Kültürümüzde Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Sevgisi
İslâm Dünyası dikkate alındığında, belki en çok Ahmed, Mehmed, Ali, Veli, Fatma, Hasan ve Hüseyin isimlerine Anadolu’da rastlanılmaktadır. Bunun sebebi, kuşkusuz Alevîsi Sünnîsi ile Ehl-i Beyt sevgisinin milletimizin ortak paydası olmasıdır. Âşıklarımız, şairlerimiz güzel duyguları, güzel ahlâkı, iyilik, asalet ve fazîleti, onların isimlerini ser levha ederek anlatmışlardır. Onlar masûmiyeti, sadeliği temsil etmişler, gül-i Muhammedî’nin hoş kokusunu tarihin her sayfasına sindirmişlerdir.
Yunus Emre, gönlündeki Ehl-i Beyt sevgisini mısralara şu kelimelerle taşımıştır:
Şehîdlerin ser çeşmesi evliyânın bağrı başı,
Fatma ana gözü yaşı, Hasan ile Hüseyin’dir.
Hazret Ali babaları, Muhammed’dir dedeleri,
Arşın iki gölgeleri Hasan ile Hüseyin’dir.[87]
Ehl-i Beyt sevicisi olan milletimiz, onlara yapılan zulüm ve haksızlıkları, en yakın akrabalarına yapılmış kabul ederek, üzülmüş, Mersiye’lerin hüzünlü atmosferinde bu acıyı işlemiştir. Kendisi bir Halvetî şeyhi olan Niyâzî Mısrî, Hz. Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine olan sevgisini ve onlara revâ görülen eziyetlere üzüntüsünü, şu satırlarda dile getirmektedir:
Ol Hasan hazretlerine zehr içirdi eşkıyâ,
Hem Hüseyin oldu susuzluktan şehîd-i Kerbelâ,
İkisidir aslı nesli cümle âl-i Mustafâ,
Ben anın âl’ine evlâdına kurbân olayım.[88]
Vîrânî Baba, Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’e olan sevgi ve bağlılığını ifade ederken, adeta bir ikrâr (söz) yenilemesi yapmaktadır. Onların sevgisinden uzak kalmayacağını, can-ı gönülden onlara bağlı olduğunu belirtmektedir:
Şehâdet vermişem ben Mustafâ’ya,
Gulâmım cân u dilden Murtazâ’ya,
Ali evlâdının hak bendesiyem,
Muhibbem şah Hasan Hulk’ir-Rızâ’ya.[89]
Vîrânî Baba, Ehl-i Beyt’in niçin sevilmeleri gerektiğini, onların niteliklerini de anlatarak gerekçelendirmektedir. Onları seven, ölse bile diridir. Onlar, her türlü güzel ahlâkın başı, Allâh’a götürecek yolun, ışık saçan kandilidir:
Şah Hasan Hulk’r-Rızâ’dan zâhir oldu her sıfat,
Hem Hüseyn-i Kerbelâ’dan keşf olur envâr-ı zât,
Nesl-i Şâh’ı sevdi her kim buldu mematta hayat,
Sevmişem cân u gönülden ben hem İmam-ı Kâzım’ı.[90]
Milletimiz, Allâh’a duâ ederken, O’ndan günahları için af ve mağfiret dilerken, Allâh’ın sevilmelerini emrettiği Ehl-i Beyt’i anmayı ve isteyeceklerini, onların yüzü suyu hürmeti için istemeyi adet haline getirmiştir. Bir tövbe gülbânki şu şekildedir: “İlahî günâh kıldım, Hüdâ için bağışla. Muhammed Mustafâ için bağışla. Hadîcetü’l-Kübra, Aliyyü’l-Mürtezâ, Fâtımatü’z-Zehrâ için bağışla. Hasan için meydana girdim. Hüseyn-i Kerbelâ için bağışla. İmam Zeyne’l-Âbidîn…için bağışla.”[91]
Bektâşî erkânında, Hakk’a yürüyen bir kişinin dârı çekilir. Yani vefât eden kişinin, varsa, günahlarının af ve mağfireti için, Allah’a münâcaatda bulunulur. Dâr duâsı sırasında da, tıpkı tövbe gülbânkinde olduğu gibi Ehl-i Beyt ve on iki imamların isimleri anılmakta, onların yüzü suyu hürmetine, Allah’a yakarışta bulunulmaktadır: İki Cihân Serveri Muhammed Mustafâ’nın, Şâh-ı Merdân Aliyyü’l-Murtazâ’nın ve Fâtımatü’z-Zehrâ’nın ve Hatîcetü’l-Kübrâ’nın, İmam Hasan Hulki Rızâ’nın ve İmam Hüseyin Şehîd-i Mazlûm-u Kerbelâ’nın…bu zikir olunan ulu, azîm imamların hürmeti, hakkı içün, Hak Teâlâ Hazretleri, ol geçen merhûmun kabrini, Cennetü’l-Me’vâ, suâlini, âsân eyleye. Azâbı var ise, af eyleye. Cümle günâhların[ı], bahş eyleye. Rahmet ve mağfiret üzre ise, Rahmet’in[i] ve Mağfiret’in[i], günden güne, ziyâde eyleye. Diyelim: Allah, Allah.[92]
