Muharrem’de Oruç Açma Yemeği

20120814094747-cced0e29-th
Soru:Muharrem ayı vesilesiyle düzenlenen, oruç açma yemeğiyle alâkalı düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
İsteyen istediği davete icabet eder, istemeyen de etmez. Fakat, iftara katılanlara “düşkünlük yaptırımı” uygulanacağının ilan edilmesi yanlıştır. Bilindiği üzere, Alevî inancına göre, düşkün ilan edilenlerle her türlü irtibat kesilmekte, sadece onların cenaze namazları kılınmaktadır. Davete icâbet etmeme konusunda bazı mazeretler kabul edilebilecek olsa da, iftara gidenler hakkında boykot kararı almak, onları bir nevi aforozla tehdit etmek ve tertip heyetini gizli maksatlar taşımakla suçlamak kat’iyen doğru değildir. Niyetleri sadece Allah bilir; hiç kimse iç okumaya kalkışmamalıdır. “Bu iftarı düzenleyenler, yalnızca siyasî bir yatırım yapmak istediler.” diyenlere, Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bir münasebetle Hazreti Üsame’ye buyurduğu ve ahlak-ı âliyesi, âdet-i nebeviyesi açısından hep aynı çizgide davrandığı üzere, “Hel şekakte kalbehu – Yarıp da kalbine mi baktın?” dense sezâdır.

Bugün akl-ı selim ve ehl-i vicdan herkes artık ayrılıktan, iftiraktan, ihtilaftan gerçekten dilgir ve dağidar olmuş bir haldedir. Söz ve imkan sahibi insanlar, bu problemi çözebilmek ya da en azından küçültebilmek için buldukları her çareye başvurmaktadırlar. Mesela; bu çarelerden bir tanesi yabancı ülkelerin devlet başkanlarıyla, başbakanlarıyla ve devlet adamlarıyla bir araya gelip medeniyetler diyaloğu tesis etmeye çalışmaktır. Cihan sulhü açısından önemli olan bu gayretlerin yanı sıra, ülkemizin huzur ve barış atmosferine kavuşması için de, toplumun her kesiminden insanların aynı çatı altında, aynı sofra etrafında toplanmaları ve yan yana, omuz omuza ortak dertlere derman aramaları gerekmektedir. Evet, kalbleri ancak Allah bilir; onca insanın belli garazlarla ve başka maksatlarla o iftara katıldıklarını iddia etmek, en azından çokları hakkında su-i zan ve büyük bir haksızlıktır. Diyalog niyetiyle uzatılan elleri garaz arama neticesinde karşılıksız bırakmak ne kadar kabalıksa, bir araya gelmeye gerek olmadığı düşüncesiyle o türlü toplantıları bâtıl görmek ve bu işin bütün bütün aleyhinde olmak da aynı ölçüde kabalıktır.
Medenîler konuşa konuşa anlaşma taraftarı olmalı ve hemen her fırsatta bir araya gelmelidirler ki, herkes kendi güzelliklerini sergilesin, kendi doğrularını seslendirsin, kendi değerlerini temsil etsin ve böylece insanlar birbirlerini tanısınlar; karşılıklı vehimlerden, kötü düşüncelerden kurtulsunlar ve ortak noktalarda buluşsunlar.
Aslında, Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mescidine gayr-i müslimler giremezler. Fakat, bizzat Allah Rasûlü, henüz İslam’a uyanmamış pek çok insanı orada misafir etmiştir. Onlar da, Ashâb-ı Kirâm’ın, İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı hürmetlerini, tavır ve davranışlarını, kendi aralarındaki muamelelerini, oturup kalkmalarını, yeme içmelerini görmüş; haklarında pek çok güft u gû duydukları bu insanları kendi nazarlarıyla değerlendirmiş ve ekseriyet itibarıyla bütün su-i zanlarından arınarak itminana ermişlerdir.
Ezcümle; Rehber-i Ekmel Efendimiz, uzun süre mü’minlerle beraber kalıp onları yakından tanıma fırsatı bulan birisine, “Lâilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” demesini söyleyince, o bu teklifi kabul etmemiştir. Bunun üzerine, Şefkat Peygamberi ikraha başvurmayıp onu salıvermiştir. Adamcağız oradan biraz uzaklaşınca bir güzel gusletmiş, sonra Allah Rasûlü’nün yanına dönüp “Şayet, ilk teklifinizi kabul etseydim, cebren şehadet getirmiş olurdum; baskıyla ve zorla müslüman olduğum düşünülebilirdi. Fakat, şimdi hür bir insanım ve kendi irademle geldim!” demiş ve iman ikrarında bulunmuştur. Evet, temsilin gücü onu cezbetmiştir.
İşte, ister Alevî ister Sünnî, sürekli insanların kusurlarını arayacağına, gayr-i vaki beyanları hakikatmiş gibi kabul ederek bir kesimi yerden yere vuracağına ve böylece uzlaşma yolunu tıkayacağına, kendi değerlerini güzel bir temsil ile sergileme usulünü tercih etmeli değil midir? Şayet, bazı güzellikleriniz varsa, içinizin yansıması olan görüntünüzle onları insanların önüne bir ziyafet sofrası gibi sererek herkesi istifade ettirme imkanına sahipken, neden ihtilaflı mevzuları gündeme getirerek hep uzak kalma, ayrı yaşama ve yersiz şüphelerle toplumu parçalama yoluna gidesiniz ki?!. Devamlı karşıdakini suçlama ve başkalarını zan altında bırakmayla ne siz bir yere varabilirsiniz ne de içtimaî uzlaşma zeminini yakalayabilirsiniz. Uzlaşma, biraz göz yummaya ve farklılıkları görmemeye bağlıdır. Müşterek olan meselelerde mutabakat sağlar ve el ele tutuşursanız, ancak o zaman ittifaka açılabilir ve huzur içinde yaşayabilirsiniz.
Bu yazı Sorular-Cevaplar içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.