SEMAH: MİRACA KANAT ÇIRPMAK

10704034_690322364377549_8031956029330731254_n

Semah, Bektâşî İcâzetnâmeleri’nde Hacı Bektaş Velî’nin pîri/mürşidi olarak gösterilen Hoca Ahmet Yesevî’den itibaren vardır. Bu hükme varmamıza Dîvân-ı Hikmet’teki şu iki beyit yeterli sebep olarak görünmektedir:
Melekler toplanıp birgün sohbet kurdu,
Raks ve semâ yapmak için yürüyüp yürüdü,
Miraç üzere Hakk, Mustafâ bunu gördü,
Şimdi ben de raks ve semâ edesim gelir.
Hoca Ahmet Yesevî’nin dergâhında aşkın câna ve bedene hareket getirdiğini öğrenen Hacı Bektaş Velî, Makâlât’ında Allah aşkının, insandaki şevk, zevk ve gönül içindeki ateş gibi duyguların vücûda yayılmasına sebep olduğunu ve bu duyguları harekete geçirdiğini anlatmaktadır. Allah dostluğu için olan bu hareketin, helâl olduğunu ifade etmektedir.
Semahın helâl olup olmadığı sorusu, fikirleri Bektâşî tarîkatı üzerinde etkili olan Vefâiyye tarîkatının kurucusu Ebü’l-Vefâ el-Bağdâdî’ye de sorulmuştur. Semah yapan kişinin içinde bulunduğu manevî hâlin önemli olduğuna dikkat çeken Ebü’l-Vefâ, semahı ateşe, semah yapanların gönüllerini de oduna benzetmiştir. Pâk olan gönlün kokusunun da güzel olacağını belirten büyük mutasavvıf, nasıl güzel kokusu olan ağaçlar (gül ağacı gibi) ateşe atıldıklarında etraflarına güzel kokular saçıyorlarsa, rûhu ve gönlü olgunlaşmış kişilerin de semah döndüklerinde yaptıkları dâirevî hareketlerin kalplerine cilâ verip, aşk ve şevklerini artırdığını belirtmektedir. Ham rûhların döndükleri semahda ise, ateşe atıldıklarında etraflarına kötü kokular yayan ağaçlar gibi kalplerindeki inkâr hastalığının güçlenip, küfür karanlığının artacağını haber vermektedir. Bazı kimselerin de ne iyi, ne de kötü kokuya sahip olan ağaçlar misâli semahdan ne şevk ne de inkâr kazanabileceklerini söylemektedir. O halde semah kişinin hâl ve durumuna göre helâl de olabilir; harâm da.
Şeyh Safî Buyruğu’nda tâliblerin ağzından; “şimdi zikir meclislerinde sûfîler vecd ve semah ederler. Hazreti Rasûl veya ashâbı veya tâlibinden hiç kimse semah ettiler mi?” sorusu sorularak şöyle cevap verilmektedir: “Bu semah ki, sûfîler arasında ve zikir meclislerinde olmuştur.” Semah sırasında gönül, ruh ve akılda yaşanacak değişiklikler de şöyle îzah edilmektedir: “Semah, gönülde tesir bıraktıktan sonra etkisi dimağa ulaşır. Akla haber verir. İlhâma benzer bir muhabbet hasıl olur. Gözlerinden yaşlar akar. Böylece semahın tesiri rûha erişir. Ruh öyle bir hale gelir ki, kalb geldiği âleme yeniden pervâz eder (uçar). O an, tâlibten irâdesiz medih ve feryadlar kopar. Bu semah, Allah’ın Rahmet’ini celbeder.” Semah sırasında dervişin dönmesi, değirmen oluğundan su akarken değirmen taşının dönmesine benzetilmiştir. Dervişin gönlüne boşalan, “ilâhî aşk”tır.
Hızırnâme’de cânların Hakk aşkıyla “hû” veya Şâh (Allâh) diyerek yaşadıkları bu ilâhî aşk hali mensûr bir dille resmedilmektedir: “İmâm Zeyne’l-Âbidîn Hazretleri; ‘ağızlı dillisin, yedi saattir dâr çekersin’ dedi… ‘Dokuz erkân çal’ dedi. Allah Allah erkân tamâm oldu. ‘Cümlesi dîvâna yazıla gerçeğe hû’ dedi. Hazret-i İmâm hizmetlere gülbenk etti: ‘Dîvâna yazıla, Fâtıma Ana dergâhında kopasınız, gerçeğe hû’ dedi. Andan tevellâ dolandı, kalkıp hizmetlerine gülbenk aldılar. Andan sazlar çalınıp, engür şerbetleri verildi. Meleklere, hûrîlere, fetiştehlere, gılmânlara tecellî kıldı. İmâm Zeyne’l-Âbidîn Hazretleri gülzâr-ı Şâh, hûb avâz ile İsm-i A’zam okudu. A’lâ meclis, ulu divan kuruldu. Herkes çağrışırlar ‘Şâh’ (Allah) deyü deyü. Ba’dehû (daha sonra) taâm-ı Cennet meyveleri (Cennet yiyeceği olan meyveler) verildi. İmâm Zeyne’l-Âbidîn eydür (dedi): ‘Yâ Azrâîl melek! Kalk, semâh eyle, Şâh deyü deyü.’ Azrâîl melek çarha girdi. Erenler çağrışır: ‘Yetiş pîrimiz Şâh’ deyü deyü. Cûşa geldi derya muhît gibi inil inil iniledi. Herkes Muhammed Mustafâ, Aliyyü’l-Murtazâ, Hünkâr Hacı Bektaş Velî, Kızıl Deli Sultân, Abdal Mûsâ Sultân çağrıştılar Şâh (Allah) deyü deyü.”
Şeyh Safî Buyruğu’nda hevâ ve hevesten yapılan semah, gerçek semah olarak kabul edilmemektedir. Semah öyle olmalıdır ki, derviş semah esnasında ateş içinde olsa yanmamalı, su üzerinde olsa batmamalıdır.
Semah sırasında okunan gülbânk de, semahın vecd halinde yapılan hareketler bütünü olduğu konusunda fikir vermektedir: “Bismillah bismi Şâh Allah Allah! Semahlarınız dergâh-ı Bârî’de kabul ola. Gittiğiniz semahlar, yapılan zikirler ve cümle hizmetler kabûl ola. Allah, cümle kusûr ve günahlarımızı bağışlaya. Doğru yoldan ayırmaya, Şeytan’ın şerrinden, kötünün mekrinden, münâfığın fenâlığından koruya…”
Niyâzî Mısrî’nin şu dörtlüğü de, semahla zikrin birbirinden ayrılmayan ve Allah aşkından dolayı yapılan, erkânın iki önemli parçası olduklarını göstermektedir:
Ey karındaş bir sözüm var tut semâh,
Zikre meşgul ol sakın olma ırâh,
Kim ki zikre gice gündüz sa’y eder,
Nûru gönlünde idiser irtisâh.
Bir Macar keşişi ola Georgius , bir Bektâşî Tekkesi’nde tanık olduğu semahı şöyle anlatmaktadır: Semah, vücûdun bir türlü düzenli hareketidir… El, ayak hareketi çok namuslu, âdâblı vakur bir şekilde ve müzik darbına (ölçüne) göre kesin güdümlüdür. Sonunda çok hızlı fırtına gibi dönerler, bunda oyunun tam gücü birleşir. Bazıların dönüşü adam mı, heykel mi fark edemez, o kadar hızlıdır. Vücûdun doğaüstü gücü gösterilir… Herkes oynadıktan sonra, bir anda kalkıp düzensiz oynamaya devam edilir… Bir türlü yalvarıp… Atalarından kalmış deyimler kullanırlar…Bu konuşmalar güzel şiir şeklinde söylenir, ezberlemesi kolaydır… Arasında altı, sekiz, yahût on veya daha fazla beyitten ibarettir, bunlardan daha kısaları da bulunur…”
Semah sayesinde dervişler, tasavvufî eğitimle elde ettikleri manevî duyguları dışa vurmuşlardır. Öyle anlaşılmaktadır ki semah; dervişlerin dînî deneyimleridir. İçlerindeki, feyzin dışarı taşmasıyla birlikte îmanın kendilerine kanıtlanmasıdır. Onların manevî olgunlaşmalarında önemli bir rolü olduğu muhakkaktır.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.