Yakın tarihimizin meşhur Mevlevî şairi Şeyh Gâlib, Allâh’ın ve Hz. Muhammed’in sevgilisi, İlâhî sırların mazharı Hz. Ali’yi medhederken, on iki imamların adlarını da saymaktadır:
Ey mazhar-ı hem muzhır-ı esrâr Ali,
İsnâ aşerin hayline serdâr Ali,
Anlar ki Hüseyn ü Mûsiy ü Ca’fer’dür,
İki Hasan üç Muhammed ü çâr Ali.[93]
Sonuç
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Kur’ân-ı Kerîm’den sonra, mü’minlere bıraktığı ikinci emanet olan Ehl-i Beyt’e, milletimiz tarihten bugüne kadar, büyük bir aşkla sahip çıkmıştır. Kültür atlasımız, Ehl-i Beyt’i ve onların maneviyatını temsil eden sembol ve motiflerle bezenmiş, Ehl-i Beyt sevgisi, edebî metinlerde nakış nakış, ilmek ilmek işlenmiştir. Hz. Peygamber’in soyundan gelen seyyid ve şerîfler baş tâcı edilmiş, İslâm’ın Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan da Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılma sürecinde onların peşinden gidilmiştir. Ehl-i Beyt’in diriltici, birleştirici ve kaynaştırıcı nefesi, tarihimizdeki sosyo-kültürel birlik ve baraberliğimizi, fetih ve zaferlerimizi hazırlayan en önemli unsur olmuştur. Hz. Muhammed’in ve Fâtıma ananın evlatlarına gösterilecek sevgi ve bağlılığın, geleceğimizi de aydınlatacağı muhakkaktır.
——————————————————————————–
[1] Ahzâb, 33/33.
[2] Âl-i İmrân, 3/61.
[3] Bkz. Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr et Taberî, Câmiu’l-Beyân, c. III-IV, s. 299-301.
[4] Bkz. Fahrüddîn er Râzî, Tefsîr-i Kebîr, c. IV-V, s. 89.
[5] Şûrâ, 42/23.
[6] Tirmizî, Menâkıb, 77, 3790.
[7] İbn Sebbağ el Mâlikî, el-Fusûl’ül-Mühimme, s. 1185.
[8] Nahl, 16/90.
[9] Muhammed Şemsüddin Sivâsî, Hz. Peygamber’in Hz. Ali’yi beşiğine yatırdığını ve çözdüğünü anlatmaktadır. Hz. Ali’nin, Allah Rasûlü yanına geldiği zaman, onu duyarak uyandığını ve beşikten kollarının bağını çözüp, ona doğru uzattığını, Hz. Peygamber’in de onu kucağına alarak bağrına bastığını nakletmektedir. Bkz. Sivâsî, Dört Büyük Halîfe Hayatları ve Menkîbeleri, İstanbul, 1981, Pırlanta Y., s. 273.
[10] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa, haz. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, Neşriyat Yurdu Y., 1972, s. 192.
[11] Şuarâ, 26/214.
[12] Bu olayla ilgili olarak bkz. Târih-i Taberî, c. II, s. 62.
[13] et-Taberânî, Mucemü’l-Kebîr, c. 23, s. 380, Hadis No: 901; el-Müttakî el-Hindî “Kenz’ül-Ummâl” c. 12, Hadis No: 1264.
[14] Tirmizî, Menâkıb, 3714.
[15] Tirmizî, Menâkıb, 3722.
[16] Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, Hadis no: 2630; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10: 333.
[17] Taberî, Zehâirü’l-Ukbâ, s. 100.
[18] Bkz. Abdurraûf el Münâvî, Künûzü’l-Hakâyık, c. I, s. 121.
[19] Bu metin, Hadîs kaynaklarında bulunamamıştır. “Şüphe yok ki Ali bendendir, ben de ondanım. Benden sonra her mü’minin velîsidir.” şeklinde bir rivâyet bulunmuştur.
[20] Enis Emir, Fazîlet-i Ehl-i Beyt-i Resûlillah, s. 338-339.
[21] Bakara, 207.
[22] Hatîb el Bağdâdî’nin Târîh-i Bağdad’ında bu rivâyet şu şekilde geçmektedir: “Ali b. Ebî Tâlib’in Hendek Savaşı’nda, Amr b. Abdud’a karşı savaşı, ümmetimin kıyamet gününe dek tüm amelinden daha efdaldir.” Bkz. A.g.e., c. XIII, s. 18-19.
