Saltıknâme’de anlatıldığına göre; Seyyid Battal Gâzî bir gece rüyasında Hazret-i Peygamber’i görür. Hz. Peygamber ona şöyle söyler: “Oğlum! Senin neslinden bir şahıs gelecek. İsmi, Hızır olacak. Yani, Sarı Saltık olacak. Anadolu’ya gelip nice kiliseler harap edecek. Anadolu, onun sebebiyle İslâm ile dolacak. Onunla ümmetim kuvvetli olacak ve çok kâfirleri bilek gücüyle Müslüman edecek.” Sarı Saltık da rüyasında Seyyid Battal Gâzî’yi görerek, sefer emrini ondan alacaktır. Bindiği at Battal Gâzî’nin atı Aşkar, kullandığı savaş malzemeleri onun tiği, kalkanı ve süngüsüdür. Daha sonra kendisine bir mağarada, yaptığı ve yapacağı hizmetlerin Allah katında ne kadar değerli olduğunu göstermek amacıyla İmâm Ali’nin atı Zülcenâh ve silahları hediye edilecektir. Son olarak da Hazret-i Hamza, Hazret-i Ali ve Hazret-i Abbas’ın bindikleri Hazret-i Hızır’ın atı Akabil hediye edilir.
Sıkıntılı zamanlarında onun yardımcısı Hazret-i Hızır olur. Bir defasında eli kolu bağlı bir vaziyette ateşe atıldığında, Hazret-i Hızır onun elini, ayağını çözer ve ona şöyle söyler: “Su gözüne ateş almayınca sana ölüm yoktur,alamet odur, korkma!” Hazret-i İlyas hal ve hatırını sorar. İsm-i A’zam duâsını öğretir. Hazret-i Hızır Sarı Saltık’ın ağzına barını verir ve bu olaydan sonra çok daha kuvvetlenir, velîliği daha da belirgin hale gelir. Saltıknâme’de Hızır ve İlyas aleyhisselâmlar, bir kişiye nasıl görüneceklerinin de sırrını vermektedirler. Aslında burada yapılan bir ibâdet eğitimidir. Kendilerinin bulunduğu makâmın gâzîler ocağı olduğunu söyleyerek, burasının Rum’un arz-ı şerîfi olduğunu belirtirler. Bu olaydan sonra, kırk yıl sabah namâzını gâzîler ocağında kılacaklarını ve her kim kırk gün oruç tutar, sabah namâzını orada kılar ve dine bağlanırsa ona da görüneceklerini haber verirler. Onların ibâdet mekânı olan gâzîler ocağı bir fütûhât üssüdür. Hızır ve İlyas aleyhisselâmın yardımına mazhar birerfâtih olmak isteyenler, onların tavsiye ettiği ibâdetleri yapmalarının gerektiğini öğrenmektedirler.
Sarı Saltık İslâm Dini’nin ona muhtaç gönüllere girmesi için mücadele veren bir Peygamber evlâdıdır. Başında iki işaret bulunmaktadır. Biri Hüseynîlerin kıyafetlerinin rengi olan kızıl, diğeri ise Hasanîlerin rengi olan yeşildir. Bu renklerin ikisi de şehitlik alâmetleridir. Çünkü Hz. Hüseyin,vücudundan ve gövdesinden ayrılan başından al kanlar akıtarak şehit olmuş, Hz. Hasan ise kendisine verilen yeşil zehirin etkisiyle şehâdet şerbetini içmiştir. Bu renkler aynı zamanda, Sarı Saltık’ın baba tarafından Hüseynî, anne tarafından da Hasanî olduğunu göstermektedir. Saltıknâme’de Şerif Hızır (Sarı Saltık)’ı, onu öldürmek isteyenlere karşı müdafa eden Emir Osman’ın dilinden, Ehl-i Beyt sevgisinin önemi vurgulanmaktadır. Erken dönem İslâm Tarihi’nden örneklerin verildiği açıklama şöyledir: “Sad bin Übâde’den nakildir: Bir gün Osman’ın halîfeliği zamanında bir kişi Hz. Ali’ye sövdü. Osman, o kişinin dilinin kesilmesini emretti. Hz. Ali kendisi rica ederek, o kişiyi kurtardı. Hz. Ömer hilâfette iken bir münâfık Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e kötü gözle baktığı için onun iki gözünü çıkardırlar. Hz. Ebû Bekir, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i gördüğü zaman ayağa kalkıp, onlara değer verirdi, dizine alıp okşardı. Hz. Rasûl onlara; ‘gözümün nûru’ derdi.”
