Hz. Fâtıma, Hz. Peygamber’in en küçük kızıdır. Hz. Peygamber’e vahy gelmesinden beş yıl sonra, mîlâdî 615 yılında dünyaya gelmiştir. Ona, Fâtıma (kesilmiş) isminin verilmesinin sebebi, Allâh’ın onu ve onu seven dostlarını ateşten (Cehennem’den) kesmiş olmasıdır. Hz. Muhammed, bir hadîsinde sevgili kızı Fâtıma hakkında şunları söylemiştir: “Hakîkaten Allah, kızım Fâtıma’yı ve onun evlâtlarını ve onları sevenleri ateşten uzaklaştırmıştır.”[37] Kendisine “beyaz, parlak ve aydın yüzlü kadın” anlamına gelen “Zehrâ” da denilmiştir. “Betül” denmesinin sebebi ise, kendi zamanının kadınlarından fazîlet, din ve soyluluk yönünden ayrılmış (ve seçkinlik kazanmış) olmasıdır.[38] Hz. Peygamber, mü’minlerin gönlüne Hz. Fâtıma sevgisinin yer etmesinde önemli bir yeri olan bir başka hadîsinde de, şöyle söylemiştir: “Kızım Fâtıma, geçmiş, gelecek, bütün kadınlardan üstündür. O, vücûdumun bir parçası, gözümün nûru ve kalbimin meyvesidir.”[39]
Hz. Fâtıma, konuşma ve sohbetinde Hz. Peygamber’e en çok benzeyen kişidir. Hadîs kitaplarında, babasının bulunduğu yere geldiğinde, Hz. Peygamber’in yerinden kalkıp Fâtıma’ya doğru giderek ona hoş geldin dediği, sonra da elini öpüp, kendi yerine oturttuğu anlatılmaktadır.”[40] Yine kaynaklarda nakledildiğine göre; Hz. Peygamber, her yolculuğa çıktığında en son Hz. Fâtıma ile görüşmüştür. Her yolculuktan döndüğünde de, önce mescitte iki rek’ât namaz kılmış, mescitten çıktıktan sonra, hanımlarının yanına varmadan önce, mutlaka Hz. Fâtıma’yı görmeye gitmiştir.” Abdullâh İbn-i Abbas, Hz. Peygamber’in her seferden döndüğünde, mutlaka Fâtıma’yı öptüğünü nakletmektedir.[41]
Hz. Fâtıma, Peygamber kızı olmanın ötesinde, babasının bu kadar yoğun sevgisini hak edecek kişiliğe, huy ve ahlâka sahip, örnek bir insandır. 10 yaşındayken annesi vefat eden Hz. Fâtıma’nın çocukluğu Mekke’de geçmiştir. O çocuk yaşlarındayken bile, her zaman babası Hz. Muhammed’in yanında ve yardımında olmuştur. Hadîs kitapları şöyle bir olayı nakletmektedir: Bir gün Hz. Muhammed, Ka’be’nin yanında namaz kılmaktadır. Onu gören Ebû Cehil, yanında bulunanlara, bir deve işkembesini, Hz. Peygamber’in boynunun üzerine koymasını emreder. Onların içerisinden en şakî (kötü) olanı, kalkıp onu alır ve secde halinde bulunan Peygamberin boynunun üzerine koyar. Onlar, birbirlerine bakıp gülüşmeye başlarlar. Hz. Peygamber, öylece secde halinde durur ve başını kaldırmaz. Durumu görenler de, Ebû Cehil ve yanındakilerden çekindiklerinden dolayı, bu çirkin olaya müdahale edemezler. Bir kişi gidip, henüz küçücük bir kız olan Hz. Fatıma’ya haber verir. Hz. Fatıma, gelip onu bir kenara atar ve sonra o adamlara yönelerek onları ayıplamaya ve kınamaya başlar. Küçücük Fâtıma, kimsenin cesaret edemediği bir şey yapmış, babası ve Allâh’ın sevgilisine yapılan bu hakarete engel olmuştur.[42]
Hz. Fâtıma, Hz. Peygamber’den bir müddet sonra, kızkardeşi Ümmü Gülsüm, Hz. Ebû Bekir’in ailesi, ileride kayınvalidesi olacak olan Fâtıma bint-i Esed’in de aralarında bulunduğu bir grupla birlikte, Medîne’ye hicret etmiştir. Bir müddet sonra Hz. Ali, onu babasından istemiş, babası da kızından izin alarak, onları evlendirmiştir. Evlenirken çeyizi; bir kadife örtü, iki su kabı ve bunlarla birlikte birkaç sade eşyadan ibarettir. Onun ev eşyası, giyim ve yiyecek bakımından son derece sade bir hayat yaşadığı bilinmektedir. Hz. Fâtıma, maddî eşyalardan daha çok, iyiliğe, ahlâk güzelliğine, sevgi ve saygıya önem vermiştir. Evlendikten bir yıl sonra, ilk çocuğu Hz. Hasan’ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hz. Hüseyin’i dünyaya getirmiştir. Sonraki yıllarda da Ümmü Gülsüm ve Zeynep adlı kızları ile Muhsin adlı oğlu olmuştur. Ancak Muhsin, küçük yaştayken vefât etmiştir.