[23] İnsan, 76/8-10.
[24] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa, s. 299, 300.
[25] Bkz. Emâlî yi Saduk, Meclis: 47, H. 14.
[26] Bkz. Yenâbiü’l-Mevedde, Bab: 51, s. 150.
[27] Bakara, 2/274.
[28] Şemseddin Yeşil, Hazreti Ali’nin Malik bin Eşter’e Gönderdiği Emirnâme, İstanbul, 1997, Yaylacık Matbaası, s. 29, 30.
[29] Yeşil, a.g.e., s. 62.
[30] Bkz. Bihârü’l-Envâr, c. 41, s. 54.
[31] Ebu Nuaym el-Isfahânî, Hilyetü’l-Evliya, terc. Said Aykut, İstanbul, 1995, Şule Y., s. 101, 102.
[32] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa, 336-345.
[33] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa, s. 54.
[34] Bkz. A.g.e., s. 111.
[35] Hazreti Ali Divanı, terc: Müstakimzade Süleyman Efendi, İstanbul, 1981, Ana Y., s. 52-53.
[36] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa.
[37] Kenz’ül-Ummâl, c.6, s. 219.
[38] Bkz. en-Nihâye, “Betele” maddesi.
[39] Bihârü’l-Envâr, c. 28, s. 37.
[40] Müstedrek’üs-Sahîhayn, c. 3, s. 154 ve s. 159; Edeb’ül-Müfred, s. 141.
[41] Üsd’ül-Gâbe, c. 5, s. 512; Mecma’üz-Zevâid, c. 8, s. 42; Zehâir’ül-Ukbâ, s. 36.
[42] Sahîh-i Müslim, Hadis No: 3349, 3350, 3351; Sahîh-i Buhârî, Hadis No: 233, 490, 2717, 2948, 3565.
[43] Sahîh-i Buhârî, Hadis No: 2881, 3429, 4942, 4943, 5843; Sahîh-i Tirmizî, Hadis No: 3330, 3331; Sahîh-i Müslim, Hadis No: 4906. Sahîh-i Ebî Dâvud, c. 3, Hadis No: 2595, 4403.
[44] Kenz’ül-Ummâl, c. 6, s. 296. Duhâ, 93/5.
[45] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, c. 3, s. 150, Hadis No: 12066.
[46] Sahîh-i Müslim, Hadis No: 3345. Sahîh-i Buhârî, Hadis No: 236, 2688, 2695, 2610, 3767, 4847, 5281; Sünen-i Tirmizî, Hadis No: 2011; Sünen-i ibn-i Mâce, Hadis No: 3455, 3456; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, Hadis No: 21734, 21763.
[56] Keşf’ül-Gumme, c. II, s. 242[57] Tuhef’ul-Ukul, s. 253
[58] Baki Yaşa Altınok, “Ehl-i Beyt ve Türkler”, Hacı Bektaş Velî Dergisi, S. 18, ss. 205-213., s. 205.
[59] Altınok, a.g.m., s. 207.
[60] Altınok, a.g.m., s. 209-210.
[61] Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, çev. Reşid Rahmeti Arat, Ankara, 1988, T. T. K. Yayını, s. 313.
[62] Hoca Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, haz. Hayati Bice, Ankara, 1993, T. D. V. Yayını, s. 56.
[63] Alemdar Yalçın, Hacı Yılmaz, “Kargın Ocaklı Boyu ile İlgili Yeni Belgeler”, Hacı Bektaş Velî Dergisi, S. 21., ss. 13-89., s. 14.
[64] Velî Baba Menâkıbnâmesi, haz. Bedri Noyan, İstanbul, 1995, Can Yayınları., s. 69.
[65] Hacı Bektaş Velî’nin soyu, kaynaklarda şöyle gösterilmektedir:
Hz. Muhammed (s.a.v.)
Hz. İmam Ali (k.v.)
Hz. İmam Hüseyin
Hz. İmam Zeynü’l-Âbidîn
Hz. İmam Bâkır
Hz. İmam Ca’fer-i Sâdık
Hz. İmam Mûsâ Ka’zım
Seyyid İbrâhim Mükerremü’l-Mücâb
Seyyid Hasan (İbrâhim Mükerremü’l-Mücâb’ın oğlu)
Seyyid Muhammed (Seyyid Hasan’ın oğlu)
Seyyid İmam Mehdî (Seyyid Muhammed’in oğlu)
Seyyid İbrâhim (Seyyid İmam Mehdî’nin oğlu)
Seyyid Hasan (Seyyid İbrâhim’in oğlu)
Seyyid İbrâhim (Seyyid Hasan’ın oğlu)
Seyyid Muhammed (Seyyid Hasan’ın oğlu)
Seyyid İshak (Seyyid Muhammed’in oğlu)
Seyyid Mûsâ (Seyyid İshak’ın oğlu)
Seyyid İbrâhim Sânî (Seyyid Mûsâ’nın oğlu)
Seyyid Muhammedü’ş-Şehîr Hacı Bektaş Velî (Seyyid İbrâhim Sânî’nin oğlu) Bkz. Seyyid Ahmet Rıf’at Efendi, Mir’âtü’l- Mekâsıd fi Def’il- Mefâsıd, İstanbul, 1293 H., s. 180.
