bilgi, sembol ve motiflere yer vermektedirler. Daha da sevindirici olan bir gelişme ise, Sünnî vatandaşlarımızın da bu eserleri okumalarıdır. Sünnî vatandaşlarımızın görüşmüş olduğum büyük bir çoğunluğu; “Alevîlerin değerleriyle kendi değerleri arasında kesinlikle çok büyük bir benzerlik ve yakınlık bulunduğunu, ancak bu gerçeği Alevî kaynaklarını okuyana kadar fark edemediklerini” ifade etmişlerdir.
Şu anda birçok insanın adını dahi bilmediği Seyyid Ali Baba’ya ait Risâle-i Girîdî, Mağribî’ye ait Tuhfetü’l-Uşşâk ve Mir’âtü’n-Nefîs, Hayâlî Baba’ya ait Risâle-i Hayâlî Baba, Seyyid Ali Sultan’a ait Hidâyetü’l-Uyûn, anonim olan Dürr-i Meknûn, Müşâhede-i Mâide-i Muhibbân, Fütüvvetnâme-i Tarîkat gibi yazma eserlerin kütüphane raflarına girmesi Alevî-Bektâşî geleneğindeki tasavvufî derinlik ve zenginliği gözler önüne serecektir. Günümüz Türkçesine sadeleştirilerek yayımlanan bu eserleri okuyan insanlar, mensûbu olmaktan gurur duydukları yolun terminolojisini, imgelerini, metaforlarını, dil ve üslûbunu öğrenme fırsatı yakalayacaklardır.
Alevîlik-Bektâşîliğin yazılı kaynaklarının gün yüzüne çıkartılması geleneğin kendi renk ve desenini belirginleştirirken, dışarıdan yapılmak istenen müdahaleleri de etkisiz hale getirecektir. Son yıllarda ülkemizde Alevîliği tarihsel bağlarından koparma teşebbüsleri görülmektedir. Hz. Ali’nin içerisinde yer almadığı bir Alevîlik inşası teşebbüsü bunlardan sadece birisidir. Arap Yarımadası’nda yaşamış olan tarihsel Hz. Ali yerine Anadolu’ya özgü yeni bir Ali anlayışı üretebilmek için, yüzyıllar içerisinde Alevî-Bektâşî geleneğini oluşturmuş olan yazılı ve sözlü kültürü görmezden gelinmesi gerekmektedir.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.