Saltıknâme’de Hazret-i Hızır’ın dilinden Ehl-i Beyt’e zulmedenlerin âkıbeti de değerlendirilmektedir: “Onlar ne kadar çok olurlarsa olsunlar, ne kadar kuvvetli olurlarsa olsunlar, sonunda helâk olacaklar. Asla mutlu olmazlar. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulur: Allah bozguncuların işlerini düzeltmez. Hiç bölücü ehlinden olma. Onların hasmı Allah’tır. Kırkı geçmeyeler. Yezid bin Muâviye’den ibret al. Ne kadar yıl çalıştılar, sonunda helâk oldular. Bu din kıyâmete kadar kâim, dâim ve bâkîdir.” Eserde hutbelerden Ali evlâdının adlarının çıkartılarak, Muâviye, Mervân ve Yezîd adlarının anılması eleştirilmektedir. Sarı Saltık bu şekilde hutbe okuyan birisinin canını Cehennem’e gönderir. Saltıknâme’de Ehl-i Beyt sürekli mü’minlerin sevgilisi olan bir zümre olarak anılmaktadır.
Eserde zafer ve fethin şartları ve dinamikleri de işlenmektedir. Müslümanların hangi şartları yerine getirdiklerinde Allâh’ın yardımına mazhar olabilecekleri çeşitli olayların içerisinde dile getirilmektedir. Ulu papazlar minbere çıkarak ruhbanlara; “biliyor musunuz ki Muhammedîler bize niçin galiptir?” diye bir soru yöneltirler. Ruhbanlar sorunun cevabını bilemeyince, papazlar kendileri sebebi şöyle açıklarlar: “Çünkü Peygamberlerinin sözünü tutarlar ve birbirlerine muhabbet ederler.” Saltıknâme’de Müslümanların savaş meydanlarına büyük bir cesâret ve kararlılıkla gitmelerine neden olan şehitlik kavramı da işlenir. Kendisine ertesi gün cenk olacağı haber verilen Şerif Hızır, cenk etmekten korkmadığını “ölürse şehit, öldürürse mutlu olacağını” söylemektedir.
Müslümanlar o gece ellerine şehâdet kınasını yakarak savaşa hazırlanırlar. Yiğit pehlivanlara cenk öncesi şöyle öğüt verilir: “İslâm Dini yoluna gayret kılıcını ele alıp kâfire vurun. Adı ve sanı boş verin. Gazâdan kaçmak ayıptır ki avratlarınızın yanında bile yüzünüz kalmaz. Er olan gayret üzere ölmelidir. Dünyada korkak ad ile diri olarak yürümekten, ölmek daha iyidir.” Başta Sarı Saltık olmak üzere, bütün Müslümanlar hiçbir zorluktan çekinmezler. Hazrete, ateşte yanmamasının ve denizde boğulmamasının sebebinin sihir mi olduğu sorulduğunda, duâlar bildiğini, her duânın bin sihri bâtıl ettiğini anlatır. Sihre hizmet edenlerin şeytan olduklarını, duâ ile bizzat meleklerin ilgilendiklerini söyler. Gazâya, salavât vererek ve tehlîl (Lâ ilâhe illallâh) okuyarak gider. Oku, lâ havle duâsını ederek atar. Eseri okuyanlar böylece duâ ile sihir arasındaki farkı ve duânın muvaffakiyet için ne kadar önemli olduğunu fark etmektedirler.
