Hz. Ali, Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib’in en küçük oğludur. Annesi Fâtıma bint-i Esed’tir. Fâtıma bint-i Esed, Hz. Peygamber’e, yetim ve öksüz kaldığı sekiz yaşından itibaren annelik yapmıştır. Bu nedenle, Peygamberimiz ona “ikinci annem” demiştir. Hz. Ali’nin babası Ebû Tâlib, Hz. Peygamber’i kendi evladı gibi büyütmüş, evleninceye kadar evinde barındırmıştır. Hz. Ali, Peygamberimizin Hz. Hatîce ile evlenmesinden beş yıl sonra, mîlâdî 600 yılında dünyaya gelmiştir.
Hz. Ali, çocukluğunda bile hiç puta tapmadığı, yüzünü onlara hiç çevirmediği için, kendisine kerrema’llâhu veche (Allah yüzünü şereflendirsin) sıfatı layık görülmüştür. Sahâbe arasında, bu sıfatla anılan tek kişidir. Hz. Ali’nin şeref, fazîlet ve cesaretini anlatan pek çok künye, ünvan ve lakabı bulunmaktadır. Aslan anlamına gelen Haydar, Allâh’ın galip aslanı anlamına gelen Esedu’llâhi’l-Gâlib, Allâh’ın rızâsını kazanmış anlamına gelen el-Mürtezâ, velîlerin (Allah dostlarının) sultânı anlamına gelen Sultânü’l-Evliyâ, toprağın babası anlamına gelen Ebu’t-Türâb bunlardan bir kaçıdır.
Hz. Peygamber, geçim darlığı çeken amcası Ebû Tâlib’in yükünü hafifletmek amacıyla, Hz. Ali’yi beş yaşında iken yanına almıştır. Hz. Ali, bu yaştan itibaren, Hz. Peygamber Medîne’ye hicret edene kadar, onun evinde büyümüştür. On yaşlarında iken, Hz. Hatîce’den sonra Hz. Muhammed’in Peygamberliğine îmân eden üçüncü kişidir. Aynı zamanda, ilk namaz kılanlardandır. Rasûlu’llâh’ın yanından hiç ayrılmamış, çocukluk yıllarını onun eğitimi altında geçirmiştir. Hz. Ali, bu yılları şöyle anlatmaktadır: “Henüz çocuktum. O (Allah Rasûlü), beni bağrına basar, yatağına alırdı. Beni koklar, lokmayı çiğneyerek ağzıma verirdi…[9] Ben de her an, devenin yavrusu, nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim. O, her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.”[10]
Hz. Ali, çocuk yaşta olmasına rağmen, İslâm’ın yayılması ve güçlenmesi için, her zaman Hz. Peygamber’e destek olmuştur. Taberî, Hz. Ali’den şu olayı nakletmektedir: Hz. Muhammed’e; “En yakın akrabalarını uyar”[11] âyeti nâzil olduğunda, Allah Rasûlü, Hz. Ali’yi çağırarak, ona şöyle buyurur: “Yâ Ali! Allâh u Teâlâ, kendi yakınlarımı uyarmamı emretti. Sen, bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam için bir araya topla da, iletmekle görevli olduğum şeyi, onlara ileteyim.” Hz. Ali de, Rasûlu’llâh’ın emri üzere, onları bir araya toplar ve Hz. Muhammed (s.a.v.), onlara hitaben şöyle buyurur: “Ey Abdulmuttalip oğulları! Allah u Teâlâ, beni, genel olarak bütün halka ve özel olarak da size peygamber göndermiş ve bana; ‘yakın akrabalarını uyar’ emrini vermiştir. Ben de, sizi dile hafif gelen, ama terazide ağır olan iki söze davet ediyorum. Eğer onları kabul ederseniz Arap ve Arap olmayana hakim olursunuz ve bütün ümmetler, sizin emriniz altında olurlar. Onlarla cennete girer ve onlarla cehennem ateşinden kurtulursunuz. O iki söz; ‘Allah’tan başka bir ma’bûdun olmadığına ve benim de onun elçisi olduğuma şehâdet getirmektir.’ Her kim, bu konuda benim davetime icabet eder ve bu risâleti gerçekleştirmemde bana yardımcı olursa, benim kardeşim ve vasîm olacaktır.” Orada bulunanların hepsi susarlar. Onların hepsinden yaşça küçük olmasına rağmen Hz. Ali şöyle söyler: “Yâ Râsûla’llâh! Ben, senin yardımcın olmak istiyorum” Allah Rasûlü, elini Hz. Ali’nin boynuna koyarak şöyle buyurmuştur: “Bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim ve vasîmdir. Sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.”[12] Çocukluğunda bu cesâreti gösteren Hz. Ali’nin kahramanlıkları, gençlik ve yetişkinlik yıllarında da artarak devam etmiş, ona “Allâh’ın Arslanı” lakabı layık görülmüştür.
