Aleviliğin Tarihi Geçmişi

semah-300x225

Alevilik, adı Alevilik olmaksızın başlangıçta Orta Asya’da konar göçer toplulukların İslam’ı önceki inançlarıyla kaynaştırarak kabulleri demek olduğundan en azından on asrı aşan bir tarihi geçmişe sahiptir.

Kimi araştırmacılar bu uzun geçmişi a) İlk dönem, b) Anadolu’ya göçler ve Babai ayaklanması, c) Safevilik dönemi, d) Ayaklanmalar, e) Son devir olmak üzere beş dönem halinde ele alıp incelerler.

Aleviliğin tarihi geçmişiyle ilgili olarak ilk dönem:

Tarih boyunca değişik inançlara mensup olan Asya’daki oymaklar İslam’la karşılaştıklarında, başlangıçta tereddüt geçirmiş daha sonra İslâm’ın telkin ettiği tek ilah anlayışı, ruhun ölmezliği, kurban, cihad ve temel ahlâkî prensiplerle kendi inanç ve düşünceleri arasında yakınlık kurarak İslâmiyet’i kabul sürecine girmişlerdir. Söz konusu oymaklar X. yüzyıldan itibaren kışlaklar halinde İslamlaşmaya başlamış ve bu birkaç asırlık süreci kapsamıştır. Önce Ahmed Yesevi’nin önderliğinde Yesevilik sonraki dönemlerde benzer nitelik taşıyan Haydarilik, Vefailik, Kalenderilik gibi tasavvufi yapılar içinde dini hayatlarını sürdüren bu kitleler İslam’la birlikte önceki dini geleneklerini harmanlamış ve İslam’ı daha çok tasavvufi karakterde benimseyip yaşamaya çalışmışlardır. Yaşadıkları bölgeler, tarihî geçmişleri, boy teşkilâtları, sosyal ve kültürel hayatları itibariyle birbirinden çok farklı gruplardan oluşan Müslüman Türkler’den göçebe veya yarı göçebe hayatı yaşayanlara genellikle Türkmen adı verilmiş, bu kesimin İslâm’la ilişkisi, tamamen veya kısmen yerleşik hayat yaşayan diğer Müslüman Türkler’den önemli ölçüde farklılık göstermiştir. Yeni dini kabulde samimi olan Türkmenler, onu gerçek anlamda öğrenip özümseme imkânı bulma konusunda yeterli imkan ve desteğe sahip olmamışlardır.

Aleviliğin tarihi geçmişi bakımından göçler ve Babai Ayaklanması:

Orta Asya’da Mâverâünnehir, Hârizm, Horasan, Azerbaycan ve Arrân gibi bölgelerde varlığını devam ettiren konar göçer Müslüman topluluklar diğer Müslüman Türkler’le birlikte XI. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya göç etmeye başlamış ve Anadolu’nun daha çok doğu ve orta kısımlarına yerleşerek dönemin siyasî ve sosyal hareketliliği içinde kendilerine yeni dünyalar kurmaya çalışmışlardır.

Bu oymaklar, 1240 yılında II. Gıyâseddin Keyhusrev devrinde meydana gelen isyan hareketine katılmışlardır. Amasya yakınındaki dergâhında etrafına, daha çok eski Türk inançlarının İslâmiyet’le yorumlanmış şeklini tasavvufî bir hüviyetle öğreten Baba İlyâsı Horasânî, sosyal ve ekonomik sıkıntılar içinde bunalan Türkmenler’e karşı bir kurtarıcı sıfatıyla davranmış, yetiştirdiği halifeleri çeşitli bölgelere dağıtarak isyan için hazırlıklar yapmıştır. Halifelerinden Baba İshak liderliğinde Kefersud bölgesinde ayaklanan Türkmenler önemli başarılar kazandıktan sonra Orta Anadolu’ya intikal etmiştir. Burada da bir ölçüde başarı elde edilirken Baba İlyas, Selçuklu kuvvetleri tarafından Amasya’da idam edilmiş, Türkmenler’in çoğu Kırşehir’de Malya ovasında kılıçtan geçirilmiştir.

