DÜNYÂYI NİDER ÂŞIK UKBÂYI NİDER SÂDIK

10647197_694948603914925_1915257868296909475_n
Bektâşîlikteki ilk derece “âşık”lıktır. “Seven” anlamına gelen âşık kelimesi, Bektâşî ilke ve âdetlerine belirli bir sadâkat duyan, fakat fiilen nasîb almamış kişiler için kullanılır. Âşıklar, tekkeyi ziyaret ederler, baba ve normal üyelerle konuşurlar. Bektâşî müziği dinler ve nefes okurlar. Âşıklık, bir nevi Bektâşîliği tanıma sürecidir. Bir anlamda Bektâşî tekkeleri, tarîkata ilgi duyanlara, içlerindeki atmosferi, eğitim metod ve süreçlerini yakından tanıma fırsatı vermektedir. Âşık seviyesindeki bir kişinin mutlaka Bektâşî olma mecburiyeti yoktur. Ancak, onun tarîkata ilgi duymasın sağlayacak yöntem ve yaklaşımlar vardır. “Tekkeye gelip giden bir âşıkla bizzat baba veya dede yakından ilgilenir. Aşığın yeni doğan bir bebeğine duâ okur; ismini koyar. Karşılaşılan maddi-mânevî problemlerin çözümünde yardımcı olur.”
Âşıklık ve aşk, Kaygusuz Abdal’ın Kitab-ı Miglate’de anlattığı şu olaya dayandırılmaktadır: Bir kişi, Hz. Ali’nin yanına gelip elini öper ve ona; “yâ Ali, ben sana mürîd olayım, erkân u tavrı bana öğret, bilmediklerimi bana bildiresin” der. Hz. Ali de ona; “Hoş ola! Evvela kendi irâdenle gelmen lazım” der. Kaygusuz Abdal, bu olayı anlattıktan sonra şu yorumu yapmaktadır: “Bu dergâha her kim “aşk” ile gelirse nasîbini alır. Aşkla gelmeyen mahrum kalır. Tarîkata bağlılık, mürşide sadakat ve Allah sevgisini hissetmek için “aşk” duygusunu yaşayabilen insanlar, dergâha alınmıştır. Bu konuda bir kayıt ve şart konulmamıştır. Ancak, aşk ateşinde pişmeyen gönüllerin olgunlaşması mümkün görülmemiştir.
Bektâşîlikte “Allah aşkı”nın özel bir yeri ve önemi vardır. Aşk, cana hareket getirir, yakar. Bu aşka, muhabbet ateşi denmektedir. Bektâşîlikte “elif” harfi, şekil itibariyle düz olmasından ve yukarıyı işaret etmesinden dolayı, ruhûn yukarıya; Allah’a ulaşmasını sembolize etmektedir. “Cim” ve “dal” çeşitli şekillerde açıklanırlar. Cimin cemâlu’llah, yani Allah’ın güzelliği, dalın da Allah aşkı okyanusuna dalmak anlamına geldiğine inanılmaktadır.
Gül-i reyhân (reyhan çiçeği) dedikleri “aşk çiçeği”dir. Aşk dedikleri Allâhu Teâlâ’nın kendi ateşidir ki bütün âlemi tutup durur. O ateşin ocağı da erenlerin gönlüdür. Aşk cana hareket getirir, yakar. Buna “muhabbet ateşi” derler. En büyük ibâdet (aşk ve sevgiyle) “yâ Rabbî!” demektir. İhlâsla, ama ihlâsla “yâ Rabbî!” demek kolay değildir. kim kolaydır derse, yanlış söyler. Bu, bir kulun Allâhu Teâlâ Hazretlerinden nasibi varsa mümkündür. Her kimin Allâhu Teâlâ’dan nasibi varsa, gece gündüz Allah zikriyle meşgul olur. Her kim, Allah zikriyle meşgul olursa, her türlü zahmetlerden kurtulur, rahmetlere ulaşır, İnşâallâhu Teâlâ.