Hz. Ali, örnek şahsiyeti, îmânı, bilgisi, adaleti, kararlılığı ve üstün cesareti ile Hz. Muhammed’in yoğun bir sevgisini kazanmıştır. Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye duyulan sevgiyi, kendisine ve Allâh’a duyulan sevgi ile bir tutmuştur. Bu bakış açısını, söze de dökerek şöyle ifade etmiştir: “Ali’yi seven beni sevmiş olur, beni seven de Allâh’ı sevmiş olur, Ali’ye buğz eden bana buğz etmiş olur, bana buğz eden de Allâh’a buğz etmiş olur.”[13] Ben kimin dostu isem, Ali de onun dostudur[14], Yâ Ali! Sen dünyada da âhirette de benim kardeşimsin[15], Her Peygamber’in nesli kendisinden, benimkisi ise Ali’den olacaktır.[16] Şayet yedi gök tabakası ve yedi yeryüzü tabakası, terazinin bir tarafına konsa, Ali’nin îmânı da terazinin öbür tarafına konsa, şüphesiz Ali’nin îmânı tercih edilirdi.[17] Yukarıdaki hadîsler, Hz. Ali sevgisinin teolojik temelini oluşturmuştur. Aliyyün mea’l-hakki ve’l-hakku mea Aliyyi. Yani; “Ali haklıdır ve hak Ali ile beraberdir.”[18] Ve’l-hakku ba’de minnî aliyyün. “Benden sonra hakkı, Ali’de göreceksiniz”[19] hadîsi Hz. Ali’nin adâlet, hak ve hukuk konularındaki hassâsiyetine dikkatleri çekmektedir.
Hz. Peygamber bir başka hadîsinde ise şöyle buyurmaktadır: “Ey Ali, ben ilmin şehriyim, sen ise onun kapısısın. Şehire ancak kapıdan varılır. Bir kimse, beni sevdiğini söyleyip sana buğz ederse, beni sevmiyordur ve yalancıdır. Zira sen, bendensin ve ben de, sendenim. Senin ve senden gelecek evlatlarından olan imâmların misali, Nûh’un gemisi gibidir. Her kim gemiye bindiyse, kurtuldu ve her kim muhâlefet ettiyse, helâk oldu.”[20]
Mekke’li müşriklerin, ezâ ve cefâlarını gittikçe artırmaları, hatta kendisini öldürme planları yapmaları üzerine Hz. Peygamber, Medîne’ye hicret etmeye karar vermiştir. Kendisini öldürmeye gelen müşrikleri oyalamak ve evinde olduğu izlenimi vermek amacıyla yatağına yatırdığı kişi, Hz. Ali’dir. Üzerinde bulunan emanetleri de sahiplerine ulaştırması için, Hz. Ali’ye bırakmıştır. O da, büyük bir cesaret örneği göstererek, gece boyunca Hz. Peygamber’in yatağında yatmış, müşrikleri, onun evde olduğuna inandırmayı başarmıştır. Emanetleri sahiplerine ulaştırdıktan sonra, yine Hz. Peygamber’in talimatına uygun olarak Mekke’den ayrılmış, Kuba’da ona yetişmiştir. Hz. Ali’nin gösterdiği bu kahramanlık netîcesinde şu âyet nâzil olmuştur: Ve mine’n-nâsi men yeşterî nefsehû ibtiğâe merzâtillâhi vallâhü raûfün bi’l-ibâd. “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızâsını arayıp kazanmak amacıyla, canını satar.”[21]
Hz. Peygamber, Hicret’in beşinci ayında, muhâcirler ile ensâr arasındaki yakınlık ve dayanışmayı kurumsallaştırmak amacıyla, kardeşleştirme (muâhât) yapmıştır. Kendisine kardeş olarak seçtiği kişi ise, çok sevdiği Hz. Ali olmuştur. Halen Alevî-Bektâşî geleneğinde sürdürülmekte olan müsâhiblik (yol kardeşliği) uygulamasının tarihî temeli de, bu olaydır. Müsâhib olan kişiler yaşadıkları sürece tıpkı ensâr (Medîneli Müslümanlar) ve muhâcirûn (Mekke’den Medîne’ye hicret eden Müslümanlar) gibi mal, mülk ve servetlerini, sevinç ve kederlerini paylaşmaktadırlar.
