KÜLTÜRÜMÜZDE EHL-İ BEYT SEVGİSİ[5]

10632791_718687624874356_2221369628566537573_n

Kültürümüzde Ehl-i Beyt Sevgisi

Emevî Halîfesi Muâviye bin Ebû Süfyân zamanında başlayan, Ehl-i Beyt’i dışlama ve merkezî otoritenin dışarısında bırakma faâliyetleri, Hz. Hasan’ın zehirlenerek, şehîd edilmesi ile sonuçlanmıştır. Bir Batılı tarihçi, Muâviye’nin Hz. Ali’ye ve Peygamber nesline revâ gördüğü bu dışlama faâliyetlerini, şöyle değerlendirmektedir: Hıristiyanlık dünyası, Muâviye bin Ebû Süfyân’a madalya takmalıdır. Çünkü eğer o, bu çıkışı ile İslâm’ın yayılma hızını frenlememiş olsaydı, belki bütün dünya İslâmlaşacaktı. Muâviye’nin oğlu Yezîd zamanında Ehl-i Beyt düşmanlığı zirveye ulaşmış, hânedân-ı Ehl-i Beyt, türlü işkence ve eziyetlere maruz bırakılmıştır. Meş’ûm Kerbelâ Olayı İslâm ve İnsanlık Tarihi’ne kara bir sayfa olarak eklenmiştir.

681’de Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi sonucu Türkistan’a göç eden Hz. Peygamber’in torunları lehine, Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinde geniş bir kamuoyu oluşmuştur. Emevîler tarafından mağdur edilen Ehl-i Beyt’in İslâm’a davet çağrıları, mağdûr ve mazlûmun yanında yer alan Türkler arasında büyük bir rağbet görmüştür.[58] Hz. Peygamber’in evlatlarının haksız yere Emevîler tarafından öldürülmüş olması, bu katliamdan geride kalanların da perişan bir vaziyette göç ederek aralarına sığınması, Türklerin Ehl-i Beyt’e muhabbetini daha da kuvvetlendirmiştir.[59]

Annesi Horasan’lı bir Türk olan Abbâsî halîfesi Me’mun’un, İmam Ali Rızâ’yı veliaht tayin etmesi, hem Türklerin Abbasî yönetiminde söz sahibi olmaya başlamalarını temin etmiş, hem de İslâmiyet’le tanışmalarını sağlamıştır. Türkistan’a gelen Ehl-i Beyt imamları, tasavvuf erbabı ve tüccarlar, İslâmiyet’in bu coğrafyada yayılmasına önemli katkıda bulunmuşlardır. Samarra’da zorunlu ikamete tabi tutulan imamlar, Kur’an’ın anlamını, Hz. Peygamber’in sünnetini, İslâm’ın temel prensiplerini, sade bir dille çevrelerindeki insanlara anlatmışlardır. Sevgi ve saygıya dayalı bu birlikteliğin olumlu yönde geliştiğini gören yeni Müslüman olmuş Türkler, onbirinci imam Hasan’a, “Asker” (bizden) diye hitab etmişlerdir.[60]

Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı eserindeki şu ifadeler, Ehl-i Beyt’in Türkistan’da nasıl muamele gördükleri konusunda, doğrudan bilgi vermektedir: “Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münâsebette bulunacağın kimselerden bazıları, Peygamber’in neslidir. Bunlara hürmet edersen, devlet ve saâdete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev; iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar, Ehl-i Beyt’tir. Peygamber’in uğurudur. Ey kardeş! Sen de onları, sevgili Peygamber hakkı için sev.”[61]

Hânedân-ı Ehl-i Beyt’ten olan ve Orta Asya’yı İslâm Güneşi ile aydınlatan, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî, hikmetlerinde Ehl-i Beyt sevgisini işlemiş bir Hak âşığıdır. O, İslâm’ın yeryüzüne yayılması sürecine önemli katkılarda bulunan Hz. Ali’nin kahramanlıklarını şöyle destanlaştırmıştır:

Sıfat kalsam Ali şîr-i Hüdâ’dur,

Ki şemşîr birle kâfiri kıradur.