Hacı Bektâş Velî Allâh’a gerçek anlamda sevgi ve aşkla bağlanan, O’nun dostluğuna güvenen ve kendisine başka bir dost aramayan kişinin Muhammed Mustafâ olduğunu belirtmiştir. Dört kişi, dört türlü nesneye dayanmıştır. Bunlardan üçü helâk olmuştur. Dördüncüsü olan Muhammed Mustafâ ise murâdına kavuşmuştur. Hacı Bektâş Velî bu durumu şu satırlarda açıklamaktadır. “Önce; Allâh’ın lanetlediği İblis, ateşe dayandı, ona ‘dostum’ dedi. Çalap Tanrı katında güç yoktur. Dostu dosttan ayırmayayım dedi. Sonunda İblis’i ateşe attı. İkincisi; Firavun kıptîlere ‘dostum’ dedi. Sonunda onları görürken gark oldu (boğuldu). Üçüncüsü; Karun malına güvendi. Sonunda malıyla (birlikte) yok oldu. Dördüncüsü; Muhammed Mustafâ (s.a.v.) Allâhu Teâlâ’nın yakınlığına ve dostluğuna dayandı. Hak Sübhânehû ve Teâlâ dostu dosttan ayırmayayım dedi.”
Aşk, bu yola duyulan ilgi ve bağlılıktır. Tekkeye gelip giden âşık buradaki atmosferi tanır, gönlündeki heyecan ve kalbindeki mânevî duygular uyanır. Mü’min kalbinin Hakk’ın câvidân evi olduğunu öğrenir. Mü’min olmanın bilinciyle gönlünü Hakk’ın evi eyler. Dünyada fırsat elindeyken gaflet boğazını almadan, tecellâ kılarak “Şâh” (Allah) deyip yatar, Şâh deyip kalkar. Şâh’ın buyruğunu tutar.
Âşıklar, söz ve halleri ile insan-ı kâmilliğe kadar giden yolda “öncü” olmuşlardır. Kaygusuz Abdal, tâliblere âşıkların yollarından gitmelerini tavsiye etmektedir: “Elinden geldiği kadar, âşıkların yolundan git. Onların söylediklerine kulak ver. Çünkü âşıklar, Hakk’ı tanıyan ve doğruyu görenlerdir. Âşıkların dışında kalanlar kördürler. Bunlar, dünya için çalışırlar ve âşıklardan başkalarını kendilerine köle ederler. Halbuki âşıklar, hakşinastırlar. Müşkillerini halletmiş olup, hedeflerine ulaşmışlardır. Bunlar, dünyayı düşündükleri gibi âhireti de düşünürler. Peygamber’in izindedirler ve başkasına ümit bağlamazlar. Bunların dışında olanlar, abesle uğraşanlardır. Doğru yolu tutmuş bir insanın hayalleri, onu bu dünyadan alır, ulvî dünyaya götürür ve Hakk’a ulaştırır. Onların yanında Hakk’tan başka bir şey konuşulmaz. Âşıklar, Allah sevgisi ile yaşamaya alışmışlardır. İstedikleri, bizzat göründüğü için iddialaşma ve kavgalardan uzaklaşmışlardır. İnsanlar, dünyanın malını, mülkünü paylaşmak için tartışıp dururken, onlar Allah aşkı ile doymuşlar, ondan başka şeylere iltifat etmemişlerdir. Muradlarına kavuşunca, başka isteklerden kurtulmuşlardır. Vîrânî Baba bu durumu şöyle anlatmaktadır:
Âşıklar dâr-i dünyanın ne mâline ne zehrine
Mukayyed olmadı asla hemen aşktır murâdullah
Âşıklar, terk-i dünyâ, terk-i ukbâ ve terk-i terk etmişlerdir. Yani, gözlerine ne dünyâ ne de âhiret görünmektedir. Onların tek isteği Allah’a ulaşmak (vuslat)tır. Niyâzî Mısrî, bu durumu şöyle ifade etmektedir:
Dünyâyı nider âşık, ukbâyı nider sâdık
Mısrî ola gör ayık sen vuslata erince
Âşıklar, Allah aşkının doyulmaz tadına varınca, bundan mahrum olan insanları tenkîd etmekten de geri durmamışlardır. Çünkü, onlar bilmektedirler ki, kînin, kibirin, hasedin sebebi, sevgiyi dünyaya yöneltmektir. Yunus, âşık olmayan insanı, yemişsiz ağaca benzetmektedir. Ona göre aşk, insanın varoluşsal tezâhürüdür. Âşık olmayan insan, varoluş amacına uygun yaşamıyor demektir:
Âşık olmayan Âdem benzer yemişsiz ağaca
Ağaç yemiş vermeyince yakarlar kapkarece
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.