Hz. Ali, hicretin ikinci yılında, Hz. Peygamber’in çok sevdiği kızı, Hz. Fâtıma ile evlenmiştir. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin adlarında oğulları ile Zeynep ve Ümmü Gülsüm adlarında kızları dünyaya gelmiştir.
Hz. Ali, Tebûk dışındaki bütün savaşlara katılmıştır. Bu savaşlarda, sancaktarlık yapmış ve büyük kahramanlıklar göstermiştir. Bedir Savaşı’na çıkarken, Hz. Peygamber’in önündeki iki sancaktan birini o taşımıştır. Uhud Savaşı’nda, düşman tarafından tuzak olarak kazılan çukurlardan birisine düşen Hz. Peygamber’i elinden tutarak, Talha bin Ubeydullah’la birlikte, buradan çıkartmıştır. Bu savaşta, bedenini siper ederek, Hz. Peygamber’i koruyan az sayıda sahâbîden birisidir. Hz. Peygamber, gösterdiği bu kahramanlıklardan dolayı; “Ali gibi genç, Zülfikâr gibi kılıç yoktur” buyurmuştur. Hz. Ali, Hendek ve Müstalik oğulları ile yapılan savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarla da ün kazanmıştır. Hendek Savaşı’nda, hendeği aşmak isteyenlere karşı yaptığı mücadele ve şöhretli pehlivan Amr bin Abdûd’u yenmesi dillere destandır. Hz. Peygamber Hz. Ali’nin Amr bin Abdûd’u mağlup etmesi ile ilgili olarak; Darbetü Aliyyin fî yevmi’l-Hendeki efdalü e’mâli ümmetî ilâ yevmi’d-dîn “Hendek muhârebesi gününde, Hazreti Ali’nin bir kılıç darbesi, kıyâmet gününe kadar olan ümmetimin amellerinden üstündür”[22] buyurmuştur. Kureyza Savaşı’nda sancağı taşıyan Hz. Ali, aynı zamanda öncü birliklerin başında yer almıştır.
Hz. Peygamber’in kâtipliğini de yapan Hz. Ali, Hudeybiye antlaşmasının metnini yazmış, aynı zamanda antlaşmanın şahitleri arasında da yer almıştır. Hz. Peygamber tarafından, Hayber’in fethinden önce, Fedek’e gönderilen yüz kişilik askerî birliğe komutanlık yapmıştır. Hz. Peygamber, Hayber Seferi’ne çıkarken, beyaz renkli sancağı ona vermiştir. Hayber, bu hücûm sonucunda fethedildiği için, Hz. Ali’ye Hayber Kalesi’nin fâtihi denmiştir.
Mekke’nin fethinden sonra, Kâ’be’nin ve daha sonra Taif’in putlardan arındırılması görevi de Hz. Ali’ye verilmiştir. Huneyn Savaşı’nın ilk anlarında, Müslümanların dağıldıkları bir sırada, Hz. Peygamber’in yanından ayrılmayarak, mukâvemet gösterenlerden birisi de yine Hz. Ali’dir. Hz. Peygamber’in vasiyeti üzerine, cenazesini Hz. Ali, Hz. Abbas, onun oğulları Fazlı, Kusem ve Üsâme bin Zeyd birlikte yıkamışlardır. O, hayatındayken olduğu kadar ölümünde de Hz. Peygamber’in en yakınında bulunmuştur.