Babailer Ayaklanmasından sonra:

Babailer ayaklanması hedefine ulaşamamıştır. Ancak ayaklanmanın ardından kaçıp kurtulabilen Türkmenler sıkı bir dayanışma içine girmiş, Babaîlik hareketi ortaya çıkmıştır. Hareket Baba İlyas’ın idamından sonra küçük oğlu Muhlis Paşa tarafından devam ettirilmiş, siyasi olmaktan çok dinî-mistik bir hareket olarak onun halifeleri vasıtasıyla Anadolu’nun değişik yerlerine taşınarak sürdürülmüştür. Baba

İlyas’ın Aynüddevle (Ayna Dola) Dede, Şeyh Osman ve Bağdın Hacı gibi halifeleri Tokat ve Kırşehir’de, diğer bir halifesi Şeyh Bâlî muhtemelen Yozgat ve Kırıkkale’de, Şeyh Edebâli Bilecik çevresinde, Emîrcem Sultan Sulucakarahöyük’ün kuzey taraflarında, Hacı Bektâş-ı Velî Kırşehir, Nevşehir bölgelerinde düşüncelerini Türkmen halkına aktarmışlardır.

Bunların dışında XIV. yüzyılda aynı çizginin devamı olan ve “baba” unvanını taşıyan Babaî şeyhleri de vardır. Anadolu ve Rumeli’nin İslâmlaşma’sı tarihinde önemli bir şahsiyet olarak görülen Sarı Saltuk ve onun en önde gelen halifesi Barak Baba, Amasya’da Aybek Baba, Konya’da Buzağı Baba, muhtemelen Sakarya civarında Tapduk Baba gibi şahsiyetler bunlardandır. Nihayet ikinci ve üçüncü nesil Babaî şeyhleri olarak Rum abdalları devreye girmiştir. Osmanlı Beyliği’nin teşekkülü sırasında Osmanlı hükümdarlarının pratik amaçlı destek gördüğü abdallardan Bursa’nın fethine katılan Geyikli Baba, Baba İlyas geleneğini temsil etmekle birlikte bu geleneğin Hacı Bektâş-ı Velî tarafından temsil edilen ikinci önemli kolunun önde gelen simalarından Abdal Mûsâ, Kumral Abdal ve Abdal Murad burada isim olarak zikredilmelidir.

Aleviliğin tarihi geçmişi bakımından özel önem taşıyan Safevilik dönemi:

Yukarıda temas edilen ve üçüncü nesli XIV. yüzyıla kadar takip edilebilen Babaî zümreleri veya bu bunların bir kısmı çok geçmeden Safeviyye adıyla bir başka harekete girmeye başlamıştır. Erdebil’de tasavvufî bir zeminde ortaya çıkan Safevîlik Sünnî karakterli bir yapıya sahipken Sadreddîn-i Erdebîlî’den sonra yerine geçen ve Alâeddîn-i Erdebîlî zamanından itibaren Şiî unsurları bünyesine almıştır.

Tarikat aynı zamanda giderek siyasi bir hüviyete de bürünmüştür. Tarikatın başına Hoca Ali’den sonra Şeyh İbrâhim, onun ardından Şeyh Cüney geçmiştir. Batınî karakterde İslâmî anlayışlara sahip olan Şeyh Cüneyd önemli siyasi başarılar elde etmesine rağmen Şirvanşah’lara karşı giriştiği mücadelede öldürülmüştür. Ardından küçük yaşta olmasına rağmen yerine oğlu Haydar geçmiştir. Siyasi bakımdan Kafkas kavimlerine karşı başarılı savaşlar gerçekleştiren Haydar manevi bakımdan da batınî-mistik çizgiyi devam ettirmekle birlikte On İki İmam Şiiliği’nden bazı unsurlar almıştır. Haydar’ın 1488 yılında öldürülmesinden sonra önce büyük oğlu Ali, onun da kısa zaman içinde ölmesi üzerine diğer oğlu İsmâil şeyhliğe geçmiştir. Anadolu’nun bazı yerleşim merkezlerini dolaşan ve müritleriyle görüşüp onların desteğini alan Şeyh Şirvan, Azerbaycan, Nahcıvan gibi yerleri ele geçirip büyük zaferler elde etmiş ve Tebriz’de şahlık tahtına oturmuş, On İki İmam adına hutbe okutup para bastırmış ve resmen Safevî Devleti’ni kurmuştur (1501). Şeyhlikten şahlığa geçen İsmail zaferlerine yenilerini eklemeye devam etmiş, bu arada “halife” adı verilen özel şahsiyetler Anadolu ve Rumeli’deki taraftarlarına yönelik yoğun bir propaganda faaliyeti başlatmış; ardından çok sayıda ayaklanma gerçekleşmiştir.