Hz. Fâtıma’nın evlilik hayatında dikkat çeken hususlardan birisi de, kayınvalidesi Fâtıma bint-i Esed’in, onlarla birlikte aynı evde yaşamış olmasıdır. Hz. Ali’nin annesi Fâtıma bint-i Esed, Hz. Peygamber’i sekiz yaşından itibaren evinde büyüten, himâye eden Ebû Tâlib’in hanımıdır. O, bir bakıma Hz. Peygamber’e annelik yapmıştır. Hatta öyle ki, kendi çocuklarından önce, onu doyurduğu anlatılmaktadır. Hz. Fâtıma’nın kayınvalidesi ile birlikte yaşaması, babasına yapılan iyiliği unutmadığını, kocası ve kayınvalidesine karşı duyduğu sevgi, saygıyı ve ne kadar hoş geçimli bir insan olduğunu göstermektedir.
Hz. Fâtıma evlendikten sonra da, sık sık babasının ziyaretine giderek, onun hizmetinde bulunmuştur. Hem Hz. Fâtıma’ya, hem de yanında büyümüş olan Hz. Ali’ye derin bir sevgi besleyen Peygamber Efendimiz’in, zaman zaman onların evine giderek, onların arasına oturduğu, onlarla sohbet ettiği anlatılmaktadır. Bazen aralarında meydana gelen ufak tefek anlaşmazlıklarda aralarını bulduğu, çeşitli konularda onlara telkin ve tavsiyelerde bulunduğu da bilgilerimiz arasındadır. Hz. Fâtıma’nın sade yaşantısında, babası Hz. Peygamber’in telkîn ve tavsiyelerinin de etkisi olmuştur. Hz. Ali, şöyle bir olay anlatmaktadır: “Resûlullah’ın en çok sevdiği şahıs olan Fâtıma’nın, benim evimde bulunduğu sırada, el değirmenini çevirmekten elleri nasır bağlamıştı. Tulum ile su taşımaktan, boynunda iz kalmış, evi sürekli süpürmekten, elbiseleri tozlanmış ve ocağın ateşini yakmaktan elbisesi siyahlaşmıştı. O, yorucu işler neticesinde rahatsız olmuştu. Bu sıralarda, Resûlullah’ın yanına bir köle getirdiklerini duyduk. Fâtıma’ya: “Babanın yanına gidip sana bir hizmetçi vermesini istemez misin?” dedim. Fâtıma, bu iş için babasının bulunduğu yere gitti, ama Resûlullah konuşuyordu; utanıp, isteğini ifade edemeden geri döndü. Ertesi gün, biz yatakta bulunduğumuz halde, Resûlullah evimize geldi ve Fâtıma’nın başı ucunda oturdu. Fâtıma, babasından utanarak başını yorganın altına soktu. Sonra Hazreti Peygamber buyurdu ki: “Âl-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt’in), dünkü isteği ne idi?” Fâtıma susup bir şey söylemedi. Ben dedim ki: “And olsun Allah’a, ben sana söyleyeceğim, ey Allah’ın Resûlü! Bu kızınızın el değirmeni çevirmekten eli nasır bağlamıştır; tulum ile su taşımaktan boynunda iz kalmıştır; evi süpürdüğünden elbiseleri tozlanmıştır; ocak yakmaktan elbiseleri siyah olmuştur; biz senin yanına bir köle veya hizmetçi getirdiklerini öğrendik. Bu yüzden, ben ona: “Babandan sana bir hizmetçi vermesini iste” dedim. Resûlullah’ın, ona şöyle cevap verdiği nakledilmektedir: “İstediğinizden daha hayırlı olan bir şeyi size öğretmemi istemez misiniz? Yatarken 33 defa Allâh u Ekber deyin, 33 defa Sübhâna’llâh ve 33 defa da Elhamdüli’llâh söyleyin! Bu, sizler için cariyeden daha iyidir.”[43]
Hz. Peygamber, bir gün Fâtıma’nın deve tüyünden bir abaya bürünmüş olarak, buğday öğüttüğünü görmüştür. Bu durumu görünce, ağlamaya başlar ve şöyle buyurur: “Ey Fâtıma! Dünyanın acılarına sabret ki, yarın âhiretin bol nimetlerine kavuşasın.” Bunun üzerine şu âyet nâzil olur: “Ve elbette yakında Rabbin, öyle şeyler verecek ki sana, sonunda râzı olacaksın.”[44]