Allâh’ın arslanı Hz. Ali, zulüm ve haksızlıklara karşı sonuna kadar mücadele eden çetin bir savaşçı olduğu kadar, miskin (fakir)lere, yetimlere, kölelere karşı sofrasını, yüreğini açık tutan bir şefkat ve merhamet insanıdır. Bir defasında, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hastalanmış, Hz. Peygamber’in tavsiyesi üzerine, iyileşmeleri için, eşi Hz. Fâtıma ile birlikte üç gün oruç tutmayı adamışlardır. Allâh’ın lutfu ile onlar sağlıklarına kavuşunca da, adadıkları orucu tutmaya başlamışlardır. Birinci gün, yemek için hazırladıkları iftarlıklarını, kapılarına gelen bir yoksula, ikinci gün öksüz bir çocuğa, üçüncü gün de bir esire ikrâm ederek, yemeyip yedirmeyi tercih etmişlerdir. Bu olay üzerine şu âyet nâzil olur: “Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze, esire yedirirler. Biz sizi ancak, Allah rızâsı için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz, çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabb’imizden korkarız derler. Allah da, onları bu yüzden, o günün (kıyâmetin) fenalığından korur. Onların yüzlerine neş’e ve parlaklık verir.”[23]
“Dilesem, ben de yağlar ballar bulurum; buğday ekmeğinin halisini yerim; ipek elbise giyinirim; fakat nefsimin dileğinin bana üstün olması, beni lezzetli yemekler yemeye çekmesi mümkün mü hiç? Ben nasıl doya doya yemek yiyebilirim ki Hicaz’da, yahut Yemâme’de belki yoksullar vardır; günler geçmemiştir ki belki tokluk nedir, görmemişlerdir”[24] diyen Hz. Ali, yemeyip yedirmenin, giymeyip giydirmenin ve her türlü suçu affetmenin adı olan “fütüvvet” mesleğinin pîridir.
İmam Muhammed Bâkır, Hz. Ali’nin fütüvvet ahlâkını şöyle anlatmaktadır:
“Allah’a and olsun ki, Hz. Ali köleler gibi yemek yiyor ve onlar gibi toprağın üstünde oturuyordu. İki gömlek alıyor, onlardan en iyisini kölesine veriyordu. Beş senelik hilâfetinde taş üstüne bir taş koymayıp, altın ve gümüş biriktirmedi. Halka ekmek ve et veriyordu, kendisi ise arpa ekmeği yiyordu. Bin köleyi kendi emeği ile alıp, serbest bıraktı. Hiç kimse, onun yaptığı işi yapmaya kadir değildi.”[25]
Abdullah bin Ebî Rafi ise, onun yeme-içmede gösterdiği nefis hâkimiyetini şöyle dile getirmektedir:
Hz. Ali yemek yerine, tuz veya sirkeyle yetiniyordu. Bundan biraz iyisini getirdiklerinde, sebze veya az bir deve sütüne kanaat ediyordu. Et çok az yiyor ve şöyle buyuruyordu: “Karnınızı, hayvanların kabirleri yapmayın.”[26]
Hz. Ali, bir defasında, elindeki dört dirhemin birini gece, birini gündüz, birini açıktan ve birini de gizli olmak üzere tasadduk etmiş ve bu olay üzerine şu âyet nâzil olmuştur: Ellezîne yünfikûne emvâlehüm bi’l-leyli ve’n-nehâri sırran ve alâniyyeten. “Gece gündüz, açık gizli mallarını sarf edenlerin mükâfatlarını Allah verecektir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”[27]
Hilâfeti sırasında kalbi, emri altındakilere sevgi ve merhametle dolu olan Hz. Ali, yöneticilerin başucu kitabı olan “Emirnâme”sinde Mısır’a vali olarak tayin ettiği Malik bin Eşter’e şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “Kalbinde raiyye (yönetimin altında bulunanlar) için geniş merhamet ve muhabbet duyguları besle; onları lütuf ile karşıla. Kat’iyyen fırsat bilip de o zavallıları yutmayı ganîmet bilen yırtıcı bir canavar kesilme. Zira onlar iki sınıftan ibarettir: 1. Ya dinde kardeşin, 2. Ya yaratılışta bir eşin. Kendileri hata yapabilirler. Onlardan bazı arızalar zuhur edebilir. Gerek hata ile, gerek kasden işledikleri suçlardan dolayı, ellerinden tutarak onları doğru yola getirmek mümkündür. Nasıl sen, Allah’ın senin günahını affetmesini istersen, sen de onları affet!”[28] “Hiddetine, gazabına, eline, diline hakim ol!”[29] Görüldüğü üzere Hz. Ali, müslim, gayr-i müslim herkesi, şefkat kanatlarının altına almayı, insanlığın ve Müslümanlığın bir gereği saymaktadır. Her ırkın, her milletin ve her insanın kendisini huzur ve güvende hissetmesi için gerekli olan duygu; sevgi, davranış ise; adalet ve hoşgörüdür. Hz. Ali’nin duygu dünyasına sevgi ve şefkat, davranışlarına ise adâlet ve merhamet hakimdir.