Ali İslâm üçün kanlar yutadur,

Ki İslâm tuğını muhkem tutadur.[62]

Horasan üzerinden Anadolu’ya gelen “seyyidlik kurumu”, Hz. Hüseyin soyundan gelen Ehl-i Beyt’le Türkmen oymakları arasında, kız alıp kız verilmesiyle oluşmuştur.[63] Kur’an ve sünnetin öngördüğü din esaslarını, Ehl-i Beyt’in adâlet, hoşgörü ve muhabbete dayalı yorumlarından öğrenen nesiller, yüce Peygamber’in önderliğine ve Hz. Ali’nin evlatlarına bağlılıklarını tarih boyunca devam ettirmişlerdir.

Orta Asya’da sevgi ve saygı ile muâmele gören Peygamber nesli, daha sonra İslâm’ın yeni coğrafyalara yayılması, yeni gönüllere girmesi amacıyla Anadolu’ya (Diyâr-ı Rûm) gelmişlerdir. Veli Baba, Ehl-i Beyt olan dedelerinin Anadolu’ya gelişlerini şöyle anlatmaktadır: “Zaman-ı kadîmde Ehl-i Beyt’ten bizim ceddimiz, Aliyyü’l-Medenî Medîne’den Bağdad’a ve Bağdad’dan Malatya’ya geldiği gibi, yine ehl-i Beyt’ten evlâd-ı Hasan ve Hüseyin’den bazılarının Hicaz’dan bilâd-ı Rûm’a ve Mâverâü’n-Nehir’e geçmiş oldukları da elde mevcud olan kütüb-ü ensâb ve tevârihte mezkûrdur. Ehl-i Beyt’ten ekâbir-i ehl-i keşf ve ayan ve erbâb-ı ilm ü akl-ı selîm ile diğerleri teşyid-i menarı (binasını yükseltmek) devlet-i aliyye ve takviyye-i saltanat-ı seniyye emrinde dâima ve hâlen sa’idirler.[64]

Anadolu’daki İslâmlaşma hareketinin en yoğun olarak yaşandığı 13. yüzyılın en önemli ismi, Hânedân-ı Ehl-i Beyt’ten olan Hünkâr Hacı Bektaş Velî’dir.[65] Seyyid Ahmet Rıf’at Efendi, Hacı Bektaş Velî’yi şöyle anlatmaktadır: “Hacı Bektaş Velî Hazretleri, İlâhî sevgi varlığının âşıkı, mânevî yolla elde edilen bilginin gerçek bağlısı, vecd bahçesinin baş âşığı, aşk fidanının en güzel sevgilisi, bir köşeye çekilmeyi terk edenlerin de dedesidir.”[66] Hacı Bektaş Velî, yetiştirdiği halîfelerini, Anadolu’nun ve dünyanın çeşitli yerlerine göndermiş; İslâm’ın en iyi şekilde öğrenilmesine ve yaşanmasına öncülük etmiştir. Hacı Bektaş Velî’nin ve Bektâşîliğin, eğitim ve kültür tarihimizde önemli bir yeri bulunmaktadır.[67]

Ehl-i Beyt neslinden geldikleri için “seyyid” şeklinde isimlendirilen insanların, Anadolu’da onlardan önce gelenler tarafından nasıl karşılandıkları ile ilgili çarpıcı bir örnek de XV. yüzyılda yaşadığı rivâyet edilen Koyun Baba’dır. Koyun Baba Anadolu’da, Hz. Muhammed’in çok sevdiği torunu, Kerbelâ şehitlerinin serdârı Hz. Hüseyin’in bir armağanı, Fâtımatü’z-Zehrâ annemizin evlâdı olarak karşılanmıştır. İnsanlar, ona çirkin sözler söylemekten kaçınmışlar, kötülemekten uzak durmuşlardır. Onun yoluna canla başla bağlanmışlar, bu bağlılığı da, bahtiyarlık addetmişlerdir.[68] Odman Baba’dan Garip Dede’ye, Pîr Baba’dan Abdal Mûsâ’ya kadar Ehl-i Beyt neslinden yüzlerce mânâ sultânının, nasıl sevildiklerini anlatmak, bu makalenin sınırlarını aşmaktadır.