Saltıknâme’de anlatılan cengâver tipi dini, diyâneti bilen ilim ve irfân sahibi bir âlim profiline denk düşmektedir. Şerif (Sarı Saltık) dört kitabı (Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an) okumuştur. On iki türlü dil bilir. İlmi ehlinden öğrenmiştir.Anadolu ve Balkanlar’daki kilise, manastır ve havralara giderek, papaz ve hahamlara İslâm’ı tebliğ eder. Minbere çıkıp yüksek sesle İncil okuduğunda, Hıristiyanlar hep ağlaşır, kendilerinden geçerler. Öyle sohbet eder ki papazlar; “varsa Mesîh budur.” derler. Tevrattan âyetler okur, Yahûdileri kendisine hayran bırakır. Kendisinin bir Müslüman olduğunu bildirmeden, onların zihninde Hıristiyanlık ve Yahûdilik hakkında soru işaretleri meydana getirir ve hak dinin İslâm olduğunu çeşitli yöntemlere başvurarak açıklar. İncil’de Hak Teâlâ’nın Hazret-i Îsâ’dan sonra Arakin (Hazret-i Muhammed) adlı ulu bir Peygamber geleceğini haber verdiğini, ondan sonra Peygamber gelmeyeceğini ve nûr sahibi olacağını anlatır. Kiliselerde içki içmesi teklif edilince, midesinde rahatsızlık olduğunu, şarap içmemesinin söylendiğini, perhiz yaptığını belirtir. Müslüman olan “Dimitri” ismindeki papaza “İbrahim” adını verir. Kiliseyi mescide çevirerek, Cuma namâzını orada kılar. Sarı Saltık ilim nûruyla Anadolu ve Balkanları aydınlatan bir gâzî-mürşiddir.Eserde aynı zamanda mukâyeseli bir dinler tarihi eğitimi de yapılmış olmaktadır. İslâm’ın diğer dinlere olan üstünlüğü, Tevrat ve İncil’den örnekler verilerek açıklanmaktadır.
Saltıknâme’de gizli Müslüman papazlardan da söz edilmektedir. Sarı Saltık’ı gizli koridor ve kapılardan geçiren bir papaz, onu kubbe altında mihrabı olan, tabanına seccâde döşenmiş bir odaya götürür. Üzerindeki ruhban elbisesini çıkartarak, başına tülbent sarınır. Hazretin imâmlık yaptığı öğle namâzını birlikte kılarlar ve Kur’an okurlar. Okuyucular İslâm’ın Anadolu ve Balkanlar’da nasıl bir süreçten geçerek yayıldığını, Sarı Saltık’ın menkîbeleri eşliğinde öğrenmektedirler. Saltıknâme’de dikkat çeken; İslâmlaştırma mücadelesinin ne kadar çetin olduğunu fark ettirme isteğidir ki, böylesi bir amaç vatan topraklarının hangi şartlarda bir İslâm coğrafyası haline geldiğini hissettirmek maksadıylagüdülmüş olabilir.
Saltıknâme’de de tıpkı Hz. Ali’nin Cenknâmeleri’nde olduğu gibi kalplerin Hakk’a îmânla tanışması, gönüllerin Allah’la buluşması öncelikli hedeftir. Sarı Saltık eline kılıcı alıp, önüne gelenin kellesini gövdesinden ayıran bir yol kesici değildir. Onun öncelikli amacı inanca hasret gönülleri tevhîd hakîkati ile doyurmaktır. Herhangi birisi ile cenk etmeden evvel, onu îmân getirmeye çağırır. Aliyon-ı Rûmî ismindeki Bizans savaşçısını Müslüman olmaya davet eder. Bu teklifikabul etmeyen Aliyon, ona gece gördüğü rüyayı anlatır. Rüyasında ağzından kara bir kuş çıktığını, yerine beyaz bir kuş girdiğini görmüştür. Sabah olunca içki içtiğini, ancak istifrağ ettiğini söyler. Sarı Saltık Aliyon’a bu rüyanınMüslüman olduğunun işareti olduğunu ifade eder. Daha sonra Aliyon parmağını kaldırarak îmân getirir ve Sarı Saltık ona İlyas-ı Rûmî adını verir. Burada verilmek istenen mesaj şudur: Önemli olan harp meydanlarında galip gelmek, yenmek veya yenilmek değildir. Asıl hedef İslâm’a bir kişi daha kazanabilmektir. Ayrıca İslâm’ın beyaz renkle sembolize edilmesi de anlatılan menkîbenin rûhlarda derin izler bırakmasını sağlamak içindir. Temizlenen rûh içki gibi necis kabul edilen nesneleri dışarı atmaktadır.
Saltıknâme okunduğunda, Fâtih Sultan Mehmed’in bu eseri Ebu’l-Hayr er-Rûmî’ye niçin yazdırdığı daha iyi anlaşılmaktadır. Anadolu’daki halkı İstanbul’un fethine hazırlamayı planlayan Fâtih, insanlar arasında birlik ve dirliği sağlamak, insanları güzel ahlâka yönlendirmek istemiş olmalıdır. Cömert bir biçimde elini açıp yetimlere, pîrlere, kadınlara ve dullara sadaka veren, ibâdetlerini eksiksiz yerine getiren, bazen mescide kapanarak kırk gün ibâdetle meşgul olan Sarı Saltık, saygın bir rol model olarak karşımıza çıkmaktadır.
Eserde ayrıca bir toplumun yıkılmasına sebep olan özellikler de anlatılarak, ideal bir toplum modeli çizilmektedir. Fâtih hiç şüphesiz Saltıknâme’yi okuyacak insanların kitaptaki bilgi ve yorumlardan sosyo-psikolojik açıdan etkileneceklerini hesap etmiş olmalıdır. Eserde anlatıldığına göre; bir diyarda sadaka ve zekât verilmemesi, o diyarın harabına delildir. Helâk olan bir diyarda şu kötülüklerin işlendiği anlatılmaktadır: Zekât ve sadaka vermedikleri meşhur olmuştur. Güvenilmez ve acımasız hale gelmişlerdir. Aralarında çekişip dururlar. Birliklerini kaybetmişleridir. Hakk’a isyân edip kötü konuşurlar. Hile ve yalanları çoktur. Kan dökmekten sakınmazlar. Genç kuzu boğazlarlar. Kışın gebe sığırları pastırma yapmak için keserler. Çarşı, pazar ve tartı görevlileri hâkimlerine rüşvet verip, eksik tartarlar. Fakir hakkını yerler. İhânet, fesat ve haksızlık ederler. Bu özelliklere sahip bir toplumla İstanbul’un fethedilemeyeceği âşikârdır. Kendi ayakları üzerinde duramayan, iyiliği hâkim kılarak, kötülüğe engel olamayan bir toplum, fetih sonucunda karşılaşacağı yeni topluluğa medeniyet adına nasıl örnek olabilir? Saltıknâme’de fâtih bir komutanın arkasında saf tutabilecek fâtih bir toplumun sosyolojik şartları sürükleyici bir menkîbe üslubuyla anlatılmaktadır.
Eserin bir başka yerinde Kırım halkının yarısı vebâ hastalığından helâk olur. Defalarca duâ ettikleri halde, duâları kabul olmaz. Kazancının yarısını fukarâya sadaka veren sâlih bir ayakkabıcı rüyasında bir bölük derviş görür. Ona şu nasîhatta bulunurlar: “Kalk! Bu halka söyle. Dervişlere, kurban, sadaka, zekât versinler ki bu vebâ gitsin. Bu vebâ, fukarânın âhındandır.” Sarı Saltık’ın telkinlerini dinleyen halk, sadaka verir, kurban keserler, üç gün oruç tutarlar, gece namâzı kılarlar. Böylece Hakk’ın inâyetiyle vebâdan kurtulurlar. Müslüman Türklere kapıları sonuna kadar açılan Anadolu’nun ebed-müddet bir vatan olarak kalmasının yolu, dervişlerin yukarıdaki nasîhatına kulak verilmesinden geçmektedir.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.