[66] Seyyid Ahmet R. Efendi, a.g.e., s. 180.
[67] Bkz. Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, Ankara, 1989, A. Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayını, s. 64-66.
[68] Koyun Baba Velâyetnâmesi, haz. M. Şakir Çıplak, İstanbul, 2001, Horasan Yayınları., s. 37.
[69] Kutluay Erdoğan, “Alevîlerde Dedelik Kurumu ve Değişme Olgusu Karşısında Toplum Yapısı”, Folklor ve Edebiyat Dergisi, ss. 121-126, s. 123.
[70] Erdoğan, a.g.m., s. 123.
[71] Âyetin anlamı: “Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allâh’a baş eğip el vermiş sayılırlar, Allâh’ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen, ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allâh’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir.” Fetih, 48/10.
[72] Bkz., Ali b. Ebî Bekr el Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, c. IX, s. 168.
[73] Hacı Bektâş Velî, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, çev. Davut Duman, Ankara, 2004, Gazi Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Arş. Merk. Y., s. 30.
[74] Osman Eğri, Ali Öztürk, Ceyhun Ünlüer, “Çankırılı Haydar Altıntaş Dede’nin El Yazması Eserinden Bazı Bölümler, Hacı Bektâş Velî, S. 33.
[75] Âşık Vîranî Divanı, haz. M. Halid Bayrı, İstanbul, 1957, Maarif Kitaphanesi.s. 110.
[76] Yemînî, Fazîletnâme, İsmail Özmen, Alevî-Bektâşî Şiirleri Antolojisi, c. II., ss. 52-100, s. 92.
[77] Seyyid Battal Gâzî’nin menkîbeleri ile ilgili olarak bkz. Behçet Kemal Çağlar, Seyyid Battal Gâzî Destânı, İstanbul, 1968, Ak Y.
[78] Yemînî, Fazîletnâme, s. 95.
[79] Hadîs olarak rivâyet edilen bu metin hakkında yapılan tartışmalarla ilgili olarak bkz. el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. II., s. 363.
[80] Zülfikârnâme örneği için bkz. Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, Ankara, 2000, Ardıç Yayınları. cilt III., s. 257.
[81] Bkz. Osman Eğri, “Yeniçeri Ocağının Manevî Eğitimi ve Bektâşîlik”, Hacı Bektaş Velî Dergisi, S. 24., ss. 113-132., s. 117-119.
[82] Vâhib Ümmî hakkında bkz. Ali Öztürk, XVI. Yüzyıl Halvetî Şiirinde Din ve Tasavvuf, Ankara, 2003, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Ü. S. B. E., s. 109-110.
[83] Vâhib Ümmî, Dîvân, haz. Ali Torun, Ankara, 1987, Gazi Ü. S. B. E., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, s. 340.
[84] Bkz. İbrahim Arslanoğlu, Yazarı Belli Olmayan Bir Fütüvvetnâme, Ankara, 1997, Kültür Bakanlığı Yayını, s. 40; Şevki Koca, Melâmî-Bektâşî Metaforunda İrşâd Paradigması Mürg-i Dil, İstanbul, 1999, Nazenin Y., s. 231.
[85] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî, terc: Şefik Can, İstanbul, 2003, Ötüken Y., c. I, s. 240.
[86] Cenknâmeler hakkında bkz. İsmet Çetin, Türk Edebiyâtında Hz. Ali Cenknâmeleri, Ankara, 1997, Kültür Bakanlığı Yayını.
[87] Yunus Emre Dîvânı, İstanbul, 1954, Maarif Kitaphanesi, s. 274.
[88] Niyâzî Dîvânı, Maarif Kitaphanesi, ts., s. 114.
[89] Âşık Vîranî Divanı, s. 31-32.
[90] Âşık Vîranî Divanı, s. 72.
[91] Şeyh Safi Buyruğu, çev: Mustafa Erbay, Ankara, 1994, Ayyıldız Yayınları.
[92] Kitâb-ı Dâr, Durmuş Topal Özel Kütüphanesi, vr. 7b-8b.
[93] Şeyh Gâlib Dîvânından Seçmeler, haz. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul, 1971, M. E. B. Yayını, s. 96.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.