Ehl-i Beyt neslinden gelen seyyid ve şeriflere, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri tarafından icâzetnâmeler verilerek, gereken sevgi ve saygıyı görmeleri temin edilmiştir. Bu sevgi ve saygı, onların İslâm Dîni’nin öğretimi konusundaki etkinliklerine büyük güç kazandırmıştır. Anadolu’da seyyidlik icâzetnâmesinin ilki, 734 yılında Kureyşan Ocağı’na verilmiştir. Selçuklular döneminde, I. Alaaddin Keykûbat, Erzincan bölgesine gelerek, orada yaşayan oymakların ileri gelenlerini biraraya toplamış, İslâm Dîni’ni en iyi bilen kişilerin tesbit edilmesini istemiştir. Yapılan seçmede, Ehl-i Beyt nesli olan seyyidler, ilim ve ahlâkları ile öne çıkmışlardır. Keykûbat, dînin, bu kişiler tarafından öğretilmesini emrederek, onlara Hz. Peygamber soyundan geldiklerine dair icâzetnameler verilmesini istemiştir. Seyyidlik beratı olan her öğreticiye de, “hakk’u-llah” adı altında menkul ve gayr-i menkuller bağlanmıştır.[69]

Osmanlı Devleti’nde seyyid ve şeriflerin başkanına; “nakîbü’l-eşrâf” adı verilmektedir. 1400 yılında Ehl-i Beyt muhibbi Yıldırım Bayezid zamanında “Nakîbü’l-Eşrâf Dairesi” kurulmuştur. İlk göreve, Bağdat’lı Seyyid Ali Natta getirilmiştir. Bu dairenin görevi, Osmanlı Devleti bünyesinde ne kadar kayıtlı seyyid ailesi varsa, onların kayıtlı defterlerini tutmaktır. Bu deftere; “şecere-i tayyibe” denmiştir. Ayrıca eyaletlerde de, nakîbü’l-eşrâf kaymakamları adı verilen vekiller bulundurulmuştur.[70] Türklerin dîn ve mâneviyât târihinde, Ehl-i Beyt soyundan gelen seyyid ve şerîfler, İslâm Dini’ni tüm berraklığı ile yaşayan ve öğreten kişiler olmaları yönüyle, her zaman sevgi ve saygı görmüşler, etraflarına geniş kalabalıkları toplamışlardır.

Halen devam etmekte olan Alevî-Bektâşî erkânında, tâlib durumunda olan kişiler, seyyid nesli olan mürşid konumundaki dedelerin ellerini tutarak, ikrâr vermektedirler. Bu erkânın tarihî kökeni, Peygamber Efendimiz’le Medîneli müslümanlar arasında yapılan, Akabe Bîatı’na kadar dayandırılmaktadır. Nitekim ikrâr verme sırasında, Akabe Bîatı’ndan sonra nâzil olduğu rivâyet edilen, şu âyet okunmaktadır: İnnellezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûna’llâh yedu’llâhi fevka eydîhim femen nekese feinnemâ yenkisü alâ nefsihi vemen evfâ bimâ âhede aleyhu’llâhe feseyü’tîhi ecran azîmâ.[71] Hz. Peygamber’e ve onun nesline bağlılık, tarihten bugüne, bütün canlılığı ile sürdürülmektedir.

Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber tarafından, Nûh’un gemisine benzetilmiştir. Misli Ehl-i Beytî ke misli sefînet-i Nûhin men rakebehâ necâtün ve men münhalifün anhâ ğarkun.[72] “Benim Ehl-i Beyt’im Nûh’un gemisidir. Kim ona binerse, kurtulur. Binmeyen boğulur.” Onlar, Nûh’un gemisi gibi, bütün zaman ve mekânlarda, insanları cehâlet ve dalâlet tûfânından kurtaran kutlu eller rolünü oynamışlardır. Hacı Bektâş Velî’nin ifadesiyle, hânedân-ı Ehl-i Beyt’ten olan velîler, kendi zamanlarında yaşayan insanları kurtaracak geminin mîmarları olmuşlardır.

“Allah’ın velîsi, kendi zamanının Nuh’udur. Onun yardımı, Allah’ın kullarını tûfan belâsından koruyan gemidir. Su tûfanında her ne kadar su bela ise de, vücutlara yönelik olduğu için ondan kurtulmak kolaydır. Ancak, cehâlet tûfanı ondan daha zordur, daha kötüdür. Çünkü onda boğulan kimse ilelebet kurtulamaz.”[73]

Hünkâr Hacı Bektâş Velî, bir başka sözünde; “düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu” demektedir. Yine erkânda, bir olan Allah’ı birlemek, yani tevhîd okumak için bir araya gele canlar, öncelikle, düşünce karanlığına ışık tutmak amacıyla, sembolik olarak çerağ yakarlar. Çerağ yakılırken, başta Hz. Muhammed olmak üzere, Ehl-i Beyt ve on iki imamların adları anılmaktadır. Erkân şu şekildedir:

Çerağcı iki dizinin üstüne gelir ve delîli (çerağı) yakarken şu gülbânki okur: Destûr Şâh. Gerçeğe hû. Seyyidim sâdât, seyyid-i kâinât, hülâsâ-i mevcûdât, halîfe-i mefharet ez Cemâlî Muhammed ve’l-kemâli şâh-ı Hasan ve’l-Hüseyin. Allah’ı birleyelim, verelim Muhammed Ali’ye salavât.

Daha sonra, ayağa kalkarak, sağ ayağınının baş parmağını, sol ayağının baş parmağının üstüne koyup, şu duâyı okur:

Hak hû dost erenler! Âşıklar, sâdıklar, yanıklar, uyanıklar! Aşk-ı çeşm-i sâkinân! Aşkla diyelim bir Allah, Allah.

Çün çerağı yandıralım yâr-i Hüdâ’nın aşkına. Seyyidü’l-kevneyn ol Muhammed Mustafâ’nın aşkına. Sâkiyyü’l-kevser, hem Aliyyü’l-Murtazâ aşkına. Hem Hatîcetü’l-Kübrâ, Fâtımetü’z-Zehrâ, sülâle-i hayrü’n-nisânın da aşkına. Şâh-ı Hasan-ı hulk-i rızâ, şâh-ı Hüseyin deşt-i Kerbelâ aşkına. İmâm Zeynel Âbidîn, Muhammed Bâkır, nesl-i pâk-ı Murtazâ Cafer-i Sâdık, İmâm Rehnümânın da aşkına. Mûsâ Kâzım ser-efrâzı ehl-i hemmin ve ğammin Mûsâ Rızâ’nın aşkına. Şâh-ı Tağî, yâ Nağî hem Hasanü’l-Askerî, hem Muhammed Mehdî, sâhib-i livânın aşkına.

Pîrimiz Hünkâr’ımız, kutbü’l-ârifîn ol Hacı Bektâş Velî’nin de aşkına.

Tâ haşre dek yanan, âşıkânın aşkına.

Ez cemâlî Muhammed ve’l-kemâl-i Şâh-ı Hasan ve’l-Hüseyin, Ali’ye virelim salavât. Erenler mürüvvet.[74]

[devam edecek]

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.