Hz. Fâtıma, annelik görevini büyük bir fedâkârlıkla yerine getirmiş, bu konuda da örnek olmuştur. “Bilâl-i Habeşî, bir gün sabah namazına geç gelir. Resûlullah ona: Neden geç kaldığını sorunca, şöyle cevap verir: Fâtıma’nın yanından geçiyordum, onun el değirmeni ile buğday öğütmekle meşgul olduğunu ve çocuğunun ağladığını gördüm. Ona dedim ki: Eğer istersen, ben el değirmenini çevireyim, sen çocuğu susturmaya bak veya istersen, ben çocuğu susturayım, sen değirmeni çevir. Hz. Fâtıma: Ben, çocuğuma senden daha şefkatliyim… dedi. Bu yüzden, geç kaldım. Resûlullah şöyle buyurur: Sen ona merhamet etmişsin, Allah da sana merhamet etsin.”[45]
Hz. Fâtıma’nın İslâm kültüründe ün kazandığı hususlardan birisi de, sağlık ve sosyal yardım alanındaki hizmetleridir. Uhud savaşında gâzîlere su ve yiyecek taşımış, yaralıları tedavi etmiştir. Hz. Peygamber’in, Uhud savaşında yüzü yaralanmış, azı dişi kırılmış ve başındaki miğferi ezilmiştir. Hz. Fâtıma, Peygamber’in yüzündeki kanı yıkar ve eşi Hz. Ali de kalkanıyla su dökerek, ona yardımcı olur. Fâtıma, suyun kanı daha da artırdığını görünce, bir hasır parçasını yakarak, külünü alıp yaranın üzerine sürer ve böylece akan kan kesilir.”[46] Hz. Ali, Hz. Fâtıma’nın sosyal hizmetleri ile ilgili olarak, bir başka olayı da şöyle anlatmaktadır: “Biz Resûlullah ile Hendek çukurlarındaydık ki, Fâtıma, Resûlullah’a bir parça ekmek getirdi ve ekmeği ona uzattı. Resûlullah “Nedir bu?” diye sorduğunda Fâtıma: “Çocuklarım için pişirdiğim ekmeğin bir parçasını sana getirdim.” dedi. Resûlullah, onu yiyerek şöyle buyurdu: “Kızım, bu ekmek, üç günden sonra babanın yediği ilk yiyecektir.”[47]
Peygamberimizin soyu, Hz. Fâtıma’nın çocuklarıyla devam etmiştir. Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere; “şerîf”, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere ise “seyyid” denmiştir. Hz. Peygamber’in, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çok sevdiğini ve bu sevgisini de açıkça ifade ettiğini kaynaklar nakletmektedir. Sık sık, Hz. Hasan’ı sağ yanına, Hz. Hüseyin’i de sol yanına alarak, onlarla birlikte namaz kılmış, namaz sırasında onların sırtına, omuzuna çıkmasına ses çıkarmamıştır. Selam verdikten sonra, onları kucağına alarak, öpüp koklamış; “Allâh’ım! Ben bu ikiyi (Hasan ve Hüseyin’i) severim ve onları seven kimseyi de severim” buyurmuştur.[48] Bir gün, Hz. Peygamber minberde hutbe okurken, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, düşe kalka mescide gelmişlerdir. Hz. Peygamber, konuşmasını yarıda keserek, aşağı inmiş, onları yanına oturtarak, konuşmasını kaldığı yerden sürdürmüştür. Ama ne acı ki, Peygamber çiçeği olan bu iki yiğit, fitne ve tefrikalara kurban edilerek şehit edilmişlerdir. Bununla birlikte, onların soyundan gelen seyyid ve şerîfler, Fâtıma ananın emânetleri olarak görülmüş, her zaman sevgi ve saygıya mazhar olmuşlardır.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.