Kutlu göç sonrası Medineleşen Yesrib yılları…
Medine’de günler akıp gidiyordu.
Işığıyla cihanı aydınlatan Can Parçası Fatımatüzehra on sekizini doldurmuştu.
Herkes onun ay gibi güzel yüzünde derin bir huzur buluyordu. Duruşu, yürüyüşü, oturuşu, konuşması her şeyi tıpkı Peygamberimizdi.
Nazeninin bir zambağa benzediğinden babası ona; “Zehra’m/Çiçeğim” diyordu.
Yüzü gökçekti, güleçti. Sureti gibi sireti de güzeldi, tertemizdi. Bu yüzden bazen de babası “Betül’üm” diye çağırıyordu onu.
Hazreti Ali 23’ünü doldurmuştu.
O tıpkı adı gibi yüce bir insandı Yüreğinde mayalanmaya başlayan ilahi sırrın güzelliği ela gözlerinde parlayıp duruyordu. İlahi kaynaktan aldığı ışığı yansıtan ay gibi bir yüzü vardı.
Allah Resulü onun için; “Ben İlmin hazinesiyim Ali kapısıdır.” demişti.
Gürbüzdü, orta boyluydu, benzi buğday rengindeydi.
Bir gün uzaktan gelirken Allah’ın Resulü; “İşte Arab’ın efendisi geliyor.” dedi.
Yanındakiler Ya Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem); “Arap’ın efendisi siz değil misiniz?” dediklerinde;
“Hayır! Ben insanlığın efendisiyim.”
Hazreti Ali, altında Düldülüyle, elinde kılıç ve kalkanıyla, sırtında yaz kış giydiği mintanıyla tam bir alperendi.
Hazreti Fatıma’nın taliplileri çoktu. Fakat her giden, Allah Resulü’nün “Ben onun hakkında zuhur edecek ilahi hükmü bekliyorum.” sözleriyle karşılaşıyordu.
Hazreti Ali, bütün cesaretini toplayarak Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna çıktı.
Yaşı yirmi üçtü.
Utandı, bir şey diyemedi.
Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular:
“Ya Ali! Sen herhalde Fatıma’yı istemeye geldin.”
Genç adam başını önüne eğdi.
Allah’ın Resulü anlamıştı. Zaten onun geleceğini biliyordu. Allah’ın ezelden birbirine bağışladığı ve birini öbürüne yakıştırdığı bir çifte güzellerdi onlar.
Allah’ın Resulü, Hazreti Ali’nin Fatıma’yı istemesinden memnundu.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kızı hakkındaki İlahi hükmü bildiği halde “Ben bir Fatıma ile konuşayım.” diyerek kıyamete kadar gelecek kızlar hakkında çok yüksek bir değer hükmü bıraktı.
“Yuvaların kuruluşunda kızların fikirleri mutlaka alınmalı, onların rızaları esas olmalıydı.”
Konuyu kızına açtığında ince ve zarif Fatıma uçsuz bucaksız bir sükût deryası kesildi ve bir damla billur süzüldü gözlerinden.
Fuzuli; bu gözyaşları için diyor ki:
“Babacığım! Annemden sonra hizmetini ben görüyordum, senin hizmetinden mahrum kalacağım, ona ağlıyorum.”
O gün bugün kızların sükûtu hep “evet” anlamı taşır. Bu hayâ, kızlarımıza Medine’nin beyaz zambağı Fatıma Betül’den mirastır.
Yirmi üçündeki Ali ve on sekizindeki Betül…
Nübüvvet dalının çiçekleri…
Bir alperen olan Hazreti Ali fakirdi. Zırhını mehir olarak verdi. Hazreti Fatıma o zırhı geri vererek düğün eşyaları almasını istedi.
Allah Resul’ünün kızının evi çok sadeydi.
İşte kapılarında sultanların bekçilik etmesi gereken çiftin mütevazı düğün eşyası:
Bir su kabı…
İki ibrik…
Bir el değirmeni…
Bir şilte…
Bir yastık…
Bir de sedir…
Hepsi bu kadar…
Allah Resulü’nün haneleri de bundan farklı değildi.
Belki o kutlu haneler, maddi imkânlar yönünden, dünyanın en fakir haneleriydi. Çünkü aylar geçerdi de bu hanelerde bir çorba bile kaynamazdı. Fakat o evlerde burcu burcu saadet kokardı.
İşte Hazreti Fatıma böyle bir evden gelin gidiyordu.
Allah Resulü ona da müreffeh bir hayat hazırlamış değildi. Fakat O’nun gönül meyvesi kızı, babasını delice seviyor ve her şeyden, herkesten aziz tutuyordu.
Efendimiz, kızını, canparçasını evinden uğurlarken, ince ve zarif gelin Hazreti Fatıma’nın alnından öptü;
“Kızım seni, isteyenlerin arasından ilim bakımından en yüksek, ahlak bakımından en ileri, Müslümanlığa en erken koşan birine verdim.” dedi.