Peygamber emaneti olan eşi Hz. Fâtıma’ya, her zaman sevgi ve saygı ölçüleri içersinde muâmele etmiş, gerektiğinde ev işlerinde ona yardımcı olmuştur. Kaynaklarda, odun topladığı, su getirdiği ve evi süpürdüğü anlatılmaktadır.[30]
Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i de İslâm Ahlâkı’na uygun bir şekilde yetiştirmiştir. Hz. Ali ile Hz. Hasan arasında geçen şu konuşma, onların nasıl bir ortamda yetiştiği hakkında bilgi vermektedir.
Hz. Ali: “Ey oğulcağızım! Doğruluk nedir?”
Hz. Hasan: “İyiliği yaparak, kötülüğü ortadan kaldırmaktır.”
Hz. Ali: “Şeref nedir?”
Hz. Hasan: “Dostlara güzel davranmak, hatayı kabullenmektir.”
Hz. Ali: “Kardeşlik nedir?”
Hz. Hasan: “Darlıkta ve bollukta her şeyini paylaşabilmendir.”
Hz. Ali: “Hilm nedir?”
Hz. Hasan: “Kini yutmak, benliğe sahip olmaktır.”
Hz. Ali: “Yücelik nedir?”
Hz. Hasan: “Borçluya yardım etmen, suçları affetmendir.”
Hz. Ali: “Erdem nedir?”
Hz. Hasan: “Güzel davranmak ve kötülükleri terk etmektir.”
Hz. Ali: “Gaflet nedir?”
Hz. Hasan: “Yüce ve ahlâklı insanlara değil, fitne ve fesat peşinde koşanlara boyun eğmektir.”[31]
Hz. Ali oğlu Hz. Hasan’a Sıffîn Savaşı’ndan sonra özet olarak şu vasiyeti yapmıştır: “Zamânın geçici olduğunu bilen, ömrü sona ermekte olan, dünyayı kınayan, ölüler yerinde yurt tutan fânî babadan, musîbet oklarına hedef olan oğula…
Bilmediğin şey hakkında söz söyleme. Gerekmediği zaman söze girişme. Sapıklık olduğundan endişe ettiğin yola gitme. İyiliği buyur da, sen de iyilerden ol. Kötülüğe elinle, dilinle mani ol. Allah yolunda seni hiçbir kınayan kınayamaz. Nerede olursan ol, hakîkat uğruna en büyük güçlüklere sabret. Din hükümlerini öğren. Bütün işlerinde Allah’a sığın…
Bil ki ölümün sahibi yaşayışın da sahibidir. Yaratan öldürendir. Yok eden, tekrar diriltendir. Dert veren, derdi giderendir. Dünya Allah’ın nimetler verdiği, kullarını imtihanlara tabi tuttuğu, yaptıklarımıza karşılık olarak mükâfat veya ceza tekdir ettiği bir yurttur… Bil ki sen âhiret için yaratıldın, dünya için değil. Ölüm için varsın. Yaşamak için değil…Oğulcuğum ölümü çok an. Ölümden sonra düşeceğin hale hazırlan. Dünya ehlinin dünya ile oyalanması aldatmasın seni.
