Suya Düşen Kan

Gazeteci yazar Harun Tokak’ın Ehl-i Beyt’i anlattığı romanı Suya Düşen Kan, Muharrem ayı dolayısıyla yenilenerek yeniden basıldı. Hz. Ali’nin çocukluğundan itibaren hayatının anlatıldığı romanda eşi Hz. Fatıma, oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile ilişkisi, ailenin yaşadıkları ve tabii ki o talihsiz Sıffîn Savaşı, Cemel Vakası ve Kerbela olayları roman diliyle tasvir ediliyor.
1960’ların Türkiye’si. Mevsim kış. Köye soğuk ve kar bastırmış. Dünyayla bağlantısı kesilmiş köy halkının uzun ve soğuk kış gecelerini aydınlatan yatsı namazından sonra derviş odasında yaptıkları sohbetler, daha doğrusu Mehmet Hoca’nın anlattıkları oluyor. Aylardan Muharrem’dir. Mehmet Hoca, Alevilerden ve Sünnilerden oluşan köy halkına Ehl-i Beyt’in hayat hikâyesini aktarmaya başlar. Bize tüm bu detayları, o zamanlar babası ve kardeşleriyle o derviş odasına gidip pürdikkat anlatılanları dinleyen Harun Tokak anlatıyor.
Harun Tokak’ın yenilenerek basılan romanı Suya Düşen Kan aslında yalnızca Kerbela olayını değil, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sas) “ilmin kapısıdır” dediği damadı ve amcasının oğlu Hz. Ali’nin hayatını anlatıyor. Akıcı bir üslupla kaleme alınan roman bir solukta okunuyor. Kurgusu, okuyucunun dikkatini sürekli anlatılan hikâye üzerinde tutuyor.
Muhtemel ki köy halkının bir soba başında toplandığı derviş odası bugünkü cemevi işlevini görüyor. Yatsı ezanından sonra namazını kılan kılmayan soluğu burada alıyor, sohbet-i Canan’ı dinlemek için. Çoluk çocuk… Alevi, Sünni… Soğuk bir kış günü bir oda dolusu Anadolu köylüsünü Mehmet Hoca alıyor ve 600’lü yıllara sıcaktan kavrulan Mekke ve Medine’ye götürüyor. Asr-ı Saadet’e… Peygamber’in dostlarının hayatına, Hz. Ali’nin çocukluğuna, gençliğine ve saadet dolu hanesine. Eşi, Peygamber’in can paresi, zehrası, betülü Hz. Fatıma ile olan huzurlu evliliğine. Oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile olan ilişkisine. İki Cihan Serveri’nin vefatından kavuşmasından sonraki olaylara, halife seçimlerindeki sıkıntılı süreçlere, sahabilerle Hz. Ali’nin ve ailesinin ilişkisine, Cemel Vakası’ndan, Sıffîn Savaşı’na, Hz. Ali’nin ve Hz. Hasan’ın şehit edilmesine ve tabii o her Müslüman’ın gönlünde kapanmayan büyük yaraya, Kerbela olayına. Yazar tüm bu süreçleri Mehmet Hoca’ya 12 günde anlattırıyor. Muharrem’in birinci günü başlayan anlatımlar 10. gününde Kerbela ile, 11 ve 12. günlerde ise Kerbela sonrasında Ehl-i Beyt’in ne yaptığının tasvir edilmesiyle son buluyor.
Ortak kederimiz Kerbela…
Romanın sonunda derviş odası muhabbetlerinin müdavimi Ali Amca’nın şu cümleleri aslında yazarı bu hatıralarını anlatmasına sebep olan bir gerçeği de ortaya koyuyor: “İnanın ben Muharrem’de oruç tutulacağını bile bilmiyordum, bu sayede üç gün oruç tuttuk. Kerbela’nın ortak kederimiz olduğunu daha bir derinden hissettik.”
İslam tarihi kitaplarında bunlar çokça anlatılıyor. Hele ki İslamiyet’e ve Kur’an’a parlak ve yüksek bir surette hizmet etmişlerin Âl-i Beyt’ten olmaları, tarikatların virdlerini Hz. Ali’ye dayandırmaları, ona ve ailesine dair çok sayıda kaynak çalışmanın olmasına sebeptir. Fakat yeni nesil için bunların roman olarak anlatılması çok önemli. Hele de böyle akıcı ve etkileyici bir üslup ve tarzda. Suya Düşen Kan’ı okuyan herkes Ali Amca gibi düşünecektir. Hele de Hz. Ali, Cemel Vakası, Sıffîn ve Kerbela olayına dair kulaktan dolma bilgiler dışında bir malumatı olmayanlar için.
Bu yazı Haberler içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.