Ayaklanmalar:

Tarihte zaman zaman kızılbaş isyanları diye anılan olaylar aslında dinî anlayış farklılığına dayalı olaylar değildir. Bu olayların her birinin arkasında ekonomik, sosyal sebepler bulunmaktadır.

Bu ayaklanmaların ilki 1511-1512’de meydana gelen Şah kulu ayaklanmasıdır. Güçlükle bastırılabilen bu isyandan yaklaşık bir yıl sonra Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkması esnasında Anadolu’da Nur Ali önderliğinde başka bir ayaklanma zuhur etmiştir.

Bundan sonra 1519 yılında Tokat bölgesinde Turhal halkından Bozoklu Şeyh Celâl, hemen arkasından aynı amaçlar etrafında Celâl’in müridi Şeyh Velî tarafından organize edilen diğer bir ayaklanma baş göstermiştir. Daha sonraki yıllarda aynı sosyal tabana mensup kimselerce birçok isyan çıkarılmış ve hepsi aynı akıbetle sonuçlanmıştır. Bozok’ta patlak verip Tokat, Amasya, Maraş, Adana ve İçel bölgelerine yayılan Sülünoğlu Koca ve Zünnûn oğlu ayaklanması (1525-1526); Adana sancağının Berendi bucağında gelişen Domuz Oğlan ve Yenice Bey (Beyce) ayaklanması (1526); aynı yıl Yozgat bölgesinde meydana gelen Atmaca ayaklanması; Kırşehir ve Ankara yöresinde ortaya çıkıp Orta Anadolu’nun çeşitli yerlerinde etkili olan Kalender Çelebi ayaklanması (1526-1528); Adana civarında vuku bulan Seydi Bey ve İnciryemez ayaklanması (1529) bunların önemlilerini teşkil eder.

Ayrıca Adana ve İçel bölgeleriyle Orta Anadolu’da daha küçük çaplı birtakım isyanlar da olmuştur.

Tekrarlanmalıdır ki bu ayaklanmalar dinî-mezhebî sebeplerden çok sosyal ve ekonomik sebeplere bağlı olarak ortaya çıkmış, söz konusu zümrelerin hem merkezî yapıyla hem de merkezî yapının temsil ettiğini düşündüğü kitabî İslam’la barışık hale gelmesini engellemiştir.

Aleviliğin son dönemi:

Osmanlı-İran ilişkilerinin büyük ölçüde muayyen bir statüye kavuşmasından ve ayaklanmaların önemli kayıplara yol açmasından sonra zikrolunan kitleler XVII. yüzyıldan Cumhuriyet dönemine kadar içlerine kapanmış, merkezden uzak bölgelerde inanç ve âdetlerini korumaya çalışmışlardır. “Sessizlik dönemi” diye nitelendirilebilecek bu uzun sürede ocaklar, merkezî yönetimden uzak kalmış, varlıklarını kendi içlerinde geliştirdikleri anlayış ve erkan çerçevesinde devam ettirmişlerdir.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte yeni devlete destek veren bu zümreler 1950-1960’lardan sonra iç göçlerle büyük şehirlere göç etmiş, 1980’lerden sonra ise dernekleşmiş ve kimliğini koruyarak günümüze taşımışlarıdır. Göç sonrasında ilk yıllarda ekonomik şartlar gereği “yol” a ilişkin çalışmalara ağırlık verememiş, özellikle 1990’lardan sonra ise dernekleşme büyük bir yaygınlık kazanmıştır.

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.