Oğulcağızım! Nefsini kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir. Kendine yapılmasını istediğin bir şeyi başkaları için de iste. Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkaları için de isteme. Sen nasıl zulme uğramayı istemiyorsan, başkalarına da zulmetme. Sana nasıl iyilik edilmesini istiyorsan, başkalarına da iyilik et. Sana söylenmesini istemediğin bir şeyi başkalarına da söyleme… Dostuna düşman olanı dost sayma, düşman bil. Kardeşine ister hoşlansın, ister hoşlanmasın öğüt ver. Öfkeni yen, sonucu bakımından bundan daha tatlı, bundan daha lezzetli bir içecek görmedim ben. Sana sert davrananlara karşı yumuşak ol, belki o da yumuşar. Senden ayrılan kardeşini sen dolaş. Gün olur, belki döner yine sana gelir.”[32]
Hz. Ali, güzel ahlâkı ile birlikte bilgisi ile de, Hz. Peygamber’in iltifatına mazhar olmuş bir sahâbîdir. Onun fıkıh alanındaki üstünlüğü, diğer sahâbîler arasında tartışılmayan bir gerçektir. Kur’ân-ı Kerîm’i, Hz. Peygamber hayatta iken ezberlemiştir. Âyetlerin ne zaman, nerede nâzil olduğunu bildiği kaynaklarda yazılıdır. Güzel Kur’ân okuyan Hz. Ali’den pek çok tâbiî, Kur’an okumayı öğrenmiştir. Hz. Ali’nin şu sözleri, onun Kur’ân’a ve onu okuyup, öğrenmeye verdiği önemi anlatmaktadır: “Kur’an, öğüdünde aldatmayan, yol göstermede insanı azdırmayan, söyleyişte yalan söylemeyen bir öğütçüdür. Kur’an’la oturup kalkan, doğrulukla oturup kalkar. Bilin ki; hiç kimseye Kur’an’dan sonra bir ihtiyaç, bir yoksulluk gelip çatmaz. Dertlerinize onunla şifâ dileyin. Güçlükleriniz için onunla yardım isteyin. Allah’tan dileklerinizi onunla dileyin.”[33] “Kur’an’ı öğrenin. O, sözlerin en güzelidir. Hükümlerini belleyin. Çünkü bu belleyiş, gönüllerin ilkbahârıdır. O’nu güzel bir tarzda okuyun. Bu okuyuş, haberlerin en güzelini okumaktır.”[34] “Gel, Kur’ân-ı Kerîm’i okumaya gayret sarf et! Hükümleriyle amel eden ve okunuşuna özel bir itina göstererek ona saygı duyan kâmil insanlar içinde yaşa! Kur’ân-ı Kerîm’i güzel bir ahenk ve sesle okuyup, anlamı üzerinde düşünmek, büyük bir mutluluk vesîlesidir. Kur’ân’ı derin bir heyecan ve kendinden geçercesine okuyarak Allah’a yakın olmak isteyenler, bu arzularına kavuşurlar.[35]
Hz. Ali, Hz. Peygamber’den 586 adet hadîs rivâyet etmiştir. Hâricîlerle yaptığı tartışmalarda, pek çok kelâmî problemin çözümüne katkıda bulunmuştur.
Hz. Ali, Kûfe’de, sabah namazını kılarken, bir hâricî olan Abdurrahman bin Mülcem tarafından, zehirli bir hançerle yaralanmış ve aldığı yaranın etkisi ile, 63 yaşında 40/661 tarihinde şehit olmuştur. Cenaze namazını, oğlu Hz. Hasan kıldırmıştır. Kaynaklarda; onun ortaya yakın boylu, koyu esmer tenli, iri siyah gözlü, uzuna çalan yuvarlak yüzlü, sık ve geniş sakallı, güler yüzlü bir insan olduğu anlatılmaktadır.
Hz. Ali, güzel konuşması ve üstün hitâbeti ile de tanınmaktadır. Pek çok hutbe, mektup, güzel ve hikmetli sözleri, kaynaklar vasıtası ile bugüne kadar ulaşmıştır. Bu sözlerinden bazıları şunlardır:
“Îmân, gönülle Allâh’ı tanımak, dil ile ikrâr etmek, âzâ ile kullukta bulunmaktır.”
“Mü’min, sevgisi Allah için, nefreti Allah için, alması ve vermesi Allah için olan kişidir.”
“Namaz, her temiz kişinin Allâh’a yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da, oruçtur.”
“Bir grup halk, sevap için Allâh’a kulluk eder. Bu kulluk, tâcirlerin kulluğudur. Bir grup da, korkudan dolayı Allâh’a kulluk eder. Bu kulluk, kölelerin kulluğudur. Bir grup ise, Allâh’a şükrederek kullukta bulunur. İşte, hür kişilerin kulluğu budur.”
“Akıllının dili, gönlünün ötesindedir. Ahmağın gönlü ise, dilinin ötesindedir.”
“İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur, sen ise malını korursun. Mal, vermekle azalır, ilim ise öğretmekle çoğalır.”
“Âlim, ölü bile olsa diridir. Câhil ise, diri olsa bile ölüdür.”
“Az ilmi olup da amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.”
“Mü’min, insanların eziyetine tahammül eden, fakat hiç kimseye eziyet etmeyen kişidir.”
“İnsanların en âcizi, insanlardan kardeş edinemeyendir. Ondan daha âcizi ise, kardeş edindikten sonra onu yitirendir.”
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.