Gözyaşlarını tutamadı.
“Kızcağızım! Sen de benim gibi yetim büyüdün, annen sağ olsaydı da şu gününü görseydi, seni kendi elleriyle gelin etseydi, ağlayışım ondandır.” dedi.
Hazreti Ali’nin evine gelen Fatımatü’z Zehra, cennet çiçeklerinden damıtılmış bir parfüm esintisi gibiydi.
Cennetin melekleri O’nun gözlerinden bakıyorlardı sanki dünyaya.
O, bir ressamın fırçası veya bir heykeltraşın keskisi ile şekillendirilmesi ve kopyalanması mümkün olmayan bir vahiy düşü gibiydi.
Onun güzelliği, yüzünden ziyade, yüzünden dökülen asalette, erdemde ve saflıkta; iri, güzel gözlerinden ziyade gözlerinden dışarı yayılan ışıktaydı.
Hazreti Fatıma, Nübüvvet Evinden çıkmış, Velayet Evine gelin gitmişti. Aynı kaynaktan fışkıran iki berrak nehir buluşmuştu. O ev artık coşkun akan bir nehir yatağıydı.
Birbirlerini seven iki insan için evlilik kadar değerli bir şey yoktu.
Hazreti Fatıma ve Hazreti Ali birbirlerini bütün zamanlara ibret olacak bir sevgi ve saygıyla sevdiler.
“Ali ailesi.” bütün bir insanlık için Güllerin Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat dizayn ettiği “Rol model bir aile” oldu.
Bu aile nur nesli Hasan ve Hüseyin’den o türlü dallanıp budaklanacaktır ki koca İslam zemini üzerinde en ileri mana kahramanları yetişecek ve hemen her devirde İslam davasının başbuğları onlardan çıkacaktı. Buhara’dan Endülüs’e kadar milyonlarca seyyid, milyonlarca şerif ve nice veli…
Peygamberimiz ciğerparesi Hazreti Fatıma’yı göremeden duramazdı. Her gün mutlaka uğrardı. Hazreti Fatıma ne zaman huzura gelse Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ayağa kalkar, onu karşılar ve oturduğu mindere oturturdu.
Ne zaman Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) biricik kızının yanına gitse o da ayağa kalkar, babasını karşılar, elini öper ve yerine oturturdu.
Kâinatın iftihar tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), sefere çıkmadan önce en son kızına uğrar, seferden döndüğünde de, mescidinde namaz kıldıktan sonra hanımlarına bile uğramaksızın önce yine kızına uğrardı.
Yine bir sefer dönüşüydü…
Allah ’ın Resulü, önce mescidine uğradılar, iki rekat namaz kıldılar, dua ettiler. Sonra da Hazreti Fatıma’nın evine yöneldiler.
Çünkü canparçası başkaydı. Aralarında diğer kızlarıyla da olmayan bir bağ vardı.
Fatıma bir evlattan çok öteydi.
Sadık eşi Hazreti Hatice Annemiz vefat edince yemeğini o yapmış, elbiselerini o yıkamış, yalnız yıllarında hep o yanında olmuştu. Kabe’de namaz kılarken üzerine attıkları toz toprağı, evden koşup gelerek, göz yaşları ile o yıkamıştı.
O, Allah Resulü’nün ifadesiyle “babasının annesiydi.”
O, kıyamete kadar gelecek “altın neslin” annesiydi.
Allah’ın Resulü, kızının kapısına dokunarak, “kızım, Fatıma’m” diye seslendi.
İpeklere yumuşaklık bağışlayan babasının sesiydi bu.
Kapıya koştu.
Geride garip hisler bırakarak dokunduğu her şeyi gurbet renkleriyle giydiren akşam güneşinin zarif ve zengin hissiliği vardı babasının üzerinde.
Allah Resulü’nün üstü, başı perişandı.
Yorgundu.
Çölden gelmişti.
Yüzü gözü toz toprak içindeydi. Yaşı da bir hayli ilerlemiş, sakalı ve saçları yer yer ağarmıştı.
Babasını o halde görünce hayalinde acılar bir gül gibi yaprak yaprak açılmıştı.
Senelerden beri içinde birikmiş duygular depreşmişti.
Daha fazla dayanamadı. Sarıldı babasının boynuna. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.
“Babacığım nedir bu senin yaşadıkların?”
Yıllarca içinde biriktirdiği gözyaşları, ipi kopmuş inci taneleri gibi dökülüyordu gözlerinden.
“Ağlama kızcağızım! Bir gün babanın ışığı gecenin olduğu her yere ulaşacak…”
Not: Harun Tokak’ın ” Bir Ehl-i Beyt Romanı : Suya Düşen Kan ” adlı kitabından